Özlemiştim fazlasıyla.
Çocuklar kadar heyecanlanmıştım.
Olmuştu sonunda.
Çocuklar kadar mutluyduk.
Mutluluktan ölebilirim diye düşündüm.
Mutluluktan ağlayabilirdim.
Ne öldüm ne de ağladım ama mutluluğun zevkini yaşadım doyasıya.
Bir de üstüne atlayabilseydik.
Gömülebilseydik.
Kaysaydık.
Ama olsundu.
Olsun.
O da olsaydı bir de.
Onu gömüp öpseydim işte.
8 Ocak 2012 Pazar
Huzurlu uykuya yatacakken
Elif Şafak'ın Siyah Süt kitabında şöyle bir paragraf vardı;
"...Defterimi kaybettiğimi anladığım andan itibaren güçlü bir yazma, not alma isteği beliriyor içimde. Hayatı kendime zorlaştırmayı huy edinmiştim herhalde. Elimin altında kağıt olsa şu anda, yazmayacağım belki de. Ama yok ya, kıymete biniyor yazmak. Harıl harıl kağıt aramaya başlıyorum çantamda. Tüm gözleri boşaltıyorum ama arkası boş bir fatura parçası dahi yok yanımda.
Telaşım niye bilmiyorum. Bir şey var aklımda, onu kağıda dökmek istiyorum. Bir fikir var zihnimde..Ama ne? O fikrin ne olduğunu oturup yazana kadar bilemeyeceğim."
Bendeki durum tam da bu şekilde oluyor her seferinde. "Bense tam tersine" diyor aynı konuda Şafak. Hatırlamıyorum da bu konuda bir iki cümle yazıp yazmadığmı. Belki de göndermediğim yazıların içinde bahsi geçmiştir 3-5. Ama öyle işte. Bense tam tersine..
Oturup düşünmem yazacaklarımı, kurgusunu yapmam sadece yazma isteğim varsa o sırada mutlaka yazmam gerekir yoksa sonra yazarım demekle asla olmuyor bu iş. O not mutlaka alınmalı o kadar. Sonrası yok. O an var. Şimdi var.. Hayat gibi adeta. Şimdi olmazsa sana pislik yapar bu yazma isteği. Hep zamanında olmalı ya öyle işte.
Ben de tam mutlu ve huzurlu bir uykuya yatacakken odamı havalandırmak adına açtığım soğuk pencereden kafamı dışarı gösterdim. Yağmurun her damlası düştüğü yerlere çarparak sesini kulağıma çalarken tenimi de rüzgarın okşamalarına bırakmıştım. Şifayı kapma korkusuyla uzattığım başımla cama yaslanıp durdum kısa bir süre. Yağmuru dinleyip rüzgarı hissetmeye çalıştım.
Birden kapattığımı düşündüğüm bilgisayarıma geri dönüp dönmemek arasında kaldım. Bir şeyler yazmalıydım. Ama ne? Deftere mi yazsam ikilmini yaşarken üstüme sevdicek hırkasını atıp bilgisayarı yeniden açmaya karar verdim. Meğerse kapanmamış zaten bilgisayar sanki beni beklemiş gibi. İyi oldu beklemek zorunda kalmadım ağır ağır açılmasını.
Ne diyordum? Evet, pencere diyordum yağmur, rüzgar diyordum. Sevdicek diyordum..
O zaman al öpücüklerimi de sevdiceğe götür ey rüzgar. Yağmurla birlikte ıslata ıslata götür. Götür ki o iyi olsun. Savur delicesine hepsini. Onunkilerini de getir bana ey rüzgar. Bir öpücüğe hasret bu tenim.
Sevgimizi taşı. Öpücüklerimizi taşı. Koma bizi ulaştıramadığımız öpücüklerle. Sen ulaştır çılgıncasına birbirimize..
O kadar.
"...Defterimi kaybettiğimi anladığım andan itibaren güçlü bir yazma, not alma isteği beliriyor içimde. Hayatı kendime zorlaştırmayı huy edinmiştim herhalde. Elimin altında kağıt olsa şu anda, yazmayacağım belki de. Ama yok ya, kıymete biniyor yazmak. Harıl harıl kağıt aramaya başlıyorum çantamda. Tüm gözleri boşaltıyorum ama arkası boş bir fatura parçası dahi yok yanımda.
Telaşım niye bilmiyorum. Bir şey var aklımda, onu kağıda dökmek istiyorum. Bir fikir var zihnimde..Ama ne? O fikrin ne olduğunu oturup yazana kadar bilemeyeceğim."
Bendeki durum tam da bu şekilde oluyor her seferinde. "Bense tam tersine" diyor aynı konuda Şafak. Hatırlamıyorum da bu konuda bir iki cümle yazıp yazmadığmı. Belki de göndermediğim yazıların içinde bahsi geçmiştir 3-5. Ama öyle işte. Bense tam tersine..
Oturup düşünmem yazacaklarımı, kurgusunu yapmam sadece yazma isteğim varsa o sırada mutlaka yazmam gerekir yoksa sonra yazarım demekle asla olmuyor bu iş. O not mutlaka alınmalı o kadar. Sonrası yok. O an var. Şimdi var.. Hayat gibi adeta. Şimdi olmazsa sana pislik yapar bu yazma isteği. Hep zamanında olmalı ya öyle işte.
Ben de tam mutlu ve huzurlu bir uykuya yatacakken odamı havalandırmak adına açtığım soğuk pencereden kafamı dışarı gösterdim. Yağmurun her damlası düştüğü yerlere çarparak sesini kulağıma çalarken tenimi de rüzgarın okşamalarına bırakmıştım. Şifayı kapma korkusuyla uzattığım başımla cama yaslanıp durdum kısa bir süre. Yağmuru dinleyip rüzgarı hissetmeye çalıştım.
Birden kapattığımı düşündüğüm bilgisayarıma geri dönüp dönmemek arasında kaldım. Bir şeyler yazmalıydım. Ama ne? Deftere mi yazsam ikilmini yaşarken üstüme sevdicek hırkasını atıp bilgisayarı yeniden açmaya karar verdim. Meğerse kapanmamış zaten bilgisayar sanki beni beklemiş gibi. İyi oldu beklemek zorunda kalmadım ağır ağır açılmasını.
Ne diyordum? Evet, pencere diyordum yağmur, rüzgar diyordum. Sevdicek diyordum..
O zaman al öpücüklerimi de sevdiceğe götür ey rüzgar. Yağmurla birlikte ıslata ıslata götür. Götür ki o iyi olsun. Savur delicesine hepsini. Onunkilerini de getir bana ey rüzgar. Bir öpücüğe hasret bu tenim.
Sevgimizi taşı. Öpücüklerimizi taşı. Koma bizi ulaştıramadığımız öpücüklerle. Sen ulaştır çılgıncasına birbirimize..
O kadar.
7 Ocak 2012 Cumartesi
:)
www.charlotteolympia.com
Ayakkabıya tam anlamıyla "aşık" olmak bu olsa gerek. Evet, evet biliyorum, biz kadınlar.. Sizi seviyorum minik şeyler.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)