..."Az önce kırdığı şekerin diğer yarısını ikinci çayının içine atıp karıştırmaya başlıyor." *
Gözlerimden hızlıca geçip beynime ulaşan bu cümleyi birkaç kere daha hızlıca okuyuveriyorum. İki kere okuyorum cümleyi olduğu gibi. Sonra sadece kelimeleri atlayarak. Okumak istediklerimi okuyarak. Bana anımsattığı şeyden memnun bir şekilde cümleyi kendimce evirip çevirip okuyorum birkaç kez. Aslında saniyelik bir olay bu. Uzun uzadıya anlatıldığına bakmasın kimse. Saniyelik. Hoşuma gidiyor. Anımsattığı şey hoşuma gidiyor. İçimi ısıtıyor. Gülümseyiveriyorum o anda. Mutluluk yüzüme dağılıyor. Yüzüme dağılan mutluluğa mutlu olurken buluyorum bu sefer kendimi. Yine o çıkıyor karşıma. Onun sayesinde diyorum.
Saniyelik.
Sonsuz gibi sanki.
Saniyede.
İçim ısındı diyorum. Neden ki? Çünkü o belirdi bu cümlede. Cümle o oldu. Cümleden o çıkacakmış gibi. Ben de oturduğum yerden yaptığı şeye hayranlıkla bakacaktım. Her şeyden o çıkıyor aslında. Fakat bu kadar belirgin olması beni mest ediyor.
Kırdığı şeker diyorum içimden. Gülümseme yayılıyor yine.
Şeker diyorum. Çay diyorum.
Şekeri bölüyor. Kırıyor. Çatlatıyor yarısını.
Ben izliyorum sadece.
Daha önce hiç şeker kıran birini gördüğümü hatırlamıyorum. Ben yapmazdım mesela. Denemedim de hiç. O yapıyor.. Muhabbetin ortasında gelen sıcak çayına 1 buçuk şeker atıyor. Bazen dalgınlığa gelip unutuyor kırmayı. Unutunca gülüyorum. 'İki şeker attın' cümlesi dökülüyor dudaklarımdan.
İki şeker. Bölünmemiş iki şeker. 'Neyse boşver' diyor.
Evet boşver.
Herkes iki atıyor. O atmıyor.
Bunun için bile sevebilirmişim onu..
Şımarır mı ki acaba? Şımarsın..
Hak ediyor..
* Yekta Kopan/Kediler güzel uyanır-Brüksel'deki öküzler
8 Aralık 2011 Perşembe
3 Aralık 2011 Cumartesi
3 Aralık
Tembellik etmeye ne çok hasret kalmışım. Yatağımda amaçsızca yuvarlanmaya, yatmaktan sıkılıp evde bir şey yapmadan dolanmaya ne çok hasret kalmışım..
O değil de, 'her şey gönlünce olsun' ne güzel bir dilektir. Ne kadar samimi ve sade..
Her şey gönlünüze göre olsun..
O değil de, 'her şey gönlünce olsun' ne güzel bir dilektir. Ne kadar samimi ve sade..
Her şey gönlünüze göre olsun..
30 Kasım 2011 Çarşamba
27 Kasım 2011 Pazar
Y. K. (4)
"Kediler güzel uyanır!"
Sen, ey ruhuma şifa veren büyücü, sen öyle yatarken başında duruyorum. Ben artık uyuyamam uyumasına da, senin kedi güzelliğiyle uyanacağın günü bekliyorum.
99. güzel gün..
Sen, ey ruhuma şifa veren büyücü, sen öyle yatarken başında duruyorum. Ben artık uyuyamam uyumasına da, senin kedi güzelliğiyle uyanacağın günü bekliyorum.
99. güzel gün..
Y. K. (3)
'Ah aşk, nasıl da zamansız çalıyorsun kapıları. Yakamozların sığ sularda da olduğunu anladığım şu anda haykırıyorum: Sana aşığım!'
Sen bunu bil.
Bu kadarı işte..
Sen bunu bil.
Bu kadarı işte..
Y. K. (2)
...
"Bulutlar gerçekten konuşur," demişti, "ne dediklerini hemen duyman, hızlıca okuman lazım."
"Hayat da öyledir, geçer gider, iyi dinlemezsen, ne dediğini duyamazsın."
...
"Bulutlar gerçekten konuşur," demişti, "ne dediklerini hemen duyman, hızlıca okuman lazım."
"Hayat da öyledir, geçer gider, iyi dinlemezsen, ne dediğini duyamazsın."
...
Y. K. (1)
'Beklenmedik bir anda, bir kitapla yaşadığın şaşırtıcı buluşma. Kütüphanede, rafta, çalışma masanda öylece durmakta, seni beklediğini bilmeden; zaten sen de farkında değilsin yaşanacakların. Karşılaşıyorsunuz. O senden daha cesur, sınırları yok. Sonrası kendiliğinden geliyor. Mutlusunuz. Hepsi bu.'
Yekta Kopan/Kediler Güzel Uyanır - Aşk mı? O da ne?
Yekta Kopan/Kediler Güzel Uyanır - Aşk mı? O da ne?
14 Kasım 2011 Pazartesi
Saklasam seni
Yokluğuna ah yol yol olsa uzasa unutmam seni
Kalbim yangın yeri gel kurtar beni senden
Gitme gitme el olursun sevdiğim incitir beni...
Kalbim yangın yeri gel kurtar beni senden
Gitme gitme el olursun sevdiğim incitir beni...
13 Kasım 2011 Pazar
12 Kasım 2011 Cumartesi
11.11.11
Zamansızlıktan yakınıyorum sürekli. Biraz zaman yakalarsam da önceleri en çok yapmaktan zevk aldığım şeyleri yapamaz buluyorum kendimi. Artık onlar öncelikli değil gibi hayatımda. Sürükleniyorum bir yerlere. Sürüklüyorlar bir yerlere.
Bloga uğrayamadım kaç zamandır. Kimseleri okuyamıyorum. Kendimi alamam diye okumaya korkuyorum.
Yazı yazsam bile koşturarak yazıyorum. Hemen bitse de şunu yapsam, bunu yapsam diye bin şey geçiyor kafamdan. Oysa ne çok şey yazasım var da sönüveriyor o anda yazmayınca. İlham nankör bir şeydir. Çok da nazlıdır.
Havalar da hayli soğudu..
Bloga uğrayamadım kaç zamandır. Kimseleri okuyamıyorum. Kendimi alamam diye okumaya korkuyorum.
Yazı yazsam bile koşturarak yazıyorum. Hemen bitse de şunu yapsam, bunu yapsam diye bin şey geçiyor kafamdan. Oysa ne çok şey yazasım var da sönüveriyor o anda yazmayınca. İlham nankör bir şeydir. Çok da nazlıdır.
Havalar da hayli soğudu..
23 Ekim 2011 Pazar
Aceleye Ne Gerek Var?
Herkes bir arayış içinde, ama hiç kimse ne aradığını bilmiyor.
Sanıyoruz ki çok paramız, sürekli yükselen bir kariyerimiz, bahçeli bir evimiz, spor bir arabamız olunca biz de çok mutlu olacağız.
Hadi maddeciliği bir kenara bırakalım; niye herkes aşktan şikayetçi?
...
Çevremizde kaç kişinin aşk hayatı iyi gidiyor? Eminim parmakla sayılacak kadar azdır. Ve eminim hiç kimse yanlışın nerede olduğunu da bulamıyordur.
Ben ten uyuşması kadar ruh uyuşmasının önemine inanırım. Hatta insanların eş ruhlarının olduğuna bile inanırım. Ama ruhları olmayan bedenler birbirleriyle ne kadar uyuşabilir ki? Evet, önce göz görür fakat ancak ruh sever. Ayrıca ruhumuz olmadan eş ruhumuzu bulmak gibi bir şansımız olmadığına da eminim... İşte bu yüzden içimiz de sürekli bir eksiklik duygusuyla yaşıyoruz hepimiz, işte bu yüzden sürekli duvarlara çarpıp çarpıp kendimizi kanatıyoruz ve işte bu yüzden mutluluğu bir türlü yakalayamıyoruz...
Gerçekte hız çağında yaşıyoruz. Her şey o kadar hızlı geçiyor ki, ne işe, ne arkadaşlarımıza, ne ailemize, ne çocuğumuza, ne kendimize yeterince vaktimiz kalmıyor. Akrep ve yelkovanla yarış halindeyiz. Bu yüzden bütün ilişkiler yarım yamalak, bütün sevgiler bölük pörçük.
Sevmeye bile vaktimiz yok bizim.
Oysa teknolojinin nimetlerinden fazlasıyla yararlanıyoruz. Ne çamaşır yıkıyoruz ne de bulaşık, çayımızı kahvemizi makineler yapıyor.
İşlerimizi bir telefon, bir faksla hallediyoruz. Uçaklar bizi iki saat içinde dünyanın bir ucuna taşıyor. Hatta artık gitmeye bile gerek yok, internetle dünya elimizin altında. Ama yine de vaktimiz yok işte!
Bence doğanın kara bir laneti. Biz ondan uzaklaştıkça, o da bizden bütün zamanları çalıyor.
Milan Kundera "yavaşlık" adlı kitabında; "yavaşlık hep aldatır,hızlılık ise unutturur" diyor. Telefon hızlılık mesela, konuşulanları,söylenenleri unutturur. Mektupsa yavaşlık, hep vardır ve hep hatırlatır. Evet freni patlamış kamyon gibi yaşamanın hiç anlamı yok.
Ayağımızı gazdan yavaş yavaş çekelim ve biraz mola verip ruhumuzun da bize yetişmesini bekleyelim artık.
Aceleye ne gerek var?
Hayat yalnız biz izin verdiğimiz gibi geçer. İyi ya da kötü hızlı ya da yavaş.
Her şey bizim elimizde, sevgi de, aşk da, başarı da. Ama ancak kendi ruhumuzla buluştuğumuzda.
Can Dündar
Sanıyoruz ki çok paramız, sürekli yükselen bir kariyerimiz, bahçeli bir evimiz, spor bir arabamız olunca biz de çok mutlu olacağız.
Hadi maddeciliği bir kenara bırakalım; niye herkes aşktan şikayetçi?
...
Çevremizde kaç kişinin aşk hayatı iyi gidiyor? Eminim parmakla sayılacak kadar azdır. Ve eminim hiç kimse yanlışın nerede olduğunu da bulamıyordur.
Ben ten uyuşması kadar ruh uyuşmasının önemine inanırım. Hatta insanların eş ruhlarının olduğuna bile inanırım. Ama ruhları olmayan bedenler birbirleriyle ne kadar uyuşabilir ki? Evet, önce göz görür fakat ancak ruh sever. Ayrıca ruhumuz olmadan eş ruhumuzu bulmak gibi bir şansımız olmadığına da eminim... İşte bu yüzden içimiz de sürekli bir eksiklik duygusuyla yaşıyoruz hepimiz, işte bu yüzden sürekli duvarlara çarpıp çarpıp kendimizi kanatıyoruz ve işte bu yüzden mutluluğu bir türlü yakalayamıyoruz...
Gerçekte hız çağında yaşıyoruz. Her şey o kadar hızlı geçiyor ki, ne işe, ne arkadaşlarımıza, ne ailemize, ne çocuğumuza, ne kendimize yeterince vaktimiz kalmıyor. Akrep ve yelkovanla yarış halindeyiz. Bu yüzden bütün ilişkiler yarım yamalak, bütün sevgiler bölük pörçük.
Sevmeye bile vaktimiz yok bizim.
Oysa teknolojinin nimetlerinden fazlasıyla yararlanıyoruz. Ne çamaşır yıkıyoruz ne de bulaşık, çayımızı kahvemizi makineler yapıyor.
İşlerimizi bir telefon, bir faksla hallediyoruz. Uçaklar bizi iki saat içinde dünyanın bir ucuna taşıyor. Hatta artık gitmeye bile gerek yok, internetle dünya elimizin altında. Ama yine de vaktimiz yok işte!
Bence doğanın kara bir laneti. Biz ondan uzaklaştıkça, o da bizden bütün zamanları çalıyor.
Milan Kundera "yavaşlık" adlı kitabında; "yavaşlık hep aldatır,hızlılık ise unutturur" diyor. Telefon hızlılık mesela, konuşulanları,söylenenleri unutturur. Mektupsa yavaşlık, hep vardır ve hep hatırlatır. Evet freni patlamış kamyon gibi yaşamanın hiç anlamı yok.
Ayağımızı gazdan yavaş yavaş çekelim ve biraz mola verip ruhumuzun da bize yetişmesini bekleyelim artık.
Aceleye ne gerek var?
Hayat yalnız biz izin verdiğimiz gibi geçer. İyi ya da kötü hızlı ya da yavaş.
Her şey bizim elimizde, sevgi de, aşk da, başarı da. Ama ancak kendi ruhumuzla buluştuğumuzda.
Can Dündar
13 Ekim 2011 Perşembe
Yazacak çok şeyim var
ve aynı zamanda hiçbir şeyim.
Havalar da soğuyor iyiden iyiye
ve ben dedemi çok özlerken buluveriyorum kendimi.
Doluyor ağır ağır, dolduğu vakit akmaya başlıyor her bir yerinden.
Nasıl da ağır geliyor böylesine bir özlem.
Sesli sesli inlediğimle kalıyorum öylece.
Yaşanan güzellikler teselli ediyor bazı bazı. Fakat onlar bile özlemin önünü alamıyor.
Yine, sesli bir şekilde inlediğimle kalıyorum.
ve aynı zamanda hiçbir şeyim.
Havalar da soğuyor iyiden iyiye
ve ben dedemi çok özlerken buluveriyorum kendimi.
Doluyor ağır ağır, dolduğu vakit akmaya başlıyor her bir yerinden.
Nasıl da ağır geliyor böylesine bir özlem.
Sesli sesli inlediğimle kalıyorum öylece.
Yaşanan güzellikler teselli ediyor bazı bazı. Fakat onlar bile özlemin önünü alamıyor.
Yine, sesli bir şekilde inlediğimle kalıyorum.
8 Ekim 2011 Cumartesi
Aylak Adam / Yusuf Atılgan

...
-Hep arayacaksın sen. Ya resim, ya kitap...
-Tutamak sorunu. İnsanın bir tutamağı olmalı.
-Anlamadım.
-Tutamak sorunu dedim. Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır.
...
-Ben, toplumdaki değerlerin ikiyüzlülüğünü, sahteliğini, gülünçlüğünü göreli beri, gülünkç olmayan tek tutamağı arıyorum: Gerçek sevgiyi! Bir kadın. Birbirimize yeteceğimiz, benimle birlik düşünen, duyan, seven bir kadın!
5 Ekim 2011 Çarşamba
Bu Son Olsun
Bugün sen çok gençsin yavrum
Hayat ümit neşe dolu
Mutlu günler vaad ediyor
Sana yıllar ömür boyu
Ne yalnızlık ne de yalan üzmesin seni
Doğarken ağladı insan bu son olsun bu son
Doğarken ağladı insan bu son olsun bu son
Cem Karaca
Hayat ümit neşe dolu
Mutlu günler vaad ediyor
Sana yıllar ömür boyu
Ne yalnızlık ne de yalan üzmesin seni
Doğarken ağladı insan bu son olsun bu son
Doğarken ağladı insan bu son olsun bu son
Cem Karaca
2 Ekim 2011 Pazar
30 Eylül 2011 Cuma
'İknâ olmadıkları hayallere inanabilen bir cinsiz biz. Hiçbir prens kurtarmaz bizi canavarlardan. Ama ancak bir prens bizi sevdiğinde kendimizi kurtarırız kendimizden. Canavarlarımızı kesecek bıçağı o zaman tutar elimiz. Dışımıza yerleştirdiğimiz o zalim gözlerden kurtulmanın vakti o zaman gelir. Biri bizi, bize rağmen sevdiğinde… İşte öyle.'
Ece Temelkuran
Ne güzel demiş. Ne tastamam demiş. Aklımdaki sözler, hep aklımdan geçen sözler; sanki kendim yazmışım gibi.
Biri beni, bana rağmen sevdiğinde. Öyle işte.
Ece Temelkuran
Ne güzel demiş. Ne tastamam demiş. Aklımdaki sözler, hep aklımdan geçen sözler; sanki kendim yazmışım gibi.
Biri beni, bana rağmen sevdiğinde. Öyle işte.
22 Eylül 2011 Perşembe
18 Eylül 2011 Pazar
17 Eylül 2011 Cumartesi
You've Got Mail /1998
Bazı filmleri ne kadar izlerseniz de izleyin yine her seferinde yüreğinize aynı sıcaklığıyla dokunacaktır.
Olması gerektiği gibi.
Samimi ve sıcak.
Hep aynı.
Frank: What about you? Is there someone else?
Kathleen Kelly: No. No, but... but there's the dream of someone else.
13 Eylül 2011 Salı
31 Ağustos 2011 Çarşamba
30 Ağustos 2011 Salı
Kuzun
Kederle bakıyordu gözlerim. Kederle nefes alıp veriyordum. Ruhum kederden yorgun düşmüştü. Birkaç hafta öncesine kadar. Sadece o kadar. Fotoğraflarda görünüyordu hepsi. Aynalar çarpıyordu bunu yüzüme. Biliyordum. Bilmek ayrı acı veriyordu.
Birkaç hafta öncesine kadar.
Şimdi.
Artık.
Sadece.
Sıcak bir bedene daha sahibim.
Ruhuna,
Gözlerine,
Gülüşüne.
Kaderimin sunduğu o nadide hediyeye sahibim.
Nadide.
Dilim anlatamıyor.
Anlatmaya varmıyor.
Bir 'seviyorum' sadece.
O kadar.
Fakat, aslında, o kadardan da çok öte!
Daha öte!
Ve pek nadide!
Birkaç hafta öncesine kadar.
Şimdi.
Artık.
Sadece.
Sıcak bir bedene daha sahibim.
Ruhuna,
Gözlerine,
Gülüşüne.
Kaderimin sunduğu o nadide hediyeye sahibim.
Nadide.
Dilim anlatamıyor.
Anlatmaya varmıyor.
Bir 'seviyorum' sadece.
O kadar.
Fakat, aslında, o kadardan da çok öte!
Daha öte!
Ve pek nadide!
24 Ağustos 2011 Çarşamba
Zahir
...
"Marie, farz et ki, iki itfaiyeci küçük bir yangını söndürmek üzere ormana girdiler. Sonra işlerini bitirip bir nehir kenarına vardıklarında birinin yüzü tümüyle siyaha bulanmışken diğerinin yüzü tertemizdir. Sorum şu: Bu ikisinden hangisi yüzünü yıkayacaktır sence?"
"Aptalca bir soru bu. Elbette yüzü kirli olan."
"Hayır, yüzü kirli olan diğerine bakacak ve kendi yüzünün de onunki gibi olduğunu sanacak ve tersine, yüzü temiz olan da yüzü kir içinde olan meslektaşını görüp kendi kendine: Ben de kirlenmiş olmalıyım. En iyisi yıkanayım, diyecektir."
"Ne anlatmaya çalışıyorsun?"
"Demek istiyorum ki, hastanede geçirdiğim süre içinde, sevdiğim kadınlarda hep kendimi aradığımı anladım. Onların sevgi dolu, tertemiz yüzlerine bakıyor ve o yüzlerde kendi yüzümün yansımasını görüyordum. Onlar, diğer yandan bana bakıyorlar ve yüzümdeki kiri görüyorlardı; ne kadar akıllı ya da ne kadar özgüvenli olurlarsa olsunlar, kendi yansımalarını bende görmeyi bırakıp olduklarından çok daha kötü olduklarını düşündüler. Lütfen, bunun sana olmasına izin verme."
Aslında şunu da eklemek istedim: Esther'e de böyle oldu ve ben şimdi bunu fark ediyorum, bakışlarının nasıl değiştiğini şimdi hatırlıyorum. Ben daima onun yaşamını ve enerjisini sömürdüm ve bu bana mutluluk ve güven verdi, daha ileriye bunun sayesinde gidebildim. O ise, bana baktı ve çirkin olduğunu düşündü, eksilmişti, çünkü yıllar geçtikçe benim mesleğim -onun gerçeğe dönüşmesini sağlamak için çok uğraştığı mesleğim- ilişkimizi ikinci plana itti. Eğer onu yeniden görebilirsem benim yüzüm de en az onunki kadar temiz olmalı. Onu bulmadan önce, kendimi bulmalıyım.
Paulo Coelho
"Marie, farz et ki, iki itfaiyeci küçük bir yangını söndürmek üzere ormana girdiler. Sonra işlerini bitirip bir nehir kenarına vardıklarında birinin yüzü tümüyle siyaha bulanmışken diğerinin yüzü tertemizdir. Sorum şu: Bu ikisinden hangisi yüzünü yıkayacaktır sence?"
"Aptalca bir soru bu. Elbette yüzü kirli olan."
"Hayır, yüzü kirli olan diğerine bakacak ve kendi yüzünün de onunki gibi olduğunu sanacak ve tersine, yüzü temiz olan da yüzü kir içinde olan meslektaşını görüp kendi kendine: Ben de kirlenmiş olmalıyım. En iyisi yıkanayım, diyecektir."
"Ne anlatmaya çalışıyorsun?"
"Demek istiyorum ki, hastanede geçirdiğim süre içinde, sevdiğim kadınlarda hep kendimi aradığımı anladım. Onların sevgi dolu, tertemiz yüzlerine bakıyor ve o yüzlerde kendi yüzümün yansımasını görüyordum. Onlar, diğer yandan bana bakıyorlar ve yüzümdeki kiri görüyorlardı; ne kadar akıllı ya da ne kadar özgüvenli olurlarsa olsunlar, kendi yansımalarını bende görmeyi bırakıp olduklarından çok daha kötü olduklarını düşündüler. Lütfen, bunun sana olmasına izin verme."
Aslında şunu da eklemek istedim: Esther'e de böyle oldu ve ben şimdi bunu fark ediyorum, bakışlarının nasıl değiştiğini şimdi hatırlıyorum. Ben daima onun yaşamını ve enerjisini sömürdüm ve bu bana mutluluk ve güven verdi, daha ileriye bunun sayesinde gidebildim. O ise, bana baktı ve çirkin olduğunu düşündü, eksilmişti, çünkü yıllar geçtikçe benim mesleğim -onun gerçeğe dönüşmesini sağlamak için çok uğraştığı mesleğim- ilişkimizi ikinci plana itti. Eğer onu yeniden görebilirsem benim yüzüm de en az onunki kadar temiz olmalı. Onu bulmadan önce, kendimi bulmalıyım.
Paulo Coelho
23 Ağustos 2011 Salı
Yürümek
Yürümek;
yürümeyenleri
arkanda boş sokaklar gibi bırakarak,
havaları boydan boya yarıp ikiye
bir mavzer gözü gibi
karanlığın gözüne bakarak
yürümek.
Yürümek;
dost omuzbaşlarını
omuzlarının yanında duyup,
kelleni orta yere
yüreğini yumruklarının içine koyup
yürümek.
Yürümek;
yolunda pusuya yattıklarını,
arkadan çelme attıklarını
bilerek
yürümek.
Yürümek;
yürekten
gülerekten
yürümek.
yürümeyenleri
arkanda boş sokaklar gibi bırakarak,
havaları boydan boya yarıp ikiye
bir mavzer gözü gibi
karanlığın gözüne bakarak
yürümek.
Yürümek;
dost omuzbaşlarını
omuzlarının yanında duyup,
kelleni orta yere
yüreğini yumruklarının içine koyup
yürümek.
Yürümek;
yolunda pusuya yattıklarını,
arkadan çelme attıklarını
bilerek
yürümek.
Yürümek;
yürekten
gülerekten
yürümek.
Nazım Hikmet
20 Ağustos 2011 Cumartesi
Doğum günü safsatası
Tuhaf.
Feysmuk'ta çıkan doğum günü uyarılarına pek gözüm gitmez benim. Giderse de öylece anlamsız bir şekilde bakar dururum. Adeta birşey olmasını bekler gibi bakar kalırım.
İlginç.
Bugün liseden sevdiğim ikiz arkadaşlarımın doğum günüymüş. Geçen sene kutlamıştım şu meretten. Kutlasam mı yine?
Canım sıkıldı.
Kutlamamaya karar verdim. Salladım. İplemedim. Duvarlarına gidip okumadım bile diğer yazanları. Çoğunlukla okurdum çünkü. Hepsini de pek samimiyetsiz bulurdum. Samimi olanlar hemen göze çarpıyordu zaten. Onlar güzeldi. Onlarla problemim yoktu. Sorun diğerlerindeydi.
Kutlamadım işte ne yapayım. Canım istemedi.
Samimiyetsiz mi olacaktım sanki? Evet, öyle olacaktım bugün.
Vazgeçtim.
İmkanım olsaydı koşup sımsıkı sarılırdım doğum günü çocuğuna. Öyle yapmayı severim çünkü. Sarılmak hep iyi gelmiştir bana. Sarılmak tuhaf bir eylemdi duygularını göstermek için. Bence sarılmak sadece yeterdi.
Sarılmak hem de sımsıkı, uzunca bir süre.
Hediye mi? Sarılmak olsun hediye. Olamaz mı? Her gün sarılabilir insan ama olsundu. O gün daha uzun olabilirdi. Başını, yüzünü sarıldığın insanın içine gömerek ve onun kokusunu içine çekerek.
Yetmez miydi?
Doğum günleri..
Keşke sadece sarılarak geçirilseydi..
Feysmuk'ta çıkan doğum günü uyarılarına pek gözüm gitmez benim. Giderse de öylece anlamsız bir şekilde bakar dururum. Adeta birşey olmasını bekler gibi bakar kalırım.
İlginç.
Bugün liseden sevdiğim ikiz arkadaşlarımın doğum günüymüş. Geçen sene kutlamıştım şu meretten. Kutlasam mı yine?
Canım sıkıldı.
Kutlamamaya karar verdim. Salladım. İplemedim. Duvarlarına gidip okumadım bile diğer yazanları. Çoğunlukla okurdum çünkü. Hepsini de pek samimiyetsiz bulurdum. Samimi olanlar hemen göze çarpıyordu zaten. Onlar güzeldi. Onlarla problemim yoktu. Sorun diğerlerindeydi.
Kutlamadım işte ne yapayım. Canım istemedi.
Samimiyetsiz mi olacaktım sanki? Evet, öyle olacaktım bugün.
Vazgeçtim.
İmkanım olsaydı koşup sımsıkı sarılırdım doğum günü çocuğuna. Öyle yapmayı severim çünkü. Sarılmak hep iyi gelmiştir bana. Sarılmak tuhaf bir eylemdi duygularını göstermek için. Bence sarılmak sadece yeterdi.
Sarılmak hem de sımsıkı, uzunca bir süre.
Hediye mi? Sarılmak olsun hediye. Olamaz mı? Her gün sarılabilir insan ama olsundu. O gün daha uzun olabilirdi. Başını, yüzünü sarıldığın insanın içine gömerek ve onun kokusunu içine çekerek.
Yetmez miydi?
Doğum günleri..
Keşke sadece sarılarak geçirilseydi..
18 Ağustos 2011 Perşembe
Kar
Kışın yağmazdı buralara kar. Yağsa bile ufak tefek yağardı. İnsan hefesini dahi alamazdı yağan kardan. Aslında koca şehirlere kar yağmaması bazen daha iyi oluyordu. Sonuçta o minik minik karlar birikip de koca koca kar olup zamanı tükendiğinde ağır ağır erirlerken, etraf pislik içine bürünüyordu. Hal böyle olunca o koca şehirde yaşam neredeyse alt üst oluyordu. Sadece kar yağmaya görsün işte, o koca şehir ne hallere geliyordu. Öyle ya, sadece çocuklar ve çocuk kalanlar mutlu oluyordu kara ve de pisliğine aldırış etmiyordu.
Yine kara özlem duyarak bu şehiri bırakıp karı olan bir yerlere gitmek için kollarını sıvadı. Bavulunu büyük bir sevinçle toparlayıp yola bir an önce koyulmak istiyordu. Tek derdi o soğuk, beyaz ve yumuşak kara kavuşmaktı.
Yelkovan akrebi kovalıyor, saatler bir başka saatin yerini alıyordu. Niyahet gitme vakti geldiğinde uçar adımlarla elinde bavuluyla otobüsündeki yerini almıştı bile.
Bembeyaz pufuduk karına kavuşacaktı nihayet.
Pencere kenarından dışarıyı seyretti gidene kadar. Gözünü bile kırpmak istememişti, pencereden akan güzellikler gözünden kaçmasın diye. Pek güzel şeyler de görmüştü, bu yüzden kendisiyle gurur duyuyordu.
Sonunda o yere vardığında çocuklar gibi bir oraya, bir buraya koşup durmuştu. Tutmuş olduğu pansiyon evine doğru yol alıp eşyalarını yerleştirdi.
Hava sepserin ama mükemmeldi. Tertemiz ve soğuk havayı içine çektikçe ciğerleri alt üst oluyormuş gibi hissediyordu. Öyle ya, şehrin pisliğini kusuyordu sanki ciğerleri. Kirli hava yerini temiz havaya bırakıyordu.
Kar. Ne mükemmeldi.
Kar...
Karlı havalarda gökyüzü de beyaza bürünürdü yeryüzü gibi. İleriye, ta uzaklara baktığın zaman yeryüzü ve gökyüzü bir bütün gibi gözükürdü. Ufuk çizgisini görmek mümkün olmuyordu. Gece çöktüğünde de o beyaz gökyüzü geceyi aydınlık gösteriyordu. O böyle pencereden dışarıyı seyrederken kendini sokağa atmaya karar verdi. Böyle mükemmel bir gecede eve ne diye tıkınıp kalacaktı ki? Birbirine hiç çarpmadan pıt pıt düşen minicik kristal gibi karların altına atıverdi kendini.
Gök beyaz, yer beyazdı.
Kardan melek yapmak için yere kapaklandı hemen. Ellerini ve ayaklarını açıp kapadı arka arkaya. Tam kalkacakken vazgeçip orda yatmaya karar verdi. Minik karlar yüzüne hafifçe dokunup öpücük konduruyorlardı.
'Burda ölebilirim' dedi sesli bir şekilde. O sırada yanına yaklaşmış olan adamı fark etmemişti. 'Evet burda ölebilirsin, belki de en güzel ölüm şeklidir bu' demişti. Birden irkilerek gözlerini ona doğru çevirdi. Üşüdüğü için her yerini örtmüştü, sadece aradan gözlerini seçebiliyordu. Başını yine gökyüzüne doğru çevirdi. 'Evet burda ölürsem çok mutlu ölmüş olacağım, fakat bir sorun var aslında.' Adam heyecanla 'nedir' diye sordu. O da 'kuzey ışıkları görünmüyor burdan' deyiverdi. 'Kuzey ışıklarının altında ölmek asıl en mükemmelidir' diye devam etti. Öteki de onun gibi yanına boylu boyunca uzanıp şöyle dedi. 'Kuzey ışıklarını gördüğünü hayal et sen de' dedi ve ikisi gözlerini hayal etmek için kapadı.
'Burda ölebilirim.'
'En güzel ölüm şeklidir bu.'
Yine kara özlem duyarak bu şehiri bırakıp karı olan bir yerlere gitmek için kollarını sıvadı. Bavulunu büyük bir sevinçle toparlayıp yola bir an önce koyulmak istiyordu. Tek derdi o soğuk, beyaz ve yumuşak kara kavuşmaktı.
Yelkovan akrebi kovalıyor, saatler bir başka saatin yerini alıyordu. Niyahet gitme vakti geldiğinde uçar adımlarla elinde bavuluyla otobüsündeki yerini almıştı bile.
Bembeyaz pufuduk karına kavuşacaktı nihayet.
Pencere kenarından dışarıyı seyretti gidene kadar. Gözünü bile kırpmak istememişti, pencereden akan güzellikler gözünden kaçmasın diye. Pek güzel şeyler de görmüştü, bu yüzden kendisiyle gurur duyuyordu.
Sonunda o yere vardığında çocuklar gibi bir oraya, bir buraya koşup durmuştu. Tutmuş olduğu pansiyon evine doğru yol alıp eşyalarını yerleştirdi.
Hava sepserin ama mükemmeldi. Tertemiz ve soğuk havayı içine çektikçe ciğerleri alt üst oluyormuş gibi hissediyordu. Öyle ya, şehrin pisliğini kusuyordu sanki ciğerleri. Kirli hava yerini temiz havaya bırakıyordu.
Kar. Ne mükemmeldi.
Kar...
Karlı havalarda gökyüzü de beyaza bürünürdü yeryüzü gibi. İleriye, ta uzaklara baktığın zaman yeryüzü ve gökyüzü bir bütün gibi gözükürdü. Ufuk çizgisini görmek mümkün olmuyordu. Gece çöktüğünde de o beyaz gökyüzü geceyi aydınlık gösteriyordu. O böyle pencereden dışarıyı seyrederken kendini sokağa atmaya karar verdi. Böyle mükemmel bir gecede eve ne diye tıkınıp kalacaktı ki? Birbirine hiç çarpmadan pıt pıt düşen minicik kristal gibi karların altına atıverdi kendini.
Gök beyaz, yer beyazdı.
Kardan melek yapmak için yere kapaklandı hemen. Ellerini ve ayaklarını açıp kapadı arka arkaya. Tam kalkacakken vazgeçip orda yatmaya karar verdi. Minik karlar yüzüne hafifçe dokunup öpücük konduruyorlardı.
'Burda ölebilirim' dedi sesli bir şekilde. O sırada yanına yaklaşmış olan adamı fark etmemişti. 'Evet burda ölebilirsin, belki de en güzel ölüm şeklidir bu' demişti. Birden irkilerek gözlerini ona doğru çevirdi. Üşüdüğü için her yerini örtmüştü, sadece aradan gözlerini seçebiliyordu. Başını yine gökyüzüne doğru çevirdi. 'Evet burda ölürsem çok mutlu ölmüş olacağım, fakat bir sorun var aslında.' Adam heyecanla 'nedir' diye sordu. O da 'kuzey ışıkları görünmüyor burdan' deyiverdi. 'Kuzey ışıklarının altında ölmek asıl en mükemmelidir' diye devam etti. Öteki de onun gibi yanına boylu boyunca uzanıp şöyle dedi. 'Kuzey ışıklarını gördüğünü hayal et sen de' dedi ve ikisi gözlerini hayal etmek için kapadı.
'Burda ölebilirim.'
'En güzel ölüm şeklidir bu.'
14 Ağustos 2011 Pazar
Homurdanan insan
Ağır adımlarla tren istasyonuna varmıştı. Öteye, ötelere götürmüştü ayakları onu. Işığın az geldiği, kimselerin oturmadığı bir yere çökmüştü. İki adet uzunca bank vardı oturduğu yerde. 4-5 kişi sığardı bir tanesine. Ötekine de bir o kadar herhalde. Bir başka oturulacak yerde de öyle. Kendince hesap yaptı. 4 bank, 10 bank, 15 bank. Hepsine oturulsa nerdeyse 75 insan olacaktı çevresinde. Bunun düşüncesi ona birşey ifade etmedi. Öylesine hesap yapmıştı işte. 3-5 insan geçiyor, tepeden tırnağa onları süzüyor ve yine eski haline dönüyordu. Her seferinde insanlar yanından geçiyor ve o, tüm bu geçen yüzleri yakalamaya çalışıyordu. Tek tek hayatlarını düşlemek için beynini zorlama girişimlerinde bulunurdu. Bazen bundan da sıkılır kimseye bakmazdı. Çocuklaşıp trip atası geldiğinde de yapamazdı bunu.
Homurdandı tüm bu düşünceler aklının bir köşesinden hızlıca akıp geçiyorken. Dudaklarını ufaktan aralıyıp anlamsızca birşeyler geveledi ardı ardına. Sanki söylediklerini kendi dahi duymak istemiyormuşçasına.
Tepeden gelen loş ışığın altında kolunda duran saatine odakladı gözlerini.
Bekliyordu, öylece zamanın gelmesini bekliyordu. Aynı zamanda bir mucize olmasını bekliyordu aslında olmayacağını bilerek. Akşamın o saatinde anlamszıca evinin yakınına götürecek olan o eskimiş treni bekliyordu bankta oturarak. İnsanlar geçiyor, yanına oturmuyor ve oturmadıklarına memnun oluyordu. Fakat geçenlere burun kıvırıyordu sürekli. Geçmelerini istemiyor hatta geçerken göz ucuyla ona baklımasını istemiyordu. Hepsini görüyordu, fark ediyordu ve rahatsız oluyordu.
Saate döndü yine gözleri. 'az kalmış, iyi' deyiverdi kendine. Sanki sesli söylemese bunun farkına varamayacakmış gibi hissetti kendini. Buna da homurdandı bu sefer. Durup durup homurdanıyordu sürekli memnunsuz bir tavurla.
Pislik sivrisinekler bile rahat bırakmıyorlardı onu. Isırılan yerleri kaşıdıkça kaşıyası geliyordu bu da onu çileden çıkartıyordu.
Yine homurdandı.
Yakınında birisi olsaydı ona önyargıyla yaklaşacak ve ne kadar da sevimsiz bir insan olacağını düşünecekti herhalde. 'Ah, pek can sıkıcı' diye aklından geçiverdi saniyelik bir anda.
tüm bu düşünceler akıp geçerken parlak bir ışık huzmesi gördü ilerden, yukarıdan. Beklediği mucize olabilir mi diye gözünü dikmişti.
Durdu, dikti, durdu, dikti ve homurdanarak ayaklandı.
'Sadece evime gideceğim bir trenmiş' diyerek içinden 'ne kadar da ahmağım' diye söylendi. Bacaklarındaki sivrisinek kaşıntılarıyla ayakta 25 dakika dikildi ve durağında inip gecenin karanlığında gözden kayboldu.
Homurdandı tüm bu düşünceler aklının bir köşesinden hızlıca akıp geçiyorken. Dudaklarını ufaktan aralıyıp anlamsızca birşeyler geveledi ardı ardına. Sanki söylediklerini kendi dahi duymak istemiyormuşçasına.
Tepeden gelen loş ışığın altında kolunda duran saatine odakladı gözlerini.
Bekliyordu, öylece zamanın gelmesini bekliyordu. Aynı zamanda bir mucize olmasını bekliyordu aslında olmayacağını bilerek. Akşamın o saatinde anlamszıca evinin yakınına götürecek olan o eskimiş treni bekliyordu bankta oturarak. İnsanlar geçiyor, yanına oturmuyor ve oturmadıklarına memnun oluyordu. Fakat geçenlere burun kıvırıyordu sürekli. Geçmelerini istemiyor hatta geçerken göz ucuyla ona baklımasını istemiyordu. Hepsini görüyordu, fark ediyordu ve rahatsız oluyordu.
Saate döndü yine gözleri. 'az kalmış, iyi' deyiverdi kendine. Sanki sesli söylemese bunun farkına varamayacakmış gibi hissetti kendini. Buna da homurdandı bu sefer. Durup durup homurdanıyordu sürekli memnunsuz bir tavurla.
Pislik sivrisinekler bile rahat bırakmıyorlardı onu. Isırılan yerleri kaşıdıkça kaşıyası geliyordu bu da onu çileden çıkartıyordu.
Yine homurdandı.
Yakınında birisi olsaydı ona önyargıyla yaklaşacak ve ne kadar da sevimsiz bir insan olacağını düşünecekti herhalde. 'Ah, pek can sıkıcı' diye aklından geçiverdi saniyelik bir anda.
tüm bu düşünceler akıp geçerken parlak bir ışık huzmesi gördü ilerden, yukarıdan. Beklediği mucize olabilir mi diye gözünü dikmişti.
Durdu, dikti, durdu, dikti ve homurdanarak ayaklandı.
'Sadece evime gideceğim bir trenmiş' diyerek içinden 'ne kadar da ahmağım' diye söylendi. Bacaklarındaki sivrisinek kaşıntılarıyla ayakta 25 dakika dikildi ve durağında inip gecenin karanlığında gözden kayboldu.
13 Ağustos 2011 Cumartesi
12 Ağustos 2011 Cuma
Sırça Fanus / Sylvia Plath
"Sırça Fanus" (The Bell Jar), edebiyat dünyasına şiirleriyle ve öyküleriyle giren Amerikalı kadın yazar "Sylvia Plath"in yazdığı tek romandır. Kendi özgeçmişine dayalı bu romanında yazar, genç bir üniversite öğrencisinin kişisel sorunlarından, bunalımlarından yola çıkarak, McCarthy dönemi Amerikasının toplumsal sorunlarına uzanır. "Plath"in bu ilk romanı, şaşırtıcı bir akıcılığı ve yazma rahatlığını sergiler. Plath'in keskin gözlem gücü, yerinde eleştirileri, ustalıklı kurgusu, romanın bütün karamsarlığına karşın kasvetli bir bunalım romanı olmasını önler. Üniversitede öğretim üyeliğinin yanısıra şairliği, yazarlığı ve anneliği birarada sürdürmeye çalışan "Sylvia Plath", ardarda gelen hastalıklara karşın koşullarını zorlar. "Sırça Fanus" Ocak 1963 yılında yayımlanır. Romanın yayımlanmasından bir ay sonra da bu ünlü kadın yazar daha 31 yaşındayken, kendi eliyle yaşamına son verir.
Bu kitabı okurken yer yer bazı cümleleri tekrar okuyormuşum hissine kapıldım. Sanki bu kitabı daha önce de okumuştum ve tekrar okuyordum. Okudukça cümlelerin içinde kayboluyordum. Rüyamda görüp okumuş olabilme ihtimalini düşündüm sonra. Neden olmasın? Fakat bu kitap çok özel. Bunu bilerek okuyun bence.
Ve sanıyorum ki babam bu kitabın içeriğinde geçen şeyleri okusaydı benim normal olup olmadığımı sorgulayarak canımı sıkardı. Bu şekilde bir süre söylenir durur ya da kitabı olduğu gibi okumamı yasaklardı ya da tam tersi kendisi alıp daha çok inceler ve daha çok söylenirdi. Ben de buna sinirlenir, duruma göre açıklama yapar kafamın da gayet yerinde olduğunu söylemek için debelenirdim. Şansıma internette bulduğum birkaç yazıyı ona okutmaya çalışır ve kitaba sağ salim kavuşup okumaya devam ederdim.
Tabi bu senaryo aklıma gelen ufak bir ihtimal çünkü babam hiç kitap okumaz ve okudğum kitaplara ilgi duymaz. Romanlara ilgi duysaydı hiç değilse konuşacak ortak ve zevkli bir konumuz olurdu. Bu da sanırım ilişkimize olumlu yansırdı. Ah, ne çok şey için geç kalındı artık.
İnternette bu kitap hakkında uzunca bir psikolojik inceleme yazısı keşfettim. "Plath'in Sırça Fanus'unda İntihar Olgusu ve Ayrılıkçı Benlik" İlgimi çekti açıkçası, fakat hepsini okumadığımı söylemem gerek.
"Sırça fanusun içinde ölü bir bebek gibi tıkanıp kalan insan için dünyanın kendisi kötü bir düştür."
11 Ağustos 2011 Perşembe
Bridget Jones's Diary I-II (2001-2004)
Sürekli yarım yamalak izlediğim şu filmi artık oturup tamamen izledim sonunda. Gurur ve Önyargı'vari bir teması var. Colin burda yine bay Darcy olmuş. Bu romana gönderme yapılmış olsaydı hoş bir ayrıntı olabilirdi. Gayet eğlenceli bir romantik komedi.
Jude: Just as you are? Not thinner? Not cleverer? Not with slightly bigger breasts or slightly smaller nose?
Bridget: No.
Shazzer: Well, fuck me.
Tom: This is someone you hate right?
Bridget: Yes, yes, I hate him.
5 Ağustos 2011 Cuma
The Expendables /2010

Every movie has a hero. This one has them all.
Harika bir şölen! Hem oyunculuk, hem aksiyon, hem de senaryo adeta bir şölen!
Arnold'um Şvayzeneger'im seni yerim.
L. Christmas: Cool Tool, you got to be a fool.
Trench (Arnold): [to Barney] Hey, why don't we have dinner?
Barney Ross: Sure. When?
Trench: In a thousand years?
Barney Ross: Too soon.
[Trench walks off]
Mr. Church: What's his fucking problem?
Barney Ross: He wants to be president.
Expendables 2'yi heyecanla bekleyeceğiz.
Sessizlik
Sessizlik bunaltıyordu beni. Sessizliğin sessizliği değildi bu. Bu benim sessizliğimdi.
...ve ben yatağımda, gözlerimi beyaz tavana dikmiş sırtüstü yatarken sessizlik büyüdü, büyüdü, bir an geldi ki kulak zarlarımın sessizlikten patlayacağını sandım.
...ve ben yatağımda, gözlerimi beyaz tavana dikmiş sırtüstü yatarken sessizlik büyüdü, büyüdü, bir an geldi ki kulak zarlarımın sessizlikten patlayacağını sandım.
the bell jar
2 Ağustos 2011 Salı
J. Eyre
"Bunu yapabilirsin, benim iyi kalpli küçük kızım; dünya üzerinde senin bana karşı hissettiğin saf aşkı hisseden bir insan daha yoktur; bu yüzden ruhuma o güzel merhemi sürüyorum Jane, bu da senin sevgine duyguğum inançtır."
Dudaklarımı omzumda duran ele doğru çevirdim. Onu çok seviyor -bunu söyleyebileceğim konusunda kendime güvenemiyordum- ama ifade etmeye kelimelerin yetmeyeceğini sanıyordum.
Dudaklarımı omzumda duran ele doğru çevirdim. Onu çok seviyor -bunu söyleyebileceğim konusunda kendime güvenemiyordum- ama ifade etmeye kelimelerin yetmeyeceğini sanıyordum.
1 Ağustos 2011 Pazartesi
Jane Eyre/ Charlotte Bronté

Jane Eyre romanı Charlotte Brontë’nin, kendi deneyimlerinin, yaşadığı çoğu acı olayların üzerine kurulmuştur. Eserde, küçük yaşta veremden peş peşe kaybettiği iki kız kardeşini, Brüksel’deki pansiyon Heger’de âşık olduğu öğretmenini, ama asıl ikiyüzlü burjuva ahlakı üzerine kurulu, sosyal çelişkilerle dolup taşan Victorian Çağı İngilteresi’nin biçimselleştirdiği ilişkilerin imkânsız kıldığı bir aşkı buluruz. Jane Eyre, evlilikleri, aynı sınıftan insanların “sözleşme” ilişkisine indirgemiş bir çağda, sosyal eşitsizliğin hâkim olduğu kadına düşman bir toplumda, bağımsızlaşma, özgürlüğünü ve kimliğini edinme mücadelesi verirken, bizi Brontë kardeşlerin özyaşam öykülerinin de kıyılarında gezdiriyor.
Jane Eyre: Muhafazakâr bir çağda aşk.
Uzunca betimlemeleri olmasına rağmen inanılmaz sürükleyici bir roman. Birinci ağızdan anlatılan kitapları severim. Uzunca betimlemeleri olduğu kadar uzunca da dialoglara sahip. Birçok olayı dialoglar sayesinde öğreniyoruz. Ve Agnes Grey'de olduğu gibi Jane Eyrde'de de yazar sık sık bizimle sohbet havasında romanı kaleme almış. Bize de yaşananlaırı dinlemek kalıyor.
Ben böylesine güçlü ve iradeli bir kadın görmemiştim. Jane Eyre'i öylesine kıskanmıştım ki bunun bir roman karakteri değil de kanlı canlı karşımda duran bir kadın olduğunu hayal ettim sürekli ve bu da beni gerdi. Evet ben kitaplara kaptırıyorum kendimi ve onlarla sohbet ediyorum çoğu kez. Her nedense elimde olmadan yapıyorum bunu. Finale yaklaştıkça sinirlerimin nasıl gerildiğini bir ben bilirim. Bunu Charlotte yazmış olabilir, yarattığı karakterine can vermiş olabilir ama ben bunları görmek yerine bunun gerçekliğini ele alıp düşman kesildim Jane'e. Fakat okudukça düşmanlığım geçti, çünkü olaylar geliştikçe aynı hayatta da olması gereken şeyler gibi onun da, onların da bunları yaşamaları gerekiyordu dedim. Bu yüzden sakinleştim fakat acı duyuyorum.
Ah, sanırım saçmalıyorum gittikçe. Bu kadar kaptırmamalıyım kendimi.
"Genellikle kadınların çok sakin olmaları beklenir ama kadnlar da tıpkı erkekler gibi hisseder; tıpkı erkek kardeşleri gibi yeteneklerini kullanmaları gerekir ve çaba gösterecekleri bir alana ihtiyaç duyarlar; onlar da çok katı bir baskı, çok sert bir set çekme karşısında tıpkı erkeklerin çektiği gibi acı çekerler ve kadınlardan daha ayrıcalıklı olan insan kardeşlerinin, onların muhallebi pişirip çorap örmekle ve piyano çalıp çantalara nakış işlemekle teselli bulacaklarını söylemeleri dar kafalılıktır. Kadınlar, gelenekler doğrultusunda kendi cinsleri için öngörülenden daha fazlasını öğrenmek ya da yapmak istediğinde onları mahküm etmek ve onlarla alay etmek düşüncesizliktir."
Agnes Grey/ Anne Bronté

Agnes Grey'de Anne Brontë, Viktorya dönemi İngiltere'sinde, bir mürebbiyenin toplumsal sınıflar arasına sıkışmış yaşamını anlatır. Romancı olan diğer kardeşleri Emily ve Charlotte'a göre, daha doğrudan ve naif bir üslupla yazan Anne, kendi hayat hikayesinden sahneleri de malzeme olarak kullanır. Katı bir sınıf sistemine sahip, okuryazarlık oranının düşük olduğu Viktorya döneminde Brontë kardeşler, aldıkları eğitime rağmen mütevazı bir yaşam sürdürmüşler. Romanlarını pastoral yaşam, ilişkilerdeki görünmez kurallar, kaba, doğal ama özgür ruhlar, ahlaki yargılar üzerine kurmuş, yazdıklarıyla toplumlarının dönüşmesine de katkıda bulunmuşlardı. Entelektüel yoğunluk, duygusal açlık ve ahlaki sorumluluk arasında kurulmaya çalışılan dengenin yansıtıldığı Agnes Grey, toplumsal yaşama dahil olmaya çalışan kadınlar üzerine gerçekçi gözlemleriyle, romantik bir klasiğin ötesine geçmektedir.
Bronte kardeşlerin bu kadar genç ölmüş olmalarına sürekli hayıflanıyorum. Her ne kadar Charlotte diğerlerine nazaran biraz daha uzun yaşamış ve daha fazla eser bırakmışsa da Anne'ın ve Emily'nin elinden çıkmış daha çok eser okumayı isterdim. Agnes Grey'i okurken biraz Austen'vari tarzda yazılmış hissine kapılmadan edemedim ama her ikisi de çok ayrı yazar ve eser. Anne'ın "The Tenant of Wildfell Hall" (Şatodaki Kadın) kitabını bulmayı umut ediyorum. Tabi ki hediye de kabul ediyorum yani lütfen.
Bu naif, kederli, sıkıntılı, güzel işlenmiş romanı okumanızı tavsiye ediyorum.
25 Temmuz 2011 Pazartesi
Cami Avlusu
Evde oturmaktan sıkılıp ve aslında hazırda bulundurmak istediği yeni bir kitap alma bahanesiyle kendisini dışarı atmaya karar vermişti. Havanın sıkıcılığından bıkmış fakat içinde tuhaf bir coşkuyla adımlarını peşisıra atmaktan zevk alıyordu.
Kitapçılarda oyalanmaktan zevk alırdı ve sahibin ikram ettiği çayı ağır yudumlarla zevkle içmeye koyuldu. Bir yandan bakınıyor, iki sohbet ediyor ve çayıyla haşır neşir oluyordu. Almaya karar verdiği kitabı da elinden bırakmıyordu. bardağın dibinde birikmiş olan ufak çay yapraklarından hoşlanmıyordu neden sanki iyice süzülmüyordu. Öyle olsaydı çayın dibini bırakmak zorunda kalmazdı. Tuhaf bir şekilde bardakların dibinde birşey bırakmaktan hoşlanmıyordu. Çayı bitince kitapçıdan zevkle dışarı attı kendini.
Saatçi dükkanının önünden geçerken aniden içeriye göz atıvermişti. O saniyelik anda yerinde oturup gazete okuyan o yaşlı adamla göz göze gelmişlerdi ve o sanki birşey söyleyecek gibi olduğunu görünce beyni hızlı bir şekilde onunla sohbet etme isteği duyup içeri girmesini istemişti fakat aynı hızda çekinip bu fikirden vazgeçirmişti. Ani bir bocalamayla adımlarını karışır gibi hissetti. Keyfinin o anda kaçtığını hissetti. Neden içeri girip öylece oturup sohbet etmemişti ki onunla? Ne vardı, ne derdi önemli miydi ki? Sadece ikisi belki de mutlu olacaklardı ve memnun bir şekilde birbirlerinden ayrılacaklardı. Bunu bilemiyordu şimdi. Nasıl olacağını da hiç bilemeyecekti. Beyni bocalıyordu ve sürekli fikir değiştiriyordu. Bu da ona hayli sıkıntı veriyordu.
Eve kadar hayli sıkıntılı bir yol yürüdü. Kendini hayal kırıklığı ve yalnızlık içinde buldu. Yaklaştığı sırada cami avlusunda bulunan banklara attı kendini. Gölgelik olması onu cezbetmişti ve oturmak, o sakin yerde dinlenmek istemişti. Birkaç ufak çocuk arada gelip bisikletleriyle gelip geçiyorlardı, üç beş de yetişkin. o cami avlusunda hissettiği yalnızlık daha da çoğaldı ve kederlenmesine neden oldu. Öylece ağlama isteği duydu. Gözlüklerinin arkasına gizlenmiş gözlerinden yaşlar öylece akmaya başlamışlardı bile. Önce bir damla düşüverdi kucağına sonra öteki süzüldü yanağından ılıkça ve arkasından daha çok ve büyükleri yuvarlandı. O yanaklarındakilerini sildikçe daha da akmalarına engel olamıyordu. Öylece bulanık gözlerle etrafına bakıyordu. Yıllardır yaşadığı mahalle, şu cami, şu ağaçlar, şu binalar. Birkaç değişiklik dışında hep aynıydı. Mahallesi hiç zevk vermiyordu ona belki de zevk almak için çabalamadığındandı. fakat ne olursa olsun zevk alamıyordu. Bir süre çığlık çığlığa ağlamak istedi eğer bir çocuk gelip de yanına sokulup neden ağladığını soracak olsaydı "düştüğüm için" diyecekti. Fakat öyle birşey olmadı, sadece ordan geçerken ya da beklerken ona bakan iki küçük gözler vardı. Meraklı gözler utangaç bir şekilde ona yönleniyorlardı arada. Oynayacak kimsesi olmadığı için belki de üzülmüşlerdi çünkü orda tek başına kederli bir şekilde oturuyordu.
Ordan daha yorgun bir şekilde yola koyulduğu vakit dedesini düşünüyordu. Keşke yanında olsaydı da eve gittiğinde yüzüne, ellerine öpücükler kondurup gıdısıyla oynasaydı da onu eğlendirebilseydi ve onun güzel gülücüklerini işitebilseydi.
Keşke herkesi memnun edebilseydi diye sürekli düşünmek de onu yıpratıyordu. Keşke kendisini de memnun edebilmeyi bilebilseydi.
Eve vardığında yine sessizliğine gömüldü.
1 yıl 5 ay olmuştu.
Kitapçılarda oyalanmaktan zevk alırdı ve sahibin ikram ettiği çayı ağır yudumlarla zevkle içmeye koyuldu. Bir yandan bakınıyor, iki sohbet ediyor ve çayıyla haşır neşir oluyordu. Almaya karar verdiği kitabı da elinden bırakmıyordu. bardağın dibinde birikmiş olan ufak çay yapraklarından hoşlanmıyordu neden sanki iyice süzülmüyordu. Öyle olsaydı çayın dibini bırakmak zorunda kalmazdı. Tuhaf bir şekilde bardakların dibinde birşey bırakmaktan hoşlanmıyordu. Çayı bitince kitapçıdan zevkle dışarı attı kendini.
Saatçi dükkanının önünden geçerken aniden içeriye göz atıvermişti. O saniyelik anda yerinde oturup gazete okuyan o yaşlı adamla göz göze gelmişlerdi ve o sanki birşey söyleyecek gibi olduğunu görünce beyni hızlı bir şekilde onunla sohbet etme isteği duyup içeri girmesini istemişti fakat aynı hızda çekinip bu fikirden vazgeçirmişti. Ani bir bocalamayla adımlarını karışır gibi hissetti. Keyfinin o anda kaçtığını hissetti. Neden içeri girip öylece oturup sohbet etmemişti ki onunla? Ne vardı, ne derdi önemli miydi ki? Sadece ikisi belki de mutlu olacaklardı ve memnun bir şekilde birbirlerinden ayrılacaklardı. Bunu bilemiyordu şimdi. Nasıl olacağını da hiç bilemeyecekti. Beyni bocalıyordu ve sürekli fikir değiştiriyordu. Bu da ona hayli sıkıntı veriyordu.
Eve kadar hayli sıkıntılı bir yol yürüdü. Kendini hayal kırıklığı ve yalnızlık içinde buldu. Yaklaştığı sırada cami avlusunda bulunan banklara attı kendini. Gölgelik olması onu cezbetmişti ve oturmak, o sakin yerde dinlenmek istemişti. Birkaç ufak çocuk arada gelip bisikletleriyle gelip geçiyorlardı, üç beş de yetişkin. o cami avlusunda hissettiği yalnızlık daha da çoğaldı ve kederlenmesine neden oldu. Öylece ağlama isteği duydu. Gözlüklerinin arkasına gizlenmiş gözlerinden yaşlar öylece akmaya başlamışlardı bile. Önce bir damla düşüverdi kucağına sonra öteki süzüldü yanağından ılıkça ve arkasından daha çok ve büyükleri yuvarlandı. O yanaklarındakilerini sildikçe daha da akmalarına engel olamıyordu. Öylece bulanık gözlerle etrafına bakıyordu. Yıllardır yaşadığı mahalle, şu cami, şu ağaçlar, şu binalar. Birkaç değişiklik dışında hep aynıydı. Mahallesi hiç zevk vermiyordu ona belki de zevk almak için çabalamadığındandı. fakat ne olursa olsun zevk alamıyordu. Bir süre çığlık çığlığa ağlamak istedi eğer bir çocuk gelip de yanına sokulup neden ağladığını soracak olsaydı "düştüğüm için" diyecekti. Fakat öyle birşey olmadı, sadece ordan geçerken ya da beklerken ona bakan iki küçük gözler vardı. Meraklı gözler utangaç bir şekilde ona yönleniyorlardı arada. Oynayacak kimsesi olmadığı için belki de üzülmüşlerdi çünkü orda tek başına kederli bir şekilde oturuyordu.
Ordan daha yorgun bir şekilde yola koyulduğu vakit dedesini düşünüyordu. Keşke yanında olsaydı da eve gittiğinde yüzüne, ellerine öpücükler kondurup gıdısıyla oynasaydı da onu eğlendirebilseydi ve onun güzel gülücüklerini işitebilseydi.
Keşke herkesi memnun edebilseydi diye sürekli düşünmek de onu yıpratıyordu. Keşke kendisini de memnun edebilmeyi bilebilseydi.
Eve vardığında yine sessizliğine gömüldü.
1 yıl 5 ay olmuştu.
Kitap, dinlemek, susmak ve susmak
Yürüyordu. Elinde kitapla. Yalnız değildi. O da peşisıra yürüyordu onunla. Hava sıcak fakat esen ılık rüzgarla sevimli oluyordu sıcaklık. Etraf kalabalık. Bazen çok, bazen az.
Yürüyorlardı. O elinde kitapla. O da yanında sadece dinliyordu kitaptaki sözlerin ağzından çıkmasını. Ağır yürüyorlardı. Elinde kitap okuyordu.
"Duydun mu bay Bennet, şekerim," dedi eşi bir gün, "Nethirfield korusu nihayet tutulmuş." Bay Bennet duymadığını söyledi. "ama tutulmuş", diye devam etti eşi; "bayan Long az önce buradaydı, bana herşeyi anlattı." Bay Bennet cevap vermedi. "kim almış merak etmiyor musun?" diye haykırdı karısı sabırsızca. "Söylemek istiyorsan itiraz etmem."
Gülerek yürüyorlardı.
Kitabın kapağını kapattığı sırada oturmaya karar verdiler. Yüzlerinde tebessümle suspus oturuyorlardı şimdi de. Bir iki şey yiyip içtiler ve birkaç sohbetten sonra yine kitabı okumasını istedi ondan. Onun da gözleri ışıl ışıl parıldayıp ağzı genişledi ve eliyle saçlarını arkaya atıp hınzır bir tavırla kitabı eline alıp kaldığı yerden devam etti.
"Bay Bennet, kendi çocuklarını nasıl böyle aşağılayabiliyorsun? canımı sıkmaktan zevk alıyorsun. Zavallı sinirlerime hiç acıman yok."
"Beni yanlış anladın hayatım. Sinirlerine büyük saygım var. Sinirlerin benim eski dostum. En az 20 yıldır ısrarla sinirlerinden bahsetmeni dinliyorum."
O okuyordu, öteki dinliyordu. Çevrede oturanlar dinliyorlardı, kitabı, yazarı seven bile çıkmıştı ve böyle bir sevimliliğe rast gelmesine hayli sevinmişti. Dinliyorlardı hepsi birden. Hepsi memnun. O memnun, şu memnun.
"Valla, bay Bennet," diyordu, "Charlotte Lucas'ın bu evin hanımı olacağını düşünmek çok zor geliyor; bana evimi zorla ona verdirteceklerini, onun gelip benim yerimi alacağını düşünmek, çok zor geliyor."
"Hayatım böyle kederli düşüncelere kapılma. Daha iyi şeyler umut edelim. Mesela kendimize bir iyilik yapıp, hayatta kalanın ben olacağımı düşünelim."
Kitap okumak onunla birlikte yapmaktan en çok hoşlandığı şeydi ve onun da onu dinlemesi.
Susmak, susmak da onların yüreğini kabartıyordu. Konuşulacak şeyleri konuşup bir an önce birlikte susabilme hayali içinde birlikte oluyorlardı.
421 sayfa dolusu onu zevkle dinleyecekti nasılsa.
Yürüyorlardı. O elinde kitapla. O da yanında sadece dinliyordu kitaptaki sözlerin ağzından çıkmasını. Ağır yürüyorlardı. Elinde kitap okuyordu.
"Duydun mu bay Bennet, şekerim," dedi eşi bir gün, "Nethirfield korusu nihayet tutulmuş." Bay Bennet duymadığını söyledi. "ama tutulmuş", diye devam etti eşi; "bayan Long az önce buradaydı, bana herşeyi anlattı." Bay Bennet cevap vermedi. "kim almış merak etmiyor musun?" diye haykırdı karısı sabırsızca. "Söylemek istiyorsan itiraz etmem."
Gülerek yürüyorlardı.
Kitabın kapağını kapattığı sırada oturmaya karar verdiler. Yüzlerinde tebessümle suspus oturuyorlardı şimdi de. Bir iki şey yiyip içtiler ve birkaç sohbetten sonra yine kitabı okumasını istedi ondan. Onun da gözleri ışıl ışıl parıldayıp ağzı genişledi ve eliyle saçlarını arkaya atıp hınzır bir tavırla kitabı eline alıp kaldığı yerden devam etti.
"Bay Bennet, kendi çocuklarını nasıl böyle aşağılayabiliyorsun? canımı sıkmaktan zevk alıyorsun. Zavallı sinirlerime hiç acıman yok."
"Beni yanlış anladın hayatım. Sinirlerine büyük saygım var. Sinirlerin benim eski dostum. En az 20 yıldır ısrarla sinirlerinden bahsetmeni dinliyorum."
O okuyordu, öteki dinliyordu. Çevrede oturanlar dinliyorlardı, kitabı, yazarı seven bile çıkmıştı ve böyle bir sevimliliğe rast gelmesine hayli sevinmişti. Dinliyorlardı hepsi birden. Hepsi memnun. O memnun, şu memnun.
"Valla, bay Bennet," diyordu, "Charlotte Lucas'ın bu evin hanımı olacağını düşünmek çok zor geliyor; bana evimi zorla ona verdirteceklerini, onun gelip benim yerimi alacağını düşünmek, çok zor geliyor."
"Hayatım böyle kederli düşüncelere kapılma. Daha iyi şeyler umut edelim. Mesela kendimize bir iyilik yapıp, hayatta kalanın ben olacağımı düşünelim."
Kitap okumak onunla birlikte yapmaktan en çok hoşlandığı şeydi ve onun da onu dinlemesi.
Susmak, susmak da onların yüreğini kabartıyordu. Konuşulacak şeyleri konuşup bir an önce birlikte susabilme hayali içinde birlikte oluyorlardı.
421 sayfa dolusu onu zevkle dinleyecekti nasılsa.
24 Temmuz 2011 Pazar
Must Love Cats/Animal Planet


must love cats
Bu programa bayılıyorum. Ve internet sitesinde takılmak beni mutlu etti, iyi etti. Bi tane de John Fulton bulmam gerek.
Bu da New Mexico'daki Kedicik şehri! Sanırım oraya gitmek için artık bir bahanem var. Yaşasın! http://www.kittycitynm.com/
21 Temmuz 2011 Perşembe
18 Temmuz 2011 Pazartesi
Harry Potter and the deathly hallows / part2

Pek hüzünlü bir bölümdü. Sanki bitmeyecekmiş de J.K Rowling sürekli yazacakmış gibi geliyordu. Yıllarca süren diziler gibi olacaktı sanki Takip ettiğim bir seri değildi, kitaplarını da okumamıştım hiç ve birkaç günde kuzenim gelip hepsini izlettirdi bana. Oysa ilk bölüm çıktığında fantastik filmlerden hoşlanmadığım için sevmemiştim, bu yüzden de hiç izlemeye yananmamıştım bu zaman kadar. Ama olsun taze taze son bölüme gidip izledim. Fakat beklediğim bi finalle karşılaşmamak üzdü beni. Aldığım duyuma göre son kitap da diğer kitaplara nazaran daha sönükmüş. Belli ki Rowling sıkılmış yazmaktan ve çabuk bitreyim de kurtulayım kafasındaymış. Film için David Yates'in daha iyi şeyler yapmasını beklerdim. Film çok çabuk bitti, kapışma çok çabuk bitti. Daha heyecanlı olmalıydı, bizler sonunu her ne kadar bilsek de o sahneleri izlerken nefeslerimizi tutmalı aynı şekilde şatodakilerin de nefeslerini tutmasını beklerdim. Hele hele Voldemort'dan çıkan o sesler yüzünden film boyunca kıs kıs güldüm. Nasıl eğlenceli bir karaktersin sen Voldemort! Her neyse, benim takıldığım final kısmıydı. Kapışma daha iyi olmalıydı ve eminim ki çok kişi tarafından da eleştirilecek bir kısım bu. Bunun dışında, büyüler ve seriler bir harika!
Lord Voldemort: Harry Potter, the boy who lived... come to die. Avada Kedavra!
17 Temmuz 2011 Pazar
Sylvia/2003

Sylvia Plath'in son birkaç senesini anlatan hoş bir film. Ender şiirler beni etkileyebildiği için Sylvia'nın yazdığı şiirler pek ilgimi çekmemişti. belki de umarsız olduğum zamanda okumuştum çoğunu fakat şiir zordur. Herkes sevemez ve herkes anlayamaz arka arkaya anlamlı akan o dizelerin anlamını. Şiir zordur dedim ya Sylvia kendisini anlatıyordu şiirlerinde bu yüzden onu anlamak zordur tanımayanlar için tanımak için özel birşey sarfetmeyenler için ya da en basitinden benzer şeyler yaşamayanlar için.
Öyle işte, ölümü kendi elleriyle verdi o ve biz ne kadar okusak da anlayamayız ruhundaki eksikleri, beynindeki düşünceleri. Belki yapmasaydı bu kadar ünlü olmayacaktı. Trajik hikayeler insanların ilgisini çeker ve kişiyi popüler yapar.
Sırça Fanus'u da okusam artık.
Sylvia: Sometimes I feel like I'm not... solid. I'm hollow. There's nothing behind my eyes. I'm a negative of a person. It's as if I never - -I never thought anything. I never wrote anything. I never felt anything.
Sylvia: [to Ted] We're not even two people. Even before we met, we were just these two halves, walking around with big gaping holes in the shape like the other person. And when we found each other we were finally whole. And then it was as if we couldn't stand being happy so we ripped ourselves in half again.
16 Temmuz 2011 Cumartesi
The Ugly Truth/2009

Ah şu afişe bayıldım!
Harika bir komedi. Ve ve ve aşk olmadan hiç olur mu?
Abby Richter: Colin, why do you like me?
Colin: You're beautiful. You're smart. You never criticize. You know what?
You never try to control the situation. And I've gotta say, it's a breath of fresh air because I know so many women who are total control freaks and it's a nightmare. I just love that you're not like that.
Abby: But I am. I am just like that.
Abby: You're in love with me. Why?
Mike Chadway: Beats the shit out of me but I am.
Sanırım gerçekten seven belli oluyor ve bu filmden en sevdiğim dialog. Belki spoylır vermiş oluyorum ama zaten böyle filmlerde son belli olmaz mı? Sevginin kısa ve öz anlatımı her zaman yeterli olacaktır.
Pope Joan/2009

Papa Joan hakkında bulduğum bir bilgi bu da. Tıklayarak okuyabilirsiniz. Uzun zaman önce izlemiştim ve hayran kalmıştım bu filme. Kadınların özellikle şu an "avrupa" adı altında saydığımız ülkelerde daha fazla ezildiklerini görmek çok acı birşey.
Hmm, sanırım bloguma koyacağım ilginç yazılardan biri de kadın kahramanlar olacak. Bence çok ilginç ve eğlenceli olacak.
Bu filmi mutlaka arşivinize ekleyin.
Johanna von Ingelheim: As for will, woman should be considered superior to man for Eve ate of the apple for love of knowledge and learning, but Adam ate of it merely because she asked him.
Life as we Know it/2010
15 Temmuz 2011 Cuma
Gwen Cooper / Sevgi Bağı

"Cesur ve kararlı bir kedi olan Homeros'un kimi zaman neşelendirecek, kimi zaman hüzünlendirecek sevgi dolu hayat hikâyesi."
"Antik Yunan şairi Homeros gibi Gwen Cooper'ın kediciği Homeros'un da gözleri görmüyodur ancak ikisinin arasındaki tüm benzerlik bundan ibarettir. Örneğin İlyada destanının yaratıcısı Homeros'un, göbeğinin okşanmasından hoşlandığına ya da kedi Homeros'un yabancılarla anında kaynaşabilme özelliğine sahip olduğuna dair elde hiçbir kanıt yoktur. Cooper'ın hikâyesinde başrol, 3 kilo ağırlığında,4 ayaklı ve etrafındaki herkese bilgeliğiyle örnek olan bir kediye aittir.
Onun hayatı, dokuz sıradan hayata bedeldir"
-Barnes&Noble-
:)
14 Temmuz 2011 Perşembe
Sıkılmaca ve bir Doğum Günü
Bugün de bir hayli canım sıkılldı ve sıkılmaya devam ediyor. Hani kendisiyle ne yapacağını bilemeyen o ergenler misali. Havalar da pek canımı sıkıyor ya gündüzleyin yapacağım şeyleri dahi yapasım gelmiyor. Ben de boyna yattım. Bir yataktan başka yatağa geçişler yaptım. Ah, kitap dahi okuyasım yok. Herşey pek sıkıcı. Özellikle şu son zamanlarda böyle hissediyorum. Boşa vakit öldürmekten sıkılıyorum ama birşey de yapasım yok. Akşama da televizyon izleyeyim dedim, yahu bugün de hiç mi düzgün birşey olmaz şu merette?! Pes yani! En iyisi kendi filmlerime dönmek diyorum da hiç değilse şu blog'cuğuma çiziktiriveririm birkaç film.
Hazır boş bir yazı yazmışken daha işe yarar bir yazı yazayım diyorum yayınlamadan.
Efendime söyleyeyim 15 temmuz pek sevdğim bir şahsiyetin doğum yılı oluyor. Güzel anneciği bu sevdiğim güzel şahsiyeti doğurmuş ve yıllar sonra bizim karşılaşmamıza vesile olmuş. Tabi bu duruma kader mi denir bilemem fakat ben böyle kaderi seveyim. Onu da seveyim anasını da seveyim babasını da tabi. Bilirsiniz babasız olmaz.
Şimdi bu şahsihyet hakkında daha önce bir yazı yazmıştım ama bu bir doğum günü.
Sevgili Sazan'ım kutlu mutlu olsun 15 temmuz'un ve diğer tüm günlerin. Dilerim daha nice güzel yaşlar geçireceksin sevdiklerinle, seni sevenlerinle. Ah, tabi en önemlisi de sağlık. Hiç sağlık olmadan olur mu? :)
Yanında olup bu güzel günü seninle geçirmeyi gönül isterdi de gönül neleri istemiyor değil mi? Fakat olsun gönül istiyor da aslında gönül senin yanında unutma.
Bu gün için anneni de kutlamayı unutma güzel insan. Sevgili eşinle daha nice güzel kutlamalar geçirmen dileklerimle.
Hep iyi ol, iyi kal.
Sevgili Azura'n.
dipçiknot: Son dakikalar kala bu yazıyı yazmak istedim. Sanırım sabahına unutmaktan korkuyorum. :)
Hazır boş bir yazı yazmışken daha işe yarar bir yazı yazayım diyorum yayınlamadan.
Efendime söyleyeyim 15 temmuz pek sevdğim bir şahsiyetin doğum yılı oluyor. Güzel anneciği bu sevdiğim güzel şahsiyeti doğurmuş ve yıllar sonra bizim karşılaşmamıza vesile olmuş. Tabi bu duruma kader mi denir bilemem fakat ben böyle kaderi seveyim. Onu da seveyim anasını da seveyim babasını da tabi. Bilirsiniz babasız olmaz.
Şimdi bu şahsihyet hakkında daha önce bir yazı yazmıştım ama bu bir doğum günü.
Sevgili Sazan'ım kutlu mutlu olsun 15 temmuz'un ve diğer tüm günlerin. Dilerim daha nice güzel yaşlar geçireceksin sevdiklerinle, seni sevenlerinle. Ah, tabi en önemlisi de sağlık. Hiç sağlık olmadan olur mu? :)
Yanında olup bu güzel günü seninle geçirmeyi gönül isterdi de gönül neleri istemiyor değil mi? Fakat olsun gönül istiyor da aslında gönül senin yanında unutma.
Bu gün için anneni de kutlamayı unutma güzel insan. Sevgili eşinle daha nice güzel kutlamalar geçirmen dileklerimle.
Hep iyi ol, iyi kal.
Sevgili Azura'n.
dipçiknot: Son dakikalar kala bu yazıyı yazmak istedim. Sanırım sabahına unutmaktan korkuyorum. :)
4 Temmuz 2011 Pazartesi
Hayatım(ız) pek kısa. Bunu günbe gün fark etmem beni yormaya başladı. Kısa olduğu herkesçe biliniyor ama fark etmek yoruyor işte.
Saniyeler dakikaları, dakikalar saatleri, saatler günleri, günler yılları kovalıyor durmaksızın. Farkına varmak hep acı veriyor hep yoruyor diyorum sürekli. Farkındalığımı da kaybetmek istemiyorum fakat bu farkındalık beni hergün yoruyor. İşte, bunun için ne gibi çareler üretmek zorundayım bulamıyorum, bilemiyorum.
Bu kısalık yarın, hatta yarından da yakın adeta. Bu kısalık da beni kederlere sürüklüyor. Hani uzunluğu değil verimliliği asıl önemli olan denir ya, işte bu da öyle birşey. Verimli olmak adına çabalamak isterken, çabalarken kısalık yüzünden elinde patlaması herşeyin.
En acısı da çevrenin buna katılmaması, seni bir başına bırakmasıdır ya, ben bunu neyleyim diyorum, ben bunu neyleyim?
Dün yaşandı ve bitti, bugünü yaşıyoruz da senin/benim için yarının olmayacağı ne malum?
Ah, insanoğlu..
Saniyeler dakikaları, dakikalar saatleri, saatler günleri, günler yılları kovalıyor durmaksızın. Farkına varmak hep acı veriyor hep yoruyor diyorum sürekli. Farkındalığımı da kaybetmek istemiyorum fakat bu farkındalık beni hergün yoruyor. İşte, bunun için ne gibi çareler üretmek zorundayım bulamıyorum, bilemiyorum.
Bu kısalık yarın, hatta yarından da yakın adeta. Bu kısalık da beni kederlere sürüklüyor. Hani uzunluğu değil verimliliği asıl önemli olan denir ya, işte bu da öyle birşey. Verimli olmak adına çabalamak isterken, çabalarken kısalık yüzünden elinde patlaması herşeyin.
En acısı da çevrenin buna katılmaması, seni bir başına bırakmasıdır ya, ben bunu neyleyim diyorum, ben bunu neyleyim?
Dün yaşandı ve bitti, bugünü yaşıyoruz da senin/benim için yarının olmayacağı ne malum?
Ah, insanoğlu..
1 Temmuz 2011 Cuma
Pisicik

Siz bir kediyle ne kadar içli dışlı oldunuz? Onu ne kadar sevip okşadınız veya bacaklarınızın arasında şımarmasına izin verdiniz? Bir kediyi ne kadar anlamaya çalıştınız? Hiç hayran oldunuz mu bir kediye? Defalarca şaşırarak mükemmel oluşuna. Nankör diye tabir edilen bu hayvanların aslında ne kadar karakterli yaratıklar olduğunu hiç fark edebildiniz mi? Nanköradını almasını n sebebini hiç düşündünüz mü? Taviz vermesinin bir sebebi olabilir miydi acaba? İnsanlar kendilerini görmeyip, kendilerini anlamayıp kendi varlıklarını üstün sayıp hayvanları eziyor hakaret ediyor, küçümsüyor, nefret ediyor, tiksiniyor, varlığından rahatsız oluyor. Söyleyeyim, onlar da size pek meraklı değiller zaten. Fakat nankör dediğiniz kedi bunu diyene nankörlük yapıyordur onun değerini bilene değil.
*Fotoğraftaki kedi kuzenimin kedisi. Daha önceki bir yazımda ondan bahsetmiştim. Sophie'ciğin kokusuna kurban olurum.
30 Haziran 2011 Perşembe
My Fair Lady/1964

Audrey bu filmde harika bir performans sergilemiş. Nedense onun oynadığı filmleri izledikçe ona olan hayranlığım daha da artıyor. Bu kadın bir harika. Neyse, müzikal de pek güzel. Çiçekçi bir kızın, bir prensese dönüşme hikayesi anlatılıyor.
Colonel Hugh Pickering: Are you a man of good character where women are concerned?
Professor Henry Higgins: Have you ever met a man of good character where women are concerned?
Colonel Hugh Pickering: Yes, very frequently.
Professor Henry Higgins: Well, I haven't. I find that the moment a woman makes friends with me she becomes jealous, exacting, suspicious, and a damn nuisance. And I find that the moment I make friends with a woman I become selfish and tyrannical. So here I am, a confirmed old bachelor and likely to remain so.
The Seven Year Itch/1955

Tadı, zevki damağımda kalmış bir komedi filmi bu. Arayı çok açmadan tekrar izlemek istediğim bir film. Film boyunca beni gülümseten ve bittiğinde yüzümde şapşal bir gülümseme bırakan paranoyak bir film.
Tom MacKenzie: What blonde in the kitchen?
Richard Sherman: Wouldn't you like to know! Maybe it's Marilyn Monroe!
The Girl/Marilyn: Maybe if I took the little fan, put it in the icebox, then left the icebox door open, then left the bedroom door open, and soak the sheets and pillowcase in ice water... no, that's too icky!
Richard Sherman: 'What happened at the office? Well, I shot Mr. Brady in the head, made violent love to Miss Morris and set fire to three hundred thousand copies of Little Women. That's what happened at the office.' What *can* happen at the office?
Ah, izlerken daha fazla replik not etmem gerekirdi.
Funny Face/1957
Roman Holiday/1953

Eğer siyah-beyaz filmleri sevmiyorsanız, üstüne üstlük uzun filmlerden sıkılıyorsanız bu filme hiç bulaşmayın derim zira bu film bir klasik, siyah-beyaz ve de uzun bir film.
Princess Ann: Is this the elevator?
Joe Bradley: This is my ROOM!
Bu da filmde en çok gülmeme sebep olan replik. Bir de pek sevimli olan bir sahne vardı ki ona da ayrı gülmüştüm. İzleyeceklere şöyle diyeyim; Bradley'nin odasına çıkılan merdiven sahnesi.
Great Expectations /1998

Charles Dickens'in çok sevdiğim Büyük Umutlar romanından uyarlanmış olan bu filmden beklediğim zevki yaşayamadım. Zaten olaylar filmin çekildiği tarihte geçiyor ki bu beni asıl hüsrana uğratan bir durum. Ama bu romanın daha başka, birçok uyarlaması da mevcut. Gwyneth'i ya da De Niro'yu seviyorsanız izleyebilirsiniz ama onun dışında bu filmin pek matah birşey olduğunu üzülerek olmadığını söylemek istiyorum. Ben böyle filmlere kitap uyarlaması değil, kitaptan esinlenilmiş filmler olarak adlandırıyorum. Bu da böyle bir filmdi işte.
Filmde aklımda yer edecek bir replik de bulamadım.
Ama romanı okumadıysanız hala, mutlaka okuyun.
27 Haziran 2011 Pazartesi
Hediye hesabı..
Oysaki bunları hediye edecek bir babayiğit olaydı ben mutlu, pek mutlu bir insan olacaktım. Ah, daha niceleri ModCloth isimli bu güzide sitede mevcut.
Oy şu ayakkabılar! Tam da aşık olunasılar!





Oy şu ayakkabılar! Tam da aşık olunasılar!





Sabah

Geceyarısı uykuya doyup uyanıvermesi sık sık başına gelen birşeydi. Sadece bu sefer yatakta sıkıla sıkıla dönüp durmak istememişti. Kitap da okuyası yoktu ya en iyisi kalkıp film izlemek olacaktı. Aylar önce yarım bıraktığı filme kaldığı yerden devam etmeye karar verdi.
Keyifsiz bir şekilde kuruldu koltuğuna. Herkes uykudayken o kalkıp film izliyordu gecenin karanlığında. Nedense geceleri severdi. Kendisiyle başbaşa kalır ve onu rahatsız edecek yahut yapılacak gündelik işleri ortadan kalkmış olurdu. Böyle zamanlarda kendini kitabına gömerdi veya film izlerdi. Öyle ya yapılacak başka nesi olurdu? Gecelere akmazdı, geceler ona akardı. Bir de şu yıldızlar görünebilseydi ya.
Geceyi sevdiği kadar gün doğuşunu da pek severdi. Güneş hafiften gökyüzünü aydınlatmaya başlarken oluşan o temiz havanın kokusunu içine çekmeyi ihmal etmezdi böyle kaldığı gecelerde. Asıl böyle zamanlarda dışarda olup gezebilme hayaleri kurardı. Fakat bu sefer de pencere kenarından havayı içine çekip yatağına dönmeyi düşündü.
Ah, bu sessizlik, bu temizlik, bu yumuşak gün doğumu. Doğanın uyanışı ne de güzel oluyordu.
Fakat o sabah nahoş bir durum olmuştu ve bu onu hayli üzmüştü. Ah İstanbul, bunu da yaptın diye iç geçirdi yüzünü ekşiterek. Gün içinde iğrendiği hava sabahına da karışmıştı artık. Bir sabahı vardı onu da elinden almıtı şu koca ışıl ışıl kent. Çektiği havayı çarçabuk geri verip ekşiyen yüzle bir çırpıda içeriye geri döndü. Ah kahpe kent, tek sevdiği şeyi de elinden alıvermişti.
Odasına vardığı vakit son bir kez daha pencere kenarından bakmak için perdeyi aralamıştı da gördüğü kuru kuru binalar keyfini kaçırmıştı. Yıllarca gördüğü binalara şimdi daha bir nefretle baktı. Artık sabah kokusu da yok olmuştu. Perdeleri hızlıca kapayıp yatağına gömülüp çarçabuk uykuya dalıverdi.
Doğa uyanırken o kendi doğasına gömülüp uyuklamayı tercih etmişti.
Monte Kristo Kontu/ Alexandre Dumas

Bu kitabı büyük bir merak ve heyecanla okumaya başlamıştım. Bi kere kitabı uzun zamandır merak ediyordum ve elimdeki kitap 1962 basımdı. işte bu daha da güzeldi. Ayrı bir kokusu vardı, kalın cildi, sararmış kalın yaprakları vardı. Ah bu kitabı nasıl okuyacağım minicik de yazmışlar diye dşünürken kitabı nasıl bitirdiğimi hatırlamıyorum. Fakat bir kusuru var. tek bir kusuru. Finali daha vurucu bekliyordum. Bu beklenti içinde olduğum için hüsrana uğradım. Kimisi çıkıp daha ne olsun diyebilir ama sanki çok çabuk bitti gibi geldi.
Kitap hakkında uzunca birşeyler karalanmış olan bir blog buldum bunu da ayriyetten eklemek istedim. işte bu da linki: tıklamanız yeterli.
"- Nefretin gözü kör, hırs baldan tatlıdır. İntikam arayan, zehiri kendisi de içmek tehlikesi ile karşı karşıyadır. /Franz d'Epinay
- Eğer fakir ve aptalsa evet. Zengin ve akıllı ise, değil./Monte Kristo
Bu kitaptaki en harika diyalogtu.
21 Haziran 2011 Salı
Kendine İyi Bak
” kendine iyi bak.! ” bir veda değil elveda cümlesidir çoğu zaman. o üç kelimeden çok daha fazlasını gizler içinde.
” kendine iyi bak.! çünkü bundan sonra ben yanında olmayacağım, olamayacağım. istesem de istemesem de. Sevdim seni bir zamanlar , hala seviyorum ve benden sonra da mutlu olmanı istiyorum. olurda bir gün dönersem seni iyi bulmak istiyorum.! ”
” kendine iyi bak.! çünkü bundan sonra kendinden başkası olmayacak yanında sana bakacak. ben olmayacağım.
kendine iyi bak ve beni düşünme. çünkü ben de seni düşünmeyeceğim artık. arama sakın beni, yazma, çünkü ben yazmayacağım.!
sil beni yüreğinden, çünkü ben sileceğim. fakat, yaşanılan, paylaşılan güzel şeyler hatırına sana yürekten mutluluklar diliyorum. ve ben bir daha dönmemek üzere gidiyorum.! ”
” kendine iyi bak. aramızda geçen her şeye rağmen benden sonra iyi olduğunu bilmeyi tercih ederim. aslında bilmem çok önemli değil, iyi olduğunu varsayacağım ben.
seni bir daha asla görmemek üzere gidiyorum ben, seni kendinle baş başa, yapayalnız bırakıyorum ben. biliyorum kendini bırakacaksın benden sonra, o yüzden iyi bak diyorum. aslına bakarsan, çok da fazla umursamıyorum.! ”
” kendine iyi bak , derler ve giderler. tutkuyla sevenler, bazen birden fazla söylerler bunu. çünkü onları ayırmak, eti tırnaktan ayırmak gibidir. kolay kolay kopamaz onlar, süreç çok acı vericidir, yürek parçalayıcıdır. her seferinde azalan umutlarla geri döner ve yine ‘ kendine iyi bak ‘ gözleriyle ayrılırlar.
ta ki umut da, sevgi de tükeninceye kadar… ta ki son elveda mezar sessizliğine bürününceye kadar.! ”
tutkunun ötesinde sevenler, bir kez ‘ kendine iyi bak ‘ derler ve giderler. onlar eti tırnaktan ayırmak yerine ölümü yeğlerler. onlar bu acıyı bir kereden fazla kaldıramayacaklarını bilirler.
kendine iyi bak, derler ve giderler.
bu sözlerin içinde ihanet yok, hiçbir zaman olamaz derler ve giderler.
en büyük ihanet değil midir aslında seni seveni, ihtiyacı olanı yüzüstü bırakıp gitmek.
kendine iyi bak, derler ve giderler.
seni suskunluğa mahkum edip giderler. seni parçalara ayırıp, en büyük parçayı yanlarına alıp giderler. seni senden alıp giderler. daha kötüsü suçlayamazsın onları tüm bunlar için. kendine iyi bak deyip gidenin geçerli bir nedeni vardır elbet.
suçlatmazlar kendini. savaşmadıkları için kızarsın ama suçlayamazsın. savaşmışlarsa, yenildikleri için kızarsın ama suçlayamazsın. Yenildiğin için kızarsın ama suçlayamazsın.
Ayrılığın kaçınılmazlığına inandırır seni, kendine iyi bak, derler ve giderler. elinden umutlarını, düşlerini, sevgilerini alıp giderler. bir tek anıları bırakırlar geride, bir de hatırladıkça gözyaşlarına boğulasın diye unutulmayan nağmeler. arkalarına bakmadan çekip giderler eğer yalnız kalmışsan, çünkü insafsızlıklarını görmek istemezler. her şey o saniye orada bitsin, kapansın bu sayfa isterler.
‘ bitti ‘ diyemedikleri için, kendine iyi bak derler.
‘ kırıldım ve affedemiyorum ‘ diyemedikleri için kendine iyi bak derler.
‘ seni istemiyorum artık, hayatımdan çıkaracağım ama bil ki hiç unutmayacağım.! ‘ diyemedikleri için kendine iyi bak derler.
‘ biliyorum çok kanayacaksın ama daha iyisini yapamıyorum’ diyemedikleri için kendine iyi bak derler.! ‘
vicdanlarını rahatlatmak için kendine iyi bak derler, çünkü o kan uzun süre akacaktır ve o yara asla kapanmayacaktır, bilirler. kendine iyi bak bir noktadır çoğu zaman.
kendine iyi bak deme bana, sadece kötülükler noktalansın isterim ben. oysa sen iyisin…
sen gözümdeki ışık, dudağımdaki tebessüm, sen içimdeki sevinçsin. sen hayatıma renk katan, sen yüreğimdeki çarpıntı, sen hayatımdaki neşesin. sen yolumu aydınlatan, sen dert ortağım, sen gönül yoldaşım, sen bir tanesin. kendine iyi bak deme bana. nokta koyma. keşke böyle yaşanmasaydı bazı şeyler, keşke affedebilsem seni, keşke sen de affedebilsen beni.
keşke döndürebilsek zamanı geriye. keşke bugünkü aklımızla yaşasak her şeyi baştan. nafile ama yine de, gitmesen olmaz mı? bitmesek olmaz mı? sen eksikken, ben nasıl tam olurum?
senden kalan boşluğu kimlerle doldururum? savaşsak aramıza giren şeytanla olmaz mı?
hani büyük aşklar her türlü engeli aşardı, hani gerçek dostluklar her sınavı geçerdi, hani sevgi eninde sonunda kazanırdı?
hani hayatta hiç kirlenmeyecek değerler vardı?
hani en büyük zaferler, en kanlı savaşların ardından kazanılırdı?
bunların hepsi yalan mı?
sahiden, gitmesen olmaz mı? bitmesek olmaz mı?
peki o zaman… senin istedigin gibi olsun.
öyleyse sen de ” kendine iyi bak. ”
kendine iyi bak derler, kurşunu kafana sıkıp giderler.
Ömer KÖROĞLU
” kendine iyi bak.! çünkü bundan sonra ben yanında olmayacağım, olamayacağım. istesem de istemesem de. Sevdim seni bir zamanlar , hala seviyorum ve benden sonra da mutlu olmanı istiyorum. olurda bir gün dönersem seni iyi bulmak istiyorum.! ”
” kendine iyi bak.! çünkü bundan sonra kendinden başkası olmayacak yanında sana bakacak. ben olmayacağım.
kendine iyi bak ve beni düşünme. çünkü ben de seni düşünmeyeceğim artık. arama sakın beni, yazma, çünkü ben yazmayacağım.!
sil beni yüreğinden, çünkü ben sileceğim. fakat, yaşanılan, paylaşılan güzel şeyler hatırına sana yürekten mutluluklar diliyorum. ve ben bir daha dönmemek üzere gidiyorum.! ”
” kendine iyi bak. aramızda geçen her şeye rağmen benden sonra iyi olduğunu bilmeyi tercih ederim. aslında bilmem çok önemli değil, iyi olduğunu varsayacağım ben.
seni bir daha asla görmemek üzere gidiyorum ben, seni kendinle baş başa, yapayalnız bırakıyorum ben. biliyorum kendini bırakacaksın benden sonra, o yüzden iyi bak diyorum. aslına bakarsan, çok da fazla umursamıyorum.! ”
” kendine iyi bak , derler ve giderler. tutkuyla sevenler, bazen birden fazla söylerler bunu. çünkü onları ayırmak, eti tırnaktan ayırmak gibidir. kolay kolay kopamaz onlar, süreç çok acı vericidir, yürek parçalayıcıdır. her seferinde azalan umutlarla geri döner ve yine ‘ kendine iyi bak ‘ gözleriyle ayrılırlar.
ta ki umut da, sevgi de tükeninceye kadar… ta ki son elveda mezar sessizliğine bürününceye kadar.! ”
tutkunun ötesinde sevenler, bir kez ‘ kendine iyi bak ‘ derler ve giderler. onlar eti tırnaktan ayırmak yerine ölümü yeğlerler. onlar bu acıyı bir kereden fazla kaldıramayacaklarını bilirler.
kendine iyi bak, derler ve giderler.
bu sözlerin içinde ihanet yok, hiçbir zaman olamaz derler ve giderler.
en büyük ihanet değil midir aslında seni seveni, ihtiyacı olanı yüzüstü bırakıp gitmek.
kendine iyi bak, derler ve giderler.
seni suskunluğa mahkum edip giderler. seni parçalara ayırıp, en büyük parçayı yanlarına alıp giderler. seni senden alıp giderler. daha kötüsü suçlayamazsın onları tüm bunlar için. kendine iyi bak deyip gidenin geçerli bir nedeni vardır elbet.
suçlatmazlar kendini. savaşmadıkları için kızarsın ama suçlayamazsın. savaşmışlarsa, yenildikleri için kızarsın ama suçlayamazsın. Yenildiğin için kızarsın ama suçlayamazsın.
Ayrılığın kaçınılmazlığına inandırır seni, kendine iyi bak, derler ve giderler. elinden umutlarını, düşlerini, sevgilerini alıp giderler. bir tek anıları bırakırlar geride, bir de hatırladıkça gözyaşlarına boğulasın diye unutulmayan nağmeler. arkalarına bakmadan çekip giderler eğer yalnız kalmışsan, çünkü insafsızlıklarını görmek istemezler. her şey o saniye orada bitsin, kapansın bu sayfa isterler.
‘ bitti ‘ diyemedikleri için, kendine iyi bak derler.
‘ kırıldım ve affedemiyorum ‘ diyemedikleri için kendine iyi bak derler.
‘ seni istemiyorum artık, hayatımdan çıkaracağım ama bil ki hiç unutmayacağım.! ‘ diyemedikleri için kendine iyi bak derler.
‘ biliyorum çok kanayacaksın ama daha iyisini yapamıyorum’ diyemedikleri için kendine iyi bak derler.! ‘
vicdanlarını rahatlatmak için kendine iyi bak derler, çünkü o kan uzun süre akacaktır ve o yara asla kapanmayacaktır, bilirler. kendine iyi bak bir noktadır çoğu zaman.
kendine iyi bak deme bana, sadece kötülükler noktalansın isterim ben. oysa sen iyisin…
sen gözümdeki ışık, dudağımdaki tebessüm, sen içimdeki sevinçsin. sen hayatıma renk katan, sen yüreğimdeki çarpıntı, sen hayatımdaki neşesin. sen yolumu aydınlatan, sen dert ortağım, sen gönül yoldaşım, sen bir tanesin. kendine iyi bak deme bana. nokta koyma. keşke böyle yaşanmasaydı bazı şeyler, keşke affedebilsem seni, keşke sen de affedebilsen beni.
keşke döndürebilsek zamanı geriye. keşke bugünkü aklımızla yaşasak her şeyi baştan. nafile ama yine de, gitmesen olmaz mı? bitmesek olmaz mı? sen eksikken, ben nasıl tam olurum?
senden kalan boşluğu kimlerle doldururum? savaşsak aramıza giren şeytanla olmaz mı?
hani büyük aşklar her türlü engeli aşardı, hani gerçek dostluklar her sınavı geçerdi, hani sevgi eninde sonunda kazanırdı?
hani hayatta hiç kirlenmeyecek değerler vardı?
hani en büyük zaferler, en kanlı savaşların ardından kazanılırdı?
bunların hepsi yalan mı?
sahiden, gitmesen olmaz mı? bitmesek olmaz mı?
peki o zaman… senin istedigin gibi olsun.
öyleyse sen de ” kendine iyi bak. ”
kendine iyi bak derler, kurşunu kafana sıkıp giderler.
Ömer KÖROĞLU
16 Haziran 2011 Perşembe
En sıkkın ve keyifsiz anımda beni kendime getiren bir tek şey var o da kedi. Sokakta gördüğüm her kediye gülesim geliyor hatta yanlarına gidip onları şımartasım geliyor ama yaramaz şeyler tırsak olduklarından -aslında temkinli- yanaşamıyorum ama onların o minik suratlarına bakmak sanki yüzümde anlamlandıramadıkları şeyler varmış gibi o tuhaf bakışlarına bayılıyorum. O minik kafalarda birşeyler dönüyor ama ne olduğunu anlayabilsem bir de.
Kimine göre anlamsız bendeki bu hayranlık kimine göre tuhaf ama ben bile anlayamıyorum ki bu hayranlığı. Fakat umurumda mı?! Ben çocukluğumdan beri hayvanlarla büyüdüm, benden büyük köpekleri eş yapıp dans ettim, hepsini evirip çevirip oynadım zilyon şekilde ve ben böcekler hariç -nedense dayanamıyorum onlara- diğer tüm hayvanlara hayranım. Ne olursa olsun delicesine mutlu oluyorum gördüğümde.
Veterinerlik mi okusaydım ne?
Kimine göre anlamsız bendeki bu hayranlık kimine göre tuhaf ama ben bile anlayamıyorum ki bu hayranlığı. Fakat umurumda mı?! Ben çocukluğumdan beri hayvanlarla büyüdüm, benden büyük köpekleri eş yapıp dans ettim, hepsini evirip çevirip oynadım zilyon şekilde ve ben böcekler hariç -nedense dayanamıyorum onlara- diğer tüm hayvanlara hayranım. Ne olursa olsun delicesine mutlu oluyorum gördüğümde.
Veterinerlik mi okusaydım ne?
15 Haziran 2011 Çarşamba
Bazı vakitler öylesine sıkkın oluyorum ki iyice patavatsızlaşasım geliyor. İnsanın yaşadıklarından dolayı birkaç ayda değişmesi üzücü bir yerde. Fakat üzüc olduğunu düşündüğüm an durup; yoo dostum artık umursamıyorum ve umursamamak da iyi oluyormuş diyorum.
Biraz daha, sivri dilimi göstermeye ve kuyruğumu sokmaya biraz daha diyorum. Zaten yıllar yılı sabretmekten, sabretmeye çalışmaktan bi hallere düştüm. O yüzden biraz daha diyorum.
Çocuk misali, canının istemedğini zorla yaptırana banane demesi gibi işte. O yüzden, BANANE! Bundan kelli, öylece elini kolunu sallayarak benim canımı sıkmak yok.
Kelime oyunları beni kandırmıyordu. O yüzden o küçük iyi niyetli görünen kelime oyunlu laflar beni etkileyemez. Yarası olan gocunsun artık.
Banane işte.
Biraz daha, sivri dilimi göstermeye ve kuyruğumu sokmaya biraz daha diyorum. Zaten yıllar yılı sabretmekten, sabretmeye çalışmaktan bi hallere düştüm. O yüzden biraz daha diyorum.
Çocuk misali, canının istemedğini zorla yaptırana banane demesi gibi işte. O yüzden, BANANE! Bundan kelli, öylece elini kolunu sallayarak benim canımı sıkmak yok.
Kelime oyunları beni kandırmıyordu. O yüzden o küçük iyi niyetli görünen kelime oyunlu laflar beni etkileyemez. Yarası olan gocunsun artık.
Banane işte.
6 Haziran 2011 Pazartesi
Bir Sazan
Sevgili Sazan,
Aslında buraya yazıp yazmamak arasında ikilemde kalmıştım fakat gördüğün gibi yazımı okuyorsun. Sen bu yazımı okurken ben.. Hmm.. Ben o sırada Allah bilir ne yapıyor olacağım. Kader, kısmet, hayat. Bilirsin işte. Her neyse, ciddiyetimi geri çağırıp, biraz salya sümük olmana sebep verecek birkaç özel cümleler bulmaya gidiyorum.
...
Terbiyesiz Ciddiyetim benimle pazarlığa girişti, tekme tokat girişip çirkefleyim dedim ama bunun bir hanıma yakışmayacağı sesi o anda beynimin en derin yerlerinden kulaklarıma kadar geldi ve bu tutumda bulunmaktan kıl payı kurtuldum ve en asil yürüyüşümü yapıp geri döndüm. Ama bilmeni isterim ki çok edepsiz bu Ciddiyet. Öyle böyle değil. Hiç hanım değil yani yakıştıramadım onun bu tutumuna. Daha da istemem onu. Terk-i diyar etmesini isteyeceğim. Sinirlendim. Kendim deneyeyim bakalım. Neyse
Güzel insan Sazan,
Senin hakkındaki düşüncelerimi, duygularımı aslında pekala biliyorsun, bu yüzden sana bunları burda tekrar anlatma gereği duymuyorum. Fakat yaşadığın bir şeyin sanırım seni mutlu ettiği kadar -aslında senin kadar mutlu olamam belki ama yine de- beni de mutlu ettiğini bilmeni istiyorum. Beklediğim fakat çok da ani bulduğum o kararı ilk duyduğumdaki tepkime ben bile şaşırmıştım. Evet, bir kıskançlık seline tutulduğumu fark ettim o an. Önceleri hep ilk çocuğa duyulan o ilginin zamanla yeni gelen kardeşe yoğunlaşması gibi bir kıskançlıktı benimkisi. Öyle ki, gerçek anlamda böyle bir kıskançlığı hiç yaşamamıştım, aksine kardeşim bu kıskançlık içinde olmuştu nedensizce. Sanırım küçük olmayı gururna yediremeyen bir kardeşim vardı. Neyse. Sanırım demek istediğim şeyi çok iyi anladın Sazan'ım. Sen ablamdın ve ben bu ablamın gidecek olmasına üzülmüştüm. Aslında gitmeyecektin, sadece mesafe uzayacaktı ve bu çok üzücü gelmişti bana. Fakat bu tutumdan çabuk silkeledim kendimi ve senin yaşayabileceğin o mutluğu ben de yaşamak istedim içimde. Çünkü gözlerinde görmüştüm bunu ve konuşurken, aslında nasıl da için sızlıyordu, yalvarıyordun sanki ve bu durum beni etkilemişti yaşadığım o şeyden sonra. Çünkü artık daha çok bilincindeydim bu işin ve senin daha bilmediğim ve gömmüş olduğun yüreğini sızlatan acılarının tekrar deşilmesinden korkmuştum. Fakat o saniyeler içinde sana dediğim şeyi de hatırlıyor musun? O zaman bana da hatırlat çünkü hatırlamıyorum, ne demiştim sana sahi? :) Hmm sanırım 'olmaz herhalde, yapmaz, bence yapmaz, inşallah iyi olur' muydu? Değil miydi? Neyse.
Sen yazarken, nazara gelmenden korktum ve keşke yazmasan dedim. Ama mutluluk paylaşıldıkça çoğalıyordu değil mi? Yazsın dedim sonra. Yazsın ve onca insanın güzel duasını alsın ve korunsun dedim. Ben sessizce takip etmeyi yeğliyorum seni. Çünkü bazen dilim varmıyor diyeceklerime. Ya da elim gitmiyor işte. Fakat şimdi burada kendi yerimde açıkça döküyorum içimi. Bir yoruma sığamayacak kadar çok ve bir maile gizlenip diğer maillerin arasında kaybolmasına göz yumamayacağım şeyleri buraya dökmem bu yüzden. Belki mektup olarak saklamak istersin diye kağıda da dökebilirim. Mektupları severim çünkü.
Bazı zamanlar iyi dileklerimi sunmaktan öyle aciz oluyorum ki nedenini anlayamıyorum. Sahi neden? Bu yüzden nasıl olur da tebriklerimi sunmamış olduğuma şaşırma.
İstediğin bütün iyi dilekler benden sana gelsin Sazan'ım. Ne ben tek tek sıralayayım, ne de sen tek tek dile. İstedikçe gelsin iyi dileklerim sana.
Ve son olarak,
İnsan balıklama dalmalı içine hayatın
Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına
Salya sümük oldun mu? Sanırım ben oldum. Çok pis.
Seni seven Azura'n!
Aslında buraya yazıp yazmamak arasında ikilemde kalmıştım fakat gördüğün gibi yazımı okuyorsun. Sen bu yazımı okurken ben.. Hmm.. Ben o sırada Allah bilir ne yapıyor olacağım. Kader, kısmet, hayat. Bilirsin işte. Her neyse, ciddiyetimi geri çağırıp, biraz salya sümük olmana sebep verecek birkaç özel cümleler bulmaya gidiyorum.
...
Terbiyesiz Ciddiyetim benimle pazarlığa girişti, tekme tokat girişip çirkefleyim dedim ama bunun bir hanıma yakışmayacağı sesi o anda beynimin en derin yerlerinden kulaklarıma kadar geldi ve bu tutumda bulunmaktan kıl payı kurtuldum ve en asil yürüyüşümü yapıp geri döndüm. Ama bilmeni isterim ki çok edepsiz bu Ciddiyet. Öyle böyle değil. Hiç hanım değil yani yakıştıramadım onun bu tutumuna. Daha da istemem onu. Terk-i diyar etmesini isteyeceğim. Sinirlendim. Kendim deneyeyim bakalım. Neyse
Güzel insan Sazan,
Senin hakkındaki düşüncelerimi, duygularımı aslında pekala biliyorsun, bu yüzden sana bunları burda tekrar anlatma gereği duymuyorum. Fakat yaşadığın bir şeyin sanırım seni mutlu ettiği kadar -aslında senin kadar mutlu olamam belki ama yine de- beni de mutlu ettiğini bilmeni istiyorum. Beklediğim fakat çok da ani bulduğum o kararı ilk duyduğumdaki tepkime ben bile şaşırmıştım. Evet, bir kıskançlık seline tutulduğumu fark ettim o an. Önceleri hep ilk çocuğa duyulan o ilginin zamanla yeni gelen kardeşe yoğunlaşması gibi bir kıskançlıktı benimkisi. Öyle ki, gerçek anlamda böyle bir kıskançlığı hiç yaşamamıştım, aksine kardeşim bu kıskançlık içinde olmuştu nedensizce. Sanırım küçük olmayı gururna yediremeyen bir kardeşim vardı. Neyse. Sanırım demek istediğim şeyi çok iyi anladın Sazan'ım. Sen ablamdın ve ben bu ablamın gidecek olmasına üzülmüştüm. Aslında gitmeyecektin, sadece mesafe uzayacaktı ve bu çok üzücü gelmişti bana. Fakat bu tutumdan çabuk silkeledim kendimi ve senin yaşayabileceğin o mutluğu ben de yaşamak istedim içimde. Çünkü gözlerinde görmüştüm bunu ve konuşurken, aslında nasıl da için sızlıyordu, yalvarıyordun sanki ve bu durum beni etkilemişti yaşadığım o şeyden sonra. Çünkü artık daha çok bilincindeydim bu işin ve senin daha bilmediğim ve gömmüş olduğun yüreğini sızlatan acılarının tekrar deşilmesinden korkmuştum. Fakat o saniyeler içinde sana dediğim şeyi de hatırlıyor musun? O zaman bana da hatırlat çünkü hatırlamıyorum, ne demiştim sana sahi? :) Hmm sanırım 'olmaz herhalde, yapmaz, bence yapmaz, inşallah iyi olur' muydu? Değil miydi? Neyse.
Sen yazarken, nazara gelmenden korktum ve keşke yazmasan dedim. Ama mutluluk paylaşıldıkça çoğalıyordu değil mi? Yazsın dedim sonra. Yazsın ve onca insanın güzel duasını alsın ve korunsun dedim. Ben sessizce takip etmeyi yeğliyorum seni. Çünkü bazen dilim varmıyor diyeceklerime. Ya da elim gitmiyor işte. Fakat şimdi burada kendi yerimde açıkça döküyorum içimi. Bir yoruma sığamayacak kadar çok ve bir maile gizlenip diğer maillerin arasında kaybolmasına göz yumamayacağım şeyleri buraya dökmem bu yüzden. Belki mektup olarak saklamak istersin diye kağıda da dökebilirim. Mektupları severim çünkü.
Bazı zamanlar iyi dileklerimi sunmaktan öyle aciz oluyorum ki nedenini anlayamıyorum. Sahi neden? Bu yüzden nasıl olur da tebriklerimi sunmamış olduğuma şaşırma.
İstediğin bütün iyi dilekler benden sana gelsin Sazan'ım. Ne ben tek tek sıralayayım, ne de sen tek tek dile. İstedikçe gelsin iyi dileklerim sana.
Ve son olarak,
İnsan balıklama dalmalı içine hayatın
Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına
Salya sümük oldun mu? Sanırım ben oldum. Çok pis.
Seni seven Azura'n!
'Sabah güneşi gibi olmanı isterdim. Her gün yeni bir umutla doğan, günümü aydınlatan, içimi ısıtan o taptaze sabah güneşi gibi olmanı.'
Açık pencereden usulca süzülen hafif bir rüzgar saçlarını uçuşturmuştu belli belirsiz. Omuzlarına dökülen bebek yumuşaklığında olan saçlarına hayranlıkla bakarak boynuna düşüşünu izlemişti. Güneş saçlarına akıyordu ve onların bir ipek gibi parıldamasını sağlıyordu. Belli belirsiz nefes alışlarını severdi onun. Bazen tedirginlikle gece uykusundan uyanır ve onun nefes alıp almadığından iyice emin olana dek uykusuna geri yatmazdı. Arada derin nefesler alıyordu işte o zaman anlıyordu bebek gibi uyuduğunu.
Saçları bebek gibi yumuşaktı, nefesi bebek gibi sessizdi, gözleri bebek gibi meraklıydı. Bazı geceler böyle düşünce içine girdiğinde onun koca bir bebek olma ihtimali ile yüzüne kocaman bir tebessüm konduruyordu. Hatta zaman zaman 'ah seni koca bebek' diye onu pek şımarttığı da oluyordu.
Sabahın o en güzel saatinde güneş yine ufaktan kendini gösteriyordu ve o bu geçmişi düşünerek uyanmıştı yine. Sıcak ışınlarını aynı yere yine veriyordu ve o her defasında anısını tazeliyordu.
Nerdeydi o koca bebek şimdi?
Ellerine ter basıyordu sürekli, sanki başka saçları okşayamamak adına.
Evine sinmiş kokusu da yok olmuştu artık. Anı olsun diye bıraktığı birkaç parça şey dışında ona dair birşey kalmamıştı.
Fakat nedensizce güçlüydü ve içine akıtmayı başarmıştı tüm gözyaşlarını. Bu yüzden etrafındakiler ona 'güçlü kadınsın ama kim olursa olsun bu kederden yıpranırdı fakat sen soğuk bir taş gibiydin her daim' şeklinde saçmaca bulduğu lafları işitmekten kurtulamamıştı. Onlar deştikçe yüreğindeki delik artıyordu fakat o kendini koyvermemeye kararalıydı. Çünkü giderken 'güçlü olmanı istiyorum' demişti. O da aynen bunu yapmaya çalışıyordu.
Ah, yok artık koca bebek, öyle ya toprak olmuştu.
Ona ait bırakmış olduğu en büyük anı ise bir kağıt parçasından ibaretti. Her gece titrek ellerine alıp okuduğu o kağıdın gün be gün sararmış oluşunu gördükçe zamanın ne kadar da çok ve çabuk geçtiğinin bir kanıtıydı. Zamanında yaşamış oldukları bir kederden kurtarmıştı onları bu kağıt parçası. İşte her gece bu kağıt parçasında yazan 2 cümleyi okuyup gecenin karanlığında uykusuna dalıyordu yanında hala onu hayal ederek. Yine sabah olacaktı ve aynı şeyler yine tekrarlanacaktı.
Güneş yüzüne vuracaktı ve rüzgar usulca saçlarını okşayacaktı saçları oynaşacak ve o bu saçları okşayacaktı. O uyanacak ve bebek gözlerle ona bakacaktı, tebessümü yüzünü aydınlatacak ve yavaşça mahmurluğu kalkacaktı o zaman da ona sarılacak ve '5 dakika daha' diyerek mızmızlık yapacaktı.
Yine böyle bir günün hayali içinde okuduğu kağıdı komidinin üzerine bıraktı ve usulca kendini uykunun kollarına bıraktı.
'Sabah güneşi gibi olmanı isterdim. Her gün yeni bir umutla doğan, günümü aydınlatan, içimi ısıtan o taptaze sabah güneşi gibi olmanı.'
Açık pencereden usulca süzülen hafif bir rüzgar saçlarını uçuşturmuştu belli belirsiz. Omuzlarına dökülen bebek yumuşaklığında olan saçlarına hayranlıkla bakarak boynuna düşüşünu izlemişti. Güneş saçlarına akıyordu ve onların bir ipek gibi parıldamasını sağlıyordu. Belli belirsiz nefes alışlarını severdi onun. Bazen tedirginlikle gece uykusundan uyanır ve onun nefes alıp almadığından iyice emin olana dek uykusuna geri yatmazdı. Arada derin nefesler alıyordu işte o zaman anlıyordu bebek gibi uyuduğunu.
Saçları bebek gibi yumuşaktı, nefesi bebek gibi sessizdi, gözleri bebek gibi meraklıydı. Bazı geceler böyle düşünce içine girdiğinde onun koca bir bebek olma ihtimali ile yüzüne kocaman bir tebessüm konduruyordu. Hatta zaman zaman 'ah seni koca bebek' diye onu pek şımarttığı da oluyordu.
Sabahın o en güzel saatinde güneş yine ufaktan kendini gösteriyordu ve o bu geçmişi düşünerek uyanmıştı yine. Sıcak ışınlarını aynı yere yine veriyordu ve o her defasında anısını tazeliyordu.
Nerdeydi o koca bebek şimdi?
Ellerine ter basıyordu sürekli, sanki başka saçları okşayamamak adına.
Evine sinmiş kokusu da yok olmuştu artık. Anı olsun diye bıraktığı birkaç parça şey dışında ona dair birşey kalmamıştı.
Fakat nedensizce güçlüydü ve içine akıtmayı başarmıştı tüm gözyaşlarını. Bu yüzden etrafındakiler ona 'güçlü kadınsın ama kim olursa olsun bu kederden yıpranırdı fakat sen soğuk bir taş gibiydin her daim' şeklinde saçmaca bulduğu lafları işitmekten kurtulamamıştı. Onlar deştikçe yüreğindeki delik artıyordu fakat o kendini koyvermemeye kararalıydı. Çünkü giderken 'güçlü olmanı istiyorum' demişti. O da aynen bunu yapmaya çalışıyordu.
Ah, yok artık koca bebek, öyle ya toprak olmuştu.
Ona ait bırakmış olduğu en büyük anı ise bir kağıt parçasından ibaretti. Her gece titrek ellerine alıp okuduğu o kağıdın gün be gün sararmış oluşunu gördükçe zamanın ne kadar da çok ve çabuk geçtiğinin bir kanıtıydı. Zamanında yaşamış oldukları bir kederden kurtarmıştı onları bu kağıt parçası. İşte her gece bu kağıt parçasında yazan 2 cümleyi okuyup gecenin karanlığında uykusuna dalıyordu yanında hala onu hayal ederek. Yine sabah olacaktı ve aynı şeyler yine tekrarlanacaktı.
Güneş yüzüne vuracaktı ve rüzgar usulca saçlarını okşayacaktı saçları oynaşacak ve o bu saçları okşayacaktı. O uyanacak ve bebek gözlerle ona bakacaktı, tebessümü yüzünü aydınlatacak ve yavaşça mahmurluğu kalkacaktı o zaman da ona sarılacak ve '5 dakika daha' diyerek mızmızlık yapacaktı.
Yine böyle bir günün hayali içinde okuduğu kağıdı komidinin üzerine bıraktı ve usulca kendini uykunun kollarına bıraktı.
'Sabah güneşi gibi olmanı isterdim. Her gün yeni bir umutla doğan, günümü aydınlatan, içimi ısıtan o taptaze sabah güneşi gibi olmanı.'
2 Haziran 2011 Perşembe
Yaşamın Ucuna Yolculuk
Yaşamın daha doğrusu yaşamın ortasında, tüm özlemlerimin doyumsuz kaldığını nasıl da algılıyorum. Ama artık yorulmaksızın aramak yok. Aranan yaşantılar arandı. Yaşandı. Bir kısmı gömüldü. Yeniden toprak oldu. Canlılıklarını duyduğum, canlılıklarını birlikte bölüştüğüm birtakım insanlar gitti. Onlar adına, onları da özlemek, onlar için... özlemek, onlar için de sevmek. İnsan yaşamının mutlak en önemli olgusu sevilen bir insanı özlemek, istemek. Onun yanındayken de özlemek, istemek. Oysa yaşam genellikle insanın bir başına kalması. Uykuda. Uykuyu araken. Derin uykuların ötesinde bile zaman zaman düşünde sezinlemiyor mu insan bir başınalığın çaresizliğini?
Yollarda. Okurken. Pencereden caddelere bakarken. Giyinirken. Soyunurken. Herhangi bir kahvenin içinde oturan insanlara gelişigüzel bakarken. Hiç bir şey aramazken. Herhangi bir kahvede oturan insanları görmezken, başka olgular düşünürken. Yosun kokusunu yeniden duymaya çalışırken, bir kavşakta karşıdan karşıya geçerken, arabalar dünyasında yaşadığını son anda algılarken, büyük bir bulvarın tüm kahvelerinde oturanlardan hiç birini tanımazken, bir mağazadan gelişigüzel yiyecek seçerken, ya da bir satıcıdan herhangi bir malı isterken, aynı anda özlem ve yalnızlıkları düşünürken, gidenleri, gelenleri, bölünenleri, ölenleri, doğanları, büyüyenleri, yaşamak isteyenleri, yaşamak istemeyenleri özlerken, severken, sevilirken, sevişirken, hep yalnız değil miyiz?
Tezer ÖZLÜ
Yollarda. Okurken. Pencereden caddelere bakarken. Giyinirken. Soyunurken. Herhangi bir kahvenin içinde oturan insanlara gelişigüzel bakarken. Hiç bir şey aramazken. Herhangi bir kahvede oturan insanları görmezken, başka olgular düşünürken. Yosun kokusunu yeniden duymaya çalışırken, bir kavşakta karşıdan karşıya geçerken, arabalar dünyasında yaşadığını son anda algılarken, büyük bir bulvarın tüm kahvelerinde oturanlardan hiç birini tanımazken, bir mağazadan gelişigüzel yiyecek seçerken, ya da bir satıcıdan herhangi bir malı isterken, aynı anda özlem ve yalnızlıkları düşünürken, gidenleri, gelenleri, bölünenleri, ölenleri, doğanları, büyüyenleri, yaşamak isteyenleri, yaşamak istemeyenleri özlerken, severken, sevilirken, sevişirken, hep yalnız değil miyiz?
Tezer ÖZLÜ
30 Mayıs 2011 Pazartesi
Bir hikaye
Dondurucu soğukta bir an önce evime varabilmek için
hızla yürürken, ayağımın ucun...da bir cüzdan gördüm..
Hemen aldım. Sahibini gösteren bir kimlik vardır diye
acele acele açtım.. İçinde üç dolar ve sararıp kat yerleri
yıpranmış eski bir zarftan başka birşey yoktu...
Sol üst köşede yalnızca gönderenin adresi, alıcı adresi
yerinde bir posta kutusu numarası vardı. Bir ipucu
bulabilmek belki biraz da merakımı giderebilmek için
zarfı açtım ve içindeki mektubu okumaya başladım.
Mektup, sol yanı çiçek resmiyle süslenmiş bir kağıda,
özenli bir el yazısıyla yazılmıştı ve "Sevgili Michael"
diye başlıyordu.. Ve "Annesi yasakladığı için
onu bir daha göremeyeceğini" anlatarak
devam ediyor.. "Ama sakın unutma, seni daima
seveceğim" diye bitiyor.. İmza.. Hannah!..
Elimde yalnızca, mektubu yazan kişiyle, mektubun
yazıldığı kişinin birinci adları vardı. Eve gider gitmez
hemen telefon idaresini aradım.Görevli kisi, kendisine
bildirdiğim adreste yaşayanların telefon numarasını
vermesinin yasalara aykırı olduğunu söyledi. Fakat
ısrarım karşısında: "Belki, size yardımcı olabilirim" dedi.
"Bu adreste bulunan numaraya telefon ederim ve onlar
Kabul ederlerse, sizi görüştürebilirim lütfen bekleyin.."
dedi. İki üç dakika sonra görevlinin sesi geldi..
"Bağlıyorum efendim." Telefonda, karşıdaki hanıma
"Hannah diye birini tanıyıp, tanımadığını" sordum.
"Bu evi, 30 yıl evvel, Hannah diye kızları olan bir aileden
aldık" dedi. "Peki yeni adreslerini biliyor musunuz?.."
"Hannah annesini bir huzurevine yatıracaktı. Oradan takip
ederseniz, belki adres bulursunuz.." deyip bana huzurevinin
adını verdi.. Hemen aradım.. Yaşlı anne yıllar önce ölmüş..
Ama kızına ait eski bir telefon numarası var. Belki ordan
bilirlermiş.. "Bunların hepsi aptalca aslında" dedim
kendi kendime.. İçinde sadece 3 dolar ve 60 yıl önce
yazılmış bir mektup bulunan cüzdanın sahibini aramak
için bunca zahmete ne gerek var ki.. Aradım numarayı..
Bir kadın "Şimdi Hannah'nın kendisi bir huzurevinde"
dedi ve numarayı verdi. Hemen orayı çevirdim.. Ses;
"Evet, Hannah burda yaşıyor" dedi.. Saat ona geliyordu
ama hemen yola çıktım, Hannah'yı görmek için..
Devasa bir binanın üçüncü katında şirin bir oda.. Gümüş
saçlı, sıcak tebessümlü bir yaşlı kadın.. Gözlerinin içi ışıl
ışıl ama.. Anlattım olanları.. Cüzdanı ve mektubu gösterip..
Derin bir iç çekti mektuba bakarken ve "Genç adam" dedi,
"Bu mektup, Michael ile son kontağımdı.. Onu öyle
seviyorum ki.. Sean Connery gibi yakışıklıydı.. Hani şu
meşhur aktör.. Ama ben 16 yaşındaydım.. Çok küçüğüm
diye annem kesinlikle izin vermedi.." Derin bir nefes daha..
"Michael Goldstein harika bir insandı. Eğer bulabilirseniz
ona söyleyin lütfen.. Onu hep düşündüm.. Hep.." Bir ufak
sessizlik.. Bir derin nefes daha.. "Ve onu hep sevdim.."
İki damla yaş damladı elindeki mektuba, ıslanan gözlerden..
"Ve hiç evlenmedim.. Michael gibi birisini bulamadım ki.."
Hannah'ya teşekkür edip odadan çıktım.
Binadan çıkarken danışmada beni karşılayan kız
"Hannah Hanım yardımcı olabildi mi size" dedi.." Hiç
değilse bunun sahibinin soyadını öğrendim" dedim..
Cüzdanı elimde sallayarak.. O sırada yanımda dikilip duran
hademe bağırdı.. "Hey baksana.. Bu Bay Michael'ın
cüzdanı.. Üzerindeki bu kırmızı şeritten onu nerde
görsem tanırım.. Cüzdanını hep kaybederdi zaten..
Üç kere ben buldum, koridorlarda..
"Michael sekizinci katta yaşıyordu.. Ok gibi fırladım
tekrar asansöre. Michael yatmamıştı. Okuma odasında
kitap okuyordu. Hemşire beni ve elimdeki cüzdanı gösterdi.
Michael elini arka cebine attı, hızla.. Sonra sevinçle "Evet
bu benim cüzdanım" dedi. "Öğleden sonraki yürüyüş
sırasında kaybetmiş olmalıyım. Size teşekkür borçluyum."
"Hiçbirşey borçlu değilsiniz" dedim. "Ama özür dilerim.
İpucu bulmak için açtım ve içindeki mektubu okudum."
"Mektubu mu okudun?" "Sadece okumakla kalmadım.
Hannah'yı da buldum.." "Buldun mu? Nerde? İyi mi?
Hala eskisi gibi güzel mi. Söyle, lütfen söyle.."
"Çok iyi.. Hem de harika" dedim, yavaşça.. "Bana onun
telefon numarasını ver. Yarın onu hemen arayacağım."
Elime sımsıkı sarıldı.. "O benim tek aşkımdı.. Onu
öyle sevdim ki, asla evlenmedim.. Çünkü bu mektup
geldiğinde hayatım, anlamsal olarak bitmişti."
"Bay Goldstein" dedim.. "Gelin benimle.."
Asansörle üçüncü kata indik.. Odanın kapısı açıktı.
Hannah sırtı kapıya dönük televizyon izliyordu..
Hemşire ona yaklaştı, omzuna dokundu.. "Hannah"
dedi.. "Bu bay'ı tanıyor musun?" Gözlüklerini
ayarladı bir an baktı, tek kelime etmeden..
"Michael" dedi, Michael, kapıda, kısık sesle..
"Hannah.. Ben Michael.. Beni tanıdın mı?.."
"Michael" diye yutkundu Hannah. "İnanmıyorum..
Bu sensin. Benim Michael'ım." Michael
Hannah'ya doğru yürüdü yavaşça. Sarıldılar.
Hemşire yanıma geldiğinde onun da gözleri yaşlıydı..
"Gördün mü, bak?" dedim "Yaşamda, yaşanması
gereken herşey, er ya da geç, birgün kesinlikle yaşanacaktır."
***
Üç hafta sonra beni huzurevinden aradılar.
Pazar günü bir nikah vardı.. Gelebilir miydim?
Harika bir nikah töreni idi. Hannah ve Michael
beni nikah şahidi yaptılar üstelik. Hannah açık
bej elbisesi içinde çok güzeldi. Michael de
lacivert takımı içinde hala çok yakışıklı.
Bir nikah tanığı olarak söylüyorum bu gözlemlerim.
Aşklarını onsekiz yaşın heyecanı ve duygusuyla yaşayan
76 yaşındaki gelin ile 79 yaşındaki damadın nikahında
keşke siz de bulunsaydınız… Altmış yıl önce bittiği
sanılan bir aşk öyküsünün, altmış yıl sonra, kaldığı
yerden nasıl filizlendiğine siz de tanık olacaktınız.
Mektup güzel şey. 1 tane olması bile yeter. Ama..Neyse..Öyle işte. Güzel hikaye.
Dipçiknot. Yazıyı olduğu gibi kopyaladım kusura bakmayın, düzenlemekle uğraşasım gelmedi. Sonuç olarak okunabilmesi önemli.
hızla yürürken, ayağımın ucun...da bir cüzdan gördüm..
Hemen aldım. Sahibini gösteren bir kimlik vardır diye
acele acele açtım.. İçinde üç dolar ve sararıp kat yerleri
yıpranmış eski bir zarftan başka birşey yoktu...
Sol üst köşede yalnızca gönderenin adresi, alıcı adresi
yerinde bir posta kutusu numarası vardı. Bir ipucu
bulabilmek belki biraz da merakımı giderebilmek için
zarfı açtım ve içindeki mektubu okumaya başladım.
Mektup, sol yanı çiçek resmiyle süslenmiş bir kağıda,
özenli bir el yazısıyla yazılmıştı ve "Sevgili Michael"
diye başlıyordu.. Ve "Annesi yasakladığı için
onu bir daha göremeyeceğini" anlatarak
devam ediyor.. "Ama sakın unutma, seni daima
seveceğim" diye bitiyor.. İmza.. Hannah!..
Elimde yalnızca, mektubu yazan kişiyle, mektubun
yazıldığı kişinin birinci adları vardı. Eve gider gitmez
hemen telefon idaresini aradım.Görevli kisi, kendisine
bildirdiğim adreste yaşayanların telefon numarasını
vermesinin yasalara aykırı olduğunu söyledi. Fakat
ısrarım karşısında: "Belki, size yardımcı olabilirim" dedi.
"Bu adreste bulunan numaraya telefon ederim ve onlar
Kabul ederlerse, sizi görüştürebilirim lütfen bekleyin.."
dedi. İki üç dakika sonra görevlinin sesi geldi..
"Bağlıyorum efendim." Telefonda, karşıdaki hanıma
"Hannah diye birini tanıyıp, tanımadığını" sordum.
"Bu evi, 30 yıl evvel, Hannah diye kızları olan bir aileden
aldık" dedi. "Peki yeni adreslerini biliyor musunuz?.."
"Hannah annesini bir huzurevine yatıracaktı. Oradan takip
ederseniz, belki adres bulursunuz.." deyip bana huzurevinin
adını verdi.. Hemen aradım.. Yaşlı anne yıllar önce ölmüş..
Ama kızına ait eski bir telefon numarası var. Belki ordan
bilirlermiş.. "Bunların hepsi aptalca aslında" dedim
kendi kendime.. İçinde sadece 3 dolar ve 60 yıl önce
yazılmış bir mektup bulunan cüzdanın sahibini aramak
için bunca zahmete ne gerek var ki.. Aradım numarayı..
Bir kadın "Şimdi Hannah'nın kendisi bir huzurevinde"
dedi ve numarayı verdi. Hemen orayı çevirdim.. Ses;
"Evet, Hannah burda yaşıyor" dedi.. Saat ona geliyordu
ama hemen yola çıktım, Hannah'yı görmek için..
Devasa bir binanın üçüncü katında şirin bir oda.. Gümüş
saçlı, sıcak tebessümlü bir yaşlı kadın.. Gözlerinin içi ışıl
ışıl ama.. Anlattım olanları.. Cüzdanı ve mektubu gösterip..
Derin bir iç çekti mektuba bakarken ve "Genç adam" dedi,
"Bu mektup, Michael ile son kontağımdı.. Onu öyle
seviyorum ki.. Sean Connery gibi yakışıklıydı.. Hani şu
meşhur aktör.. Ama ben 16 yaşındaydım.. Çok küçüğüm
diye annem kesinlikle izin vermedi.." Derin bir nefes daha..
"Michael Goldstein harika bir insandı. Eğer bulabilirseniz
ona söyleyin lütfen.. Onu hep düşündüm.. Hep.." Bir ufak
sessizlik.. Bir derin nefes daha.. "Ve onu hep sevdim.."
İki damla yaş damladı elindeki mektuba, ıslanan gözlerden..
"Ve hiç evlenmedim.. Michael gibi birisini bulamadım ki.."
Hannah'ya teşekkür edip odadan çıktım.
Binadan çıkarken danışmada beni karşılayan kız
"Hannah Hanım yardımcı olabildi mi size" dedi.." Hiç
değilse bunun sahibinin soyadını öğrendim" dedim..
Cüzdanı elimde sallayarak.. O sırada yanımda dikilip duran
hademe bağırdı.. "Hey baksana.. Bu Bay Michael'ın
cüzdanı.. Üzerindeki bu kırmızı şeritten onu nerde
görsem tanırım.. Cüzdanını hep kaybederdi zaten..
Üç kere ben buldum, koridorlarda..
"Michael sekizinci katta yaşıyordu.. Ok gibi fırladım
tekrar asansöre. Michael yatmamıştı. Okuma odasında
kitap okuyordu. Hemşire beni ve elimdeki cüzdanı gösterdi.
Michael elini arka cebine attı, hızla.. Sonra sevinçle "Evet
bu benim cüzdanım" dedi. "Öğleden sonraki yürüyüş
sırasında kaybetmiş olmalıyım. Size teşekkür borçluyum."
"Hiçbirşey borçlu değilsiniz" dedim. "Ama özür dilerim.
İpucu bulmak için açtım ve içindeki mektubu okudum."
"Mektubu mu okudun?" "Sadece okumakla kalmadım.
Hannah'yı da buldum.." "Buldun mu? Nerde? İyi mi?
Hala eskisi gibi güzel mi. Söyle, lütfen söyle.."
"Çok iyi.. Hem de harika" dedim, yavaşça.. "Bana onun
telefon numarasını ver. Yarın onu hemen arayacağım."
Elime sımsıkı sarıldı.. "O benim tek aşkımdı.. Onu
öyle sevdim ki, asla evlenmedim.. Çünkü bu mektup
geldiğinde hayatım, anlamsal olarak bitmişti."
"Bay Goldstein" dedim.. "Gelin benimle.."
Asansörle üçüncü kata indik.. Odanın kapısı açıktı.
Hannah sırtı kapıya dönük televizyon izliyordu..
Hemşire ona yaklaştı, omzuna dokundu.. "Hannah"
dedi.. "Bu bay'ı tanıyor musun?" Gözlüklerini
ayarladı bir an baktı, tek kelime etmeden..
"Michael" dedi, Michael, kapıda, kısık sesle..
"Hannah.. Ben Michael.. Beni tanıdın mı?.."
"Michael" diye yutkundu Hannah. "İnanmıyorum..
Bu sensin. Benim Michael'ım." Michael
Hannah'ya doğru yürüdü yavaşça. Sarıldılar.
Hemşire yanıma geldiğinde onun da gözleri yaşlıydı..
"Gördün mü, bak?" dedim "Yaşamda, yaşanması
gereken herşey, er ya da geç, birgün kesinlikle yaşanacaktır."
***
Üç hafta sonra beni huzurevinden aradılar.
Pazar günü bir nikah vardı.. Gelebilir miydim?
Harika bir nikah töreni idi. Hannah ve Michael
beni nikah şahidi yaptılar üstelik. Hannah açık
bej elbisesi içinde çok güzeldi. Michael de
lacivert takımı içinde hala çok yakışıklı.
Bir nikah tanığı olarak söylüyorum bu gözlemlerim.
Aşklarını onsekiz yaşın heyecanı ve duygusuyla yaşayan
76 yaşındaki gelin ile 79 yaşındaki damadın nikahında
keşke siz de bulunsaydınız… Altmış yıl önce bittiği
sanılan bir aşk öyküsünün, altmış yıl sonra, kaldığı
yerden nasıl filizlendiğine siz de tanık olacaktınız.
Mektup güzel şey. 1 tane olması bile yeter. Ama..Neyse..Öyle işte. Güzel hikaye.
Dipçiknot. Yazıyı olduğu gibi kopyaladım kusura bakmayın, düzenlemekle uğraşasım gelmedi. Sonuç olarak okunabilmesi önemli.
22 Mayıs 2011 Pazar
Bana Sarılır mısın?
Gözler, tüm gerçekleri söyleyen ve baktığınızda acı ve mutluluğu görebileceğiniz, duyguların saklanmasının en zor olduğu yerdir. Hele ki bir kadının gözlerinde…
Zihnimin kabul ettiği tek gerçektir, mutlu ve mutsuz kadını gözlerindeki ışığın ele verdiği. Mümkün değildir ki sevgiye doymuş bir kadının gözlerinin içinin parlamaması, şevk ve heyecan dolu olmaması, enerjisi ve kahkahası ile gururla gezinmemesi. Ne acıdır ki, sevgiye hasret bir kadının gözlerinin feri sönmüştür. Bakışları donuk ve hissiz olabilecek kadar tepkisizdir. Tüm heyecan ve isteklerini yitirmiş, ertelemiş ve hatta unutmuştur. Amaçları da, kendi ben’i gibi kaybolmuştur. Sadece ve sadece yaşamın gereklerini yerine getirmek için hareket etmeye başlamıştır. Kırgın ve kırılgandır. Artık yıkılmış umutlarını bile hatırlamamaktadır.
Tek bir söz olmasa gerek ki, okuyacağımız alıntıya… Kendimize bile inkar edemediklerimiz, bir erkeğin hislerinden, ruhundan ve kalbinden kağıda dökülmüş.
Gerçeklerin tüm sızısı ile…
Yeryüzündeki birçok cümle içinde benim canımı en yakanlarından biri, bir kadından duyacağım şu kısa cümledir.
- Erkekler benden korkuyor.
Bunu duyduğumda, "yalnız bir kadınla" karşı karşıya olduğumu anlarım.
Mutsuz olduğunu da...
Son zamanlarda, beğendiği erkeklerden istediği cevapları alamadığını da...
Akşam çökerken, karlı dağların arasından ilerleyen adam ıssız bir yamaca dayanmış bir ev görür.
Eve yaklaştığında kapı açılır ve elinde tüfeğiyle, düşman bakışlı genç bir kadın belirir.
- Hemen git buradan, der, yoksa ateş ederim.
Adam yorgundur, açtır, uykusuzdur, yaralıdır.
Sadece o geceyi geçirecek bir yer aradığını, kötü bir niyeti olmadığını anlatmaya çalışır ama kadın hep aynı cümleyi tekrarlamaktadır.
- Hemen git buradan, yoksa ateş ederim.
Kadının kararlı olduğunu gören adam çaresizce arkasını dönüp yürümeye başlar. Kadın, ya adamın yıkılmak üzere olduğunu anlatan bitkin yürüyüşüne acıdığından ya da adamın gerçekten sığınmaktan başka bir niyeti olmadığını sezdiğinden arkasından seslenerek çağırır.
- Gel.
Adamı eve alır. İçerde bir de bebek vardır.
Yemek ısıtıp adama verir. Sonra ona, alet edevatın durduğu soğuk bir odada yer gösterir.
Adam o kadar yorgundur ki, bir yatağın olmamasına aldırmaz, yere bir battaniye serip yatar.
Biraz sonra kapısı açılır ve geceliğiyle kadın gözükür.
- İstersen, der, içerde yatabilirsin.
Adam eşyalarını toplayıp içeri girer, kadının yatak odasında ne yapacağını bilemeden ayakta durur.
Kadın, adama bakar,
- Yanıma yatıp, başka bir şey yapmadan bana sarılır mısın?
Adam kadının yanına yatar, kadına sarılır. O halde birlikte uyurlar.
Amerikan İç Savaşı'nda yaşanan dramları anlatan filmdeki birçok acı içinde galiba beni en çok etkileyen, kocası savaşa gittikten sonra o dağ başında yapayalnız yaşayan kadının o cümlesi oldu.
- Yanıma yatıp, başka bir şey yapmadan bana sarılır mısın?
Acaba kaç kadın, sadece bir sarılışı özlediği için aslında pek de istemediği sevişmelere razı olmuştur? Acaba kaç kere, sarılıştan sevişmeye, şefkatten şiddete çok geniş bir yelpazeye yayılmış olan tensel arzularının çeşitliliğini, sadece bir tek tensel arzu bilen erkeklere anlatamadıkları için, erkeklerin sevişme isteklerine evet deyip, o sevişme içinden kendi ihtiyaçlarını almışlardır?
Hem ruhları hem tenleri, duyguların ve dokunuşların binbir çeşidine açık ve duyarlı olan kadınlar hayatın içinde tek başlarına kaldıklarında, hissettikleri yalnızlık bir erkeğinkinden çok daha yoğun ve derin olur.
Erkeklerin duygu ve ten dünyası geniş bir çimenlik gibi dümdüz uzanırken onlarınki, içinde çiçeklerin, ağaçların, sarmaşıkların, çeşitli otların, bitkilerin büyüdüğü karmaşık bir bahçe gibi yayılır, bu bahçeye bir el değmediğinde yabanileşip vahşileşir, birçok duygu yeterince sulanmadığında solgunlaşır, sarmaşıklar zehirli bir telaşla etrafa yayılır.
İçlerinde gezdirdikleri o ıssız bahçelerden yükselen yabanyemişi kokularının keskinliğini, seslerinin hafifçe solduğunu, neşeli gülüşlerin altında bir hüznün ve asla itiraf edilmek istenmeyen bir ürkekliğin fısıltısının titreştiğini hissedersiniz.
Çalınmayan bir piyano gibi dururlar hayatın içinde, tuşlarının tozlanacağından, bir daha hiçbir zaman o eski parlak tınılarının duyulmayacağından endişe ederler.
Geceleyin, gün boyu hangi kimlikle dolaşıyorlarsa o kimlikten soyunup yalnız bir kadın olduklarında, yataklarına yorgunca otururlar.
Yatağın kenarında, yorganın altına girmeden önce bir an hayatlarını düşünürler.
Bir yerde bir hata yapmış olduklarına dair isimsiz ve nedensiz bir pişmanlık belirir içlerinde.
Bütün o ruhsal ve tensel istekleri onlara birer düşman gibi gözükür.
O istekleri zaman zaman inkar etmek isterler ama hiçbir zaman başarılı olamazlar.
Ve bazen, yalnızlıktan ürküp, asla yapmayacakları na inandıkları yanlışları yaparlar.
Yeryüzündeki birçok cümle içinde benim canımı en yakanlarından biri, bir kadından duyacağım şu kısa cümledir.
- Erkekler benden korkuyor.
Bunu duyduğumda, "yalnız bir kadınla" karşı karşıya olduğumu anlarım.
Mutsuz olduğunu da...
Son zamanlarda, beğendiği erkeklerden istediği cevapları alamadığını da...
Anlarım ki, telaşlı ve bu telaş yüzünden kendini üzecek hatalar yapıyor.
İstediğinde ona "sadece" sarılacak, istediğinde başkalarına hiçbir zaman gösteremeyeceği arzularının "karanlık" yanlarını onu hiç yargılamadan, aynı zevki alarak paylaşacak, istediğinde ona şiddetle istediğinde şefkatle dokunacak; onun kuşkularla çırpınan ruhunu bazen bakışlarıyla, bazen usul sesiyle yatıştıracak, duygularının ve teninin kat kat yükselen teraslarında onunla dolaşacak birini arayıp da bulamadığında...
İşte o zaman, telaşlı ve tedirgin ruhu, biraz hoşuna giden bir erkeği bütün isteklerini anlayıp paylaşacak biri olarak görecek, o erkeğin gerçek yüzünü duygular dünyasının büyülü çanağında kendi istediği yüze çevirecektir ve, hemen ona doğru koşacaktır.
Erkek ise, onun kendisini nasıl gördüğünü hiç anlamayacaktır.
Onun kendisinden ne istediğini de...
Kendisine yaklaşmak, yakınlaşmak isteyen kadına, zihninin tek penceresinden bakacak, onun şefkat dolu bir sarılıştan dostça bir sohbete kadar yayılan geniş arzularını tek bir arzunun, tensel bir ihtirasın işareti olarak görecektir.
Karşılıklı acıklı bir yanılgı yaşayacaklardır.
Tuhaf bir çarpılmayla, hayatta belki de en çok sevdiği şey olan kadın vücudunu binlerce yıllık alışkanlıklarla zihninin ele geçmez derinliklerinde "günahkarlık ve ayıp"la bir tutan erkek, kendisini beğenen kadının isteklerini küçümseyecektir.
Kendisine bütün arzuları ve sıcaklığıyla gelen kadını yalnızca vücudundan tutacak, onun ruhuna ve duygularına hiç aldırmayacak, kendi erkekliğinin çekiciliğine hayran kalırken kendisini beğenen kadının zekasını da, ayrıcalıklı özelliklerini de pek fark etmeyecektir.
Her zaman olmasa da genellikle telaşlı "yalnız kadınlarla" erkekler arasındaki oyun böyle oynanacaktır.
Kadın, ilk sevişmeden sonra telefon neden çalınmıyor diye kuruntular içinde kendi kendini yerken, erkek iyice doymuş egosuyla mutlu bir gergedan yavrusu gibi bir ağacın dibinde uykuya çekilecektir.
Kadın beğenilmediğini sanacak, kadınlığının, çekiciliğinin, zekasının yetersiz olduğu kaygısına kapılacaktır.
Ağacın altında mutlu uykusuna yatmış gergedan yavrusunun başına gidecek, "Sen beni tam anlayamadın, ben aslında çok zeki, çekici bir kadınım" diye anlatmaya başlayacaktır.
Erkek bunu da anlamayacaktır.
O, kadının gene aynı istekle geldiğini düşünecektir.
Bir keman virtüözüyle bir sağırın ilişkisine dönüşecektir ilişkileri, kadın kemanının bütün seslerini duyurmak için uğraşacak ama bu sesler erkeğin içine ulaşmayacaktır.
Kadının telaşı bundan sonra daha da artacaktır.
Birçok güzel, başarılı, ünlü kadının hiç beklenilmeyen skandalların, kendisini utandıracak olayların parçası olmasında, sanırım, onun "kötü bir kadın" olmasından çok "yalnız bir kadın" olmasının payı vardır.
Belki de sadece, "Yanıma uzanıp, başka bir şey yapmadan bana sarılır mısın" demek istemiş, çok özlediği bir sarılış karşılığında beklenmedik maceraların parçası haline gelmiştir.
Yalnız kadın olmak zordur.
Ruhundan, teninden, vücudundan yayılan bir istekler senfonisinin hiç duyulmaması, bütün bu seslerin bir dinleyicisi olmaması, onu bomboş bir salonda konser veren büyük bir orkestra gibi kederlendirir.
Üstelik erkekler, onun incelikli arzularının, özlemlerinin farkında bile değildirler.
Onun bir başka insanın belki de sadece sıcaklığını hissedebilmek için attığı adımlara küçümseyerek bakarlar.
O kadınların birçoğu, böyle bir küçümsenmenin hedefi olmamak için hayatın içinde ya olduğundan çok soğuk, ya olduğundan çok daha saldırgan ve alaycı yaşamak zorunda kalır.
Yalnızlık, gittikçe derine işleyen bir pas gibi kimliklerini kemirir, onları başkalaştırır.
Onların bütün varlıklarından yükselen senfonilerini duymaz kimse.
Seslerine kulak verenler de genellikle o seslerin arasından sadece bir tanesini duyarlar. Bu, korkutur onları. "Yalnız bir kadın" olmak, yalnızlığın kendisinden bile daha ürkütücü hale gelir.
Halbuki, birçok güçlü isteğin içinde belki de en çok istedikleri, söylemeyi en çok arzuladıkları, o basit cümlede gizlidir.
- Yanıma yatıp, başka hiçbir şey yapmadan bana sarılır mısın?
Zihnimin kabul ettiği tek gerçektir, mutlu ve mutsuz kadını gözlerindeki ışığın ele verdiği. Mümkün değildir ki sevgiye doymuş bir kadının gözlerinin içinin parlamaması, şevk ve heyecan dolu olmaması, enerjisi ve kahkahası ile gururla gezinmemesi. Ne acıdır ki, sevgiye hasret bir kadının gözlerinin feri sönmüştür. Bakışları donuk ve hissiz olabilecek kadar tepkisizdir. Tüm heyecan ve isteklerini yitirmiş, ertelemiş ve hatta unutmuştur. Amaçları da, kendi ben’i gibi kaybolmuştur. Sadece ve sadece yaşamın gereklerini yerine getirmek için hareket etmeye başlamıştır. Kırgın ve kırılgandır. Artık yıkılmış umutlarını bile hatırlamamaktadır.
Tek bir söz olmasa gerek ki, okuyacağımız alıntıya… Kendimize bile inkar edemediklerimiz, bir erkeğin hislerinden, ruhundan ve kalbinden kağıda dökülmüş.
Gerçeklerin tüm sızısı ile…
Yeryüzündeki birçok cümle içinde benim canımı en yakanlarından biri, bir kadından duyacağım şu kısa cümledir.
- Erkekler benden korkuyor.
Bunu duyduğumda, "yalnız bir kadınla" karşı karşıya olduğumu anlarım.
Mutsuz olduğunu da...
Son zamanlarda, beğendiği erkeklerden istediği cevapları alamadığını da...
Akşam çökerken, karlı dağların arasından ilerleyen adam ıssız bir yamaca dayanmış bir ev görür.
Eve yaklaştığında kapı açılır ve elinde tüfeğiyle, düşman bakışlı genç bir kadın belirir.
- Hemen git buradan, der, yoksa ateş ederim.
Adam yorgundur, açtır, uykusuzdur, yaralıdır.
Sadece o geceyi geçirecek bir yer aradığını, kötü bir niyeti olmadığını anlatmaya çalışır ama kadın hep aynı cümleyi tekrarlamaktadır.
- Hemen git buradan, yoksa ateş ederim.
Kadının kararlı olduğunu gören adam çaresizce arkasını dönüp yürümeye başlar. Kadın, ya adamın yıkılmak üzere olduğunu anlatan bitkin yürüyüşüne acıdığından ya da adamın gerçekten sığınmaktan başka bir niyeti olmadığını sezdiğinden arkasından seslenerek çağırır.
- Gel.
Adamı eve alır. İçerde bir de bebek vardır.
Yemek ısıtıp adama verir. Sonra ona, alet edevatın durduğu soğuk bir odada yer gösterir.
Adam o kadar yorgundur ki, bir yatağın olmamasına aldırmaz, yere bir battaniye serip yatar.
Biraz sonra kapısı açılır ve geceliğiyle kadın gözükür.
- İstersen, der, içerde yatabilirsin.
Adam eşyalarını toplayıp içeri girer, kadının yatak odasında ne yapacağını bilemeden ayakta durur.
Kadın, adama bakar,
- Yanıma yatıp, başka bir şey yapmadan bana sarılır mısın?
Adam kadının yanına yatar, kadına sarılır. O halde birlikte uyurlar.
Amerikan İç Savaşı'nda yaşanan dramları anlatan filmdeki birçok acı içinde galiba beni en çok etkileyen, kocası savaşa gittikten sonra o dağ başında yapayalnız yaşayan kadının o cümlesi oldu.
- Yanıma yatıp, başka bir şey yapmadan bana sarılır mısın?
Acaba kaç kadın, sadece bir sarılışı özlediği için aslında pek de istemediği sevişmelere razı olmuştur? Acaba kaç kere, sarılıştan sevişmeye, şefkatten şiddete çok geniş bir yelpazeye yayılmış olan tensel arzularının çeşitliliğini, sadece bir tek tensel arzu bilen erkeklere anlatamadıkları için, erkeklerin sevişme isteklerine evet deyip, o sevişme içinden kendi ihtiyaçlarını almışlardır?
Hem ruhları hem tenleri, duyguların ve dokunuşların binbir çeşidine açık ve duyarlı olan kadınlar hayatın içinde tek başlarına kaldıklarında, hissettikleri yalnızlık bir erkeğinkinden çok daha yoğun ve derin olur.
Erkeklerin duygu ve ten dünyası geniş bir çimenlik gibi dümdüz uzanırken onlarınki, içinde çiçeklerin, ağaçların, sarmaşıkların, çeşitli otların, bitkilerin büyüdüğü karmaşık bir bahçe gibi yayılır, bu bahçeye bir el değmediğinde yabanileşip vahşileşir, birçok duygu yeterince sulanmadığında solgunlaşır, sarmaşıklar zehirli bir telaşla etrafa yayılır.
İçlerinde gezdirdikleri o ıssız bahçelerden yükselen yabanyemişi kokularının keskinliğini, seslerinin hafifçe solduğunu, neşeli gülüşlerin altında bir hüznün ve asla itiraf edilmek istenmeyen bir ürkekliğin fısıltısının titreştiğini hissedersiniz.
Çalınmayan bir piyano gibi dururlar hayatın içinde, tuşlarının tozlanacağından, bir daha hiçbir zaman o eski parlak tınılarının duyulmayacağından endişe ederler.
Geceleyin, gün boyu hangi kimlikle dolaşıyorlarsa o kimlikten soyunup yalnız bir kadın olduklarında, yataklarına yorgunca otururlar.
Yatağın kenarında, yorganın altına girmeden önce bir an hayatlarını düşünürler.
Bir yerde bir hata yapmış olduklarına dair isimsiz ve nedensiz bir pişmanlık belirir içlerinde.
Bütün o ruhsal ve tensel istekleri onlara birer düşman gibi gözükür.
O istekleri zaman zaman inkar etmek isterler ama hiçbir zaman başarılı olamazlar.
Ve bazen, yalnızlıktan ürküp, asla yapmayacakları na inandıkları yanlışları yaparlar.
Yeryüzündeki birçok cümle içinde benim canımı en yakanlarından biri, bir kadından duyacağım şu kısa cümledir.
- Erkekler benden korkuyor.
Bunu duyduğumda, "yalnız bir kadınla" karşı karşıya olduğumu anlarım.
Mutsuz olduğunu da...
Son zamanlarda, beğendiği erkeklerden istediği cevapları alamadığını da...
Anlarım ki, telaşlı ve bu telaş yüzünden kendini üzecek hatalar yapıyor.
İstediğinde ona "sadece" sarılacak, istediğinde başkalarına hiçbir zaman gösteremeyeceği arzularının "karanlık" yanlarını onu hiç yargılamadan, aynı zevki alarak paylaşacak, istediğinde ona şiddetle istediğinde şefkatle dokunacak; onun kuşkularla çırpınan ruhunu bazen bakışlarıyla, bazen usul sesiyle yatıştıracak, duygularının ve teninin kat kat yükselen teraslarında onunla dolaşacak birini arayıp da bulamadığında...
İşte o zaman, telaşlı ve tedirgin ruhu, biraz hoşuna giden bir erkeği bütün isteklerini anlayıp paylaşacak biri olarak görecek, o erkeğin gerçek yüzünü duygular dünyasının büyülü çanağında kendi istediği yüze çevirecektir ve, hemen ona doğru koşacaktır.
Erkek ise, onun kendisini nasıl gördüğünü hiç anlamayacaktır.
Onun kendisinden ne istediğini de...
Kendisine yaklaşmak, yakınlaşmak isteyen kadına, zihninin tek penceresinden bakacak, onun şefkat dolu bir sarılıştan dostça bir sohbete kadar yayılan geniş arzularını tek bir arzunun, tensel bir ihtirasın işareti olarak görecektir.
Karşılıklı acıklı bir yanılgı yaşayacaklardır.
Tuhaf bir çarpılmayla, hayatta belki de en çok sevdiği şey olan kadın vücudunu binlerce yıllık alışkanlıklarla zihninin ele geçmez derinliklerinde "günahkarlık ve ayıp"la bir tutan erkek, kendisini beğenen kadının isteklerini küçümseyecektir.
Kendisine bütün arzuları ve sıcaklığıyla gelen kadını yalnızca vücudundan tutacak, onun ruhuna ve duygularına hiç aldırmayacak, kendi erkekliğinin çekiciliğine hayran kalırken kendisini beğenen kadının zekasını da, ayrıcalıklı özelliklerini de pek fark etmeyecektir.
Her zaman olmasa da genellikle telaşlı "yalnız kadınlarla" erkekler arasındaki oyun böyle oynanacaktır.
Kadın, ilk sevişmeden sonra telefon neden çalınmıyor diye kuruntular içinde kendi kendini yerken, erkek iyice doymuş egosuyla mutlu bir gergedan yavrusu gibi bir ağacın dibinde uykuya çekilecektir.
Kadın beğenilmediğini sanacak, kadınlığının, çekiciliğinin, zekasının yetersiz olduğu kaygısına kapılacaktır.
Ağacın altında mutlu uykusuna yatmış gergedan yavrusunun başına gidecek, "Sen beni tam anlayamadın, ben aslında çok zeki, çekici bir kadınım" diye anlatmaya başlayacaktır.
Erkek bunu da anlamayacaktır.
O, kadının gene aynı istekle geldiğini düşünecektir.
Bir keman virtüözüyle bir sağırın ilişkisine dönüşecektir ilişkileri, kadın kemanının bütün seslerini duyurmak için uğraşacak ama bu sesler erkeğin içine ulaşmayacaktır.
Kadının telaşı bundan sonra daha da artacaktır.
Birçok güzel, başarılı, ünlü kadının hiç beklenilmeyen skandalların, kendisini utandıracak olayların parçası olmasında, sanırım, onun "kötü bir kadın" olmasından çok "yalnız bir kadın" olmasının payı vardır.
Belki de sadece, "Yanıma uzanıp, başka bir şey yapmadan bana sarılır mısın" demek istemiş, çok özlediği bir sarılış karşılığında beklenmedik maceraların parçası haline gelmiştir.
Yalnız kadın olmak zordur.
Ruhundan, teninden, vücudundan yayılan bir istekler senfonisinin hiç duyulmaması, bütün bu seslerin bir dinleyicisi olmaması, onu bomboş bir salonda konser veren büyük bir orkestra gibi kederlendirir.
Üstelik erkekler, onun incelikli arzularının, özlemlerinin farkında bile değildirler.
Onun bir başka insanın belki de sadece sıcaklığını hissedebilmek için attığı adımlara küçümseyerek bakarlar.
O kadınların birçoğu, böyle bir küçümsenmenin hedefi olmamak için hayatın içinde ya olduğundan çok soğuk, ya olduğundan çok daha saldırgan ve alaycı yaşamak zorunda kalır.
Yalnızlık, gittikçe derine işleyen bir pas gibi kimliklerini kemirir, onları başkalaştırır.
Onların bütün varlıklarından yükselen senfonilerini duymaz kimse.
Seslerine kulak verenler de genellikle o seslerin arasından sadece bir tanesini duyarlar. Bu, korkutur onları. "Yalnız bir kadın" olmak, yalnızlığın kendisinden bile daha ürkütücü hale gelir.
Halbuki, birçok güçlü isteğin içinde belki de en çok istedikleri, söylemeyi en çok arzuladıkları, o basit cümlede gizlidir.
- Yanıma yatıp, başka hiçbir şey yapmadan bana sarılır mısın?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






