Bilmem kaçıncı kez dinliyordum seni. Her dinlediğimde gözlerimin dolmasına sebep oluyordun. Ama sadece sen de değildin. Neyse.
Aralık duran pencereden süzülen rüzgar, perdelere çarpıp bana ulaşıyordu. Usul usul yalayıp yüzümü uzaklaşıyordu tenimden.
Ve ben: "Al beni rüzgar götür yare, dumanlıdır başım.
Deniz bilir, dağ bilir, yalnızlığımı bilir."
diyordum.
Durup dinliyorum ardından. Oturup bakınıyorum olduğum yere. Çakılıp kaldığım yere. Ne gidebilmeyi göze alabildiğim, ne de kalmaya yüreğimin yettiği bu yer.
"Yurtsuzum bu gece"
Doluyor gözler izin sormadan. Masama dökülüyorlar damla damla.
Kitaplı, kalemli, defterli masam yarı düzenli duruyor önümde. Fesleğen kokulu masam. Burnumu delip geçiyor fesleğenler. Her elimi sürttüğümde buram buram kokutuyor bu minik odayı. Yazdığım, çizdiğim, okuduğum masam. Yılların aşındırdığı çocukluk anılarım.
Memleket kokulu yarimi özlüyorum her gün. Memleket bakışlı sevgilimi.
Ve yanımda olamayan kederli bakışlımı.
"Yatar gül harmanı gibi, canımın dermanı gibi.
Her yanında çiçek açmış, binboa ormanı gibi."
dizeleri dökülüyor dudaklarımdan her defasında.
Ellerini öpmelere hasret kaldığım.
Ve işte:
"Fanisin dünya fanisin, insanların mekanısın.
Öyle bir mekansın ki, yayla misalisin."
Özel ki.. etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Özel ki.. etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
9 Haziran 2012 Cumartesi
29 Nisan 2012 Pazar
16 Nisan 2012 Pazartesi
Ayparçam
Hani özlemek bir şey değil de özlenen 'sen' olunca bir başka ağır geliyor. Seni özlemeyi bile seviyorum diyorum da, onun bile bir sınırı var bende. Elimde değil. Hükmedemiyorum kendime. Söz geçiremiyorum. Hayallerimde sarıyorum seni, kendimce özlemi bastırmak adına. Namümkün! Daha beter deşiyor özlem. Gün saymaktan ne hallere düştüm. Fazlasıyla fazla geliyor bu özlem. Fazlasıyla. Yine de seviyorum bunu diyorum.
29 Mart 2012 Perşembe
28 Mart 2012 Çarşamba
17 Mart 2012 Cumartesi
23.40
Sanki ona sarılsam her şey iyi olacakmış gibi. Her şey geçecek ve pürüz kalmayacakmış gibi. Sanki onu öpsem, sanki elini tutsam, sanki dizlerine yatsam, sanki gözlerine bakakalsam, sanki kokusunu çeksem, sanki gülüşünü duysam, sanki, sankiler..
Evet, o olsa iyi olacak her şey. O olunca güzel olacak her şey. Bu yüzden adı aşk bunun.
Evet, o olsa iyi olacak her şey. O olunca güzel olacak her şey. Bu yüzden adı aşk bunun.
YirmiŞubat
Unutuyor muydum seni? Yavaş yavaş. Akarken günler. Ağır ağır. Seni unutuyor muydum? Daha mı az özlüyordum seni? Ben, hayatımı yaşamaya çalışırken seni daha mı az özlüyordum? Cebelleşirken kendimle, burda, onunla, onlarla, kendimle, içimdekiyle cebelleşirken sen, gitmeye mi çalışıyordun hissettirmeden? Benden bu kadar mı diyordun? Yoksa ben miydim bunu farkında olmadan söyleyen? Bu evde, bu yatakta, bu eşyalarda izin yok muydu senin? Adın yok muydu? Fotoğraf karelerinde yok muydun? Video kasetlerde sesin yankılanmıyor muydu?
Unutuyor muydum seni? Yavaş yavaş. Farkında olmadan seni unutuyor muydum? Sen, yarım saat bile uzaklıkta değilken; sen, gittin gideli henüz 2 sene 1 ay olmuşken ve ben, senin her şeyini özlerken unutacak mıydım seni? Hayatımdan farkında olmadan çıkacak mıydın?
Seni unutmak çocukluğumu unutmaktı, seni unutmak anılarımı unutmaktı, seni unutmak sevgini unutmaktı, seni unutmak kendimi unutmaktı.
Tüm bu hatıralar, tüm bu sen, tüm bu ben. Her şey ve herkes. Hiçbir şey, ve hiçkimse.
3 ay sonraydı ben döndüm. 3 ay önceydi sen gittin.
Ben, okyanus kadar uzaktım sana. Yüreğim sana yakın.
Korkuyorum belki. Unutmaktan biraz ve çok. Çünkü biliyorum 1996 senesini. Korkuyorum.
Ölüler toprağın altında, diriler toprağın üstünde.
Ve ben, adını anarken ağlıyorum hala.
Unutuyor muydum seni? Yavaş yavaş. Farkında olmadan seni unutuyor muydum? Sen, yarım saat bile uzaklıkta değilken; sen, gittin gideli henüz 2 sene 1 ay olmuşken ve ben, senin her şeyini özlerken unutacak mıydım seni? Hayatımdan farkında olmadan çıkacak mıydın?
Seni unutmak çocukluğumu unutmaktı, seni unutmak anılarımı unutmaktı, seni unutmak sevgini unutmaktı, seni unutmak kendimi unutmaktı.
Tüm bu hatıralar, tüm bu sen, tüm bu ben. Her şey ve herkes. Hiçbir şey, ve hiçkimse.
3 ay sonraydı ben döndüm. 3 ay önceydi sen gittin.
Ben, okyanus kadar uzaktım sana. Yüreğim sana yakın.
Korkuyorum belki. Unutmaktan biraz ve çok. Çünkü biliyorum 1996 senesini. Korkuyorum.
Ölüler toprağın altında, diriler toprağın üstünde.
Ve ben, adını anarken ağlıyorum hala.
12 Mart 2012 Pazartesi
5 Mart 2012 Pazartesi
20 Şubat 2012 Pazartesi
Anne Bronte / Şatodaki Kadın

Bu kitaba sahip olmama sebep olan güzel insan Sakar hafiye'ye hep minnettar kalacağım. Ona sonsuz teşekkür ediyorum.
Bazı insanlar sizi sadece durduk yere mutlu etmek için vardır ve böyle insanlar iyi ki vardır ve bence gerçek olan budur. Çünkü sizden karşılık beklemeden sizi mutlu eder. Ötesi yok. O gerçek. Böyle insanlar sevilmeye layık..
Ve kitap..Bronte'ların daha çok eser bırakmamış olmalarına hep üzüleceğim.
16 Şubat 2012 Perşembe
16 Şubat
Tek ihtiyacım olan o sıcak koynun ve burnumu delip geçen kokun.
Ve işte, her gece ısıtacağın ayaklarımla bekliyorum seni.
Ve işte, her gece ısıtacağın ayaklarımla bekliyorum seni.
18 Ocak 2012 Çarşamba
17 Ocak
Özlemiştim fazlasıyla.
Çocuklar kadar heyecanlanmıştım.
Olmuştu sonunda.
Çocuklar kadar mutluyduk.
Mutluluktan ölebilirim diye düşündüm.
Mutluluktan ağlayabilirdim.
Ne öldüm ne de ağladım ama mutluluğun zevkini yaşadım doyasıya.
Bir de üstüne atlayabilseydik.
Gömülebilseydik.
Kaysaydık.
Ama olsundu.
Olsun.
O da olsaydı bir de.
Onu gömüp öpseydim işte.
Çocuklar kadar heyecanlanmıştım.
Olmuştu sonunda.
Çocuklar kadar mutluyduk.
Mutluluktan ölebilirim diye düşündüm.
Mutluluktan ağlayabilirdim.
Ne öldüm ne de ağladım ama mutluluğun zevkini yaşadım doyasıya.
Bir de üstüne atlayabilseydik.
Gömülebilseydik.
Kaysaydık.
Ama olsundu.
Olsun.
O da olsaydı bir de.
Onu gömüp öpseydim işte.
8 Ocak 2012 Pazar
Huzurlu uykuya yatacakken
Elif Şafak'ın Siyah Süt kitabında şöyle bir paragraf vardı;
"...Defterimi kaybettiğimi anladığım andan itibaren güçlü bir yazma, not alma isteği beliriyor içimde. Hayatı kendime zorlaştırmayı huy edinmiştim herhalde. Elimin altında kağıt olsa şu anda, yazmayacağım belki de. Ama yok ya, kıymete biniyor yazmak. Harıl harıl kağıt aramaya başlıyorum çantamda. Tüm gözleri boşaltıyorum ama arkası boş bir fatura parçası dahi yok yanımda.
Telaşım niye bilmiyorum. Bir şey var aklımda, onu kağıda dökmek istiyorum. Bir fikir var zihnimde..Ama ne? O fikrin ne olduğunu oturup yazana kadar bilemeyeceğim."
Bendeki durum tam da bu şekilde oluyor her seferinde. "Bense tam tersine" diyor aynı konuda Şafak. Hatırlamıyorum da bu konuda bir iki cümle yazıp yazmadığmı. Belki de göndermediğim yazıların içinde bahsi geçmiştir 3-5. Ama öyle işte. Bense tam tersine..
Oturup düşünmem yazacaklarımı, kurgusunu yapmam sadece yazma isteğim varsa o sırada mutlaka yazmam gerekir yoksa sonra yazarım demekle asla olmuyor bu iş. O not mutlaka alınmalı o kadar. Sonrası yok. O an var. Şimdi var.. Hayat gibi adeta. Şimdi olmazsa sana pislik yapar bu yazma isteği. Hep zamanında olmalı ya öyle işte.
Ben de tam mutlu ve huzurlu bir uykuya yatacakken odamı havalandırmak adına açtığım soğuk pencereden kafamı dışarı gösterdim. Yağmurun her damlası düştüğü yerlere çarparak sesini kulağıma çalarken tenimi de rüzgarın okşamalarına bırakmıştım. Şifayı kapma korkusuyla uzattığım başımla cama yaslanıp durdum kısa bir süre. Yağmuru dinleyip rüzgarı hissetmeye çalıştım.
Birden kapattığımı düşündüğüm bilgisayarıma geri dönüp dönmemek arasında kaldım. Bir şeyler yazmalıydım. Ama ne? Deftere mi yazsam ikilmini yaşarken üstüme sevdicek hırkasını atıp bilgisayarı yeniden açmaya karar verdim. Meğerse kapanmamış zaten bilgisayar sanki beni beklemiş gibi. İyi oldu beklemek zorunda kalmadım ağır ağır açılmasını.
Ne diyordum? Evet, pencere diyordum yağmur, rüzgar diyordum. Sevdicek diyordum..
O zaman al öpücüklerimi de sevdiceğe götür ey rüzgar. Yağmurla birlikte ıslata ıslata götür. Götür ki o iyi olsun. Savur delicesine hepsini. Onunkilerini de getir bana ey rüzgar. Bir öpücüğe hasret bu tenim.
Sevgimizi taşı. Öpücüklerimizi taşı. Koma bizi ulaştıramadığımız öpücüklerle. Sen ulaştır çılgıncasına birbirimize..
O kadar.
"...Defterimi kaybettiğimi anladığım andan itibaren güçlü bir yazma, not alma isteği beliriyor içimde. Hayatı kendime zorlaştırmayı huy edinmiştim herhalde. Elimin altında kağıt olsa şu anda, yazmayacağım belki de. Ama yok ya, kıymete biniyor yazmak. Harıl harıl kağıt aramaya başlıyorum çantamda. Tüm gözleri boşaltıyorum ama arkası boş bir fatura parçası dahi yok yanımda.
Telaşım niye bilmiyorum. Bir şey var aklımda, onu kağıda dökmek istiyorum. Bir fikir var zihnimde..Ama ne? O fikrin ne olduğunu oturup yazana kadar bilemeyeceğim."
Bendeki durum tam da bu şekilde oluyor her seferinde. "Bense tam tersine" diyor aynı konuda Şafak. Hatırlamıyorum da bu konuda bir iki cümle yazıp yazmadığmı. Belki de göndermediğim yazıların içinde bahsi geçmiştir 3-5. Ama öyle işte. Bense tam tersine..
Oturup düşünmem yazacaklarımı, kurgusunu yapmam sadece yazma isteğim varsa o sırada mutlaka yazmam gerekir yoksa sonra yazarım demekle asla olmuyor bu iş. O not mutlaka alınmalı o kadar. Sonrası yok. O an var. Şimdi var.. Hayat gibi adeta. Şimdi olmazsa sana pislik yapar bu yazma isteği. Hep zamanında olmalı ya öyle işte.
Ben de tam mutlu ve huzurlu bir uykuya yatacakken odamı havalandırmak adına açtığım soğuk pencereden kafamı dışarı gösterdim. Yağmurun her damlası düştüğü yerlere çarparak sesini kulağıma çalarken tenimi de rüzgarın okşamalarına bırakmıştım. Şifayı kapma korkusuyla uzattığım başımla cama yaslanıp durdum kısa bir süre. Yağmuru dinleyip rüzgarı hissetmeye çalıştım.
Birden kapattığımı düşündüğüm bilgisayarıma geri dönüp dönmemek arasında kaldım. Bir şeyler yazmalıydım. Ama ne? Deftere mi yazsam ikilmini yaşarken üstüme sevdicek hırkasını atıp bilgisayarı yeniden açmaya karar verdim. Meğerse kapanmamış zaten bilgisayar sanki beni beklemiş gibi. İyi oldu beklemek zorunda kalmadım ağır ağır açılmasını.
Ne diyordum? Evet, pencere diyordum yağmur, rüzgar diyordum. Sevdicek diyordum..
O zaman al öpücüklerimi de sevdiceğe götür ey rüzgar. Yağmurla birlikte ıslata ıslata götür. Götür ki o iyi olsun. Savur delicesine hepsini. Onunkilerini de getir bana ey rüzgar. Bir öpücüğe hasret bu tenim.
Sevgimizi taşı. Öpücüklerimizi taşı. Koma bizi ulaştıramadığımız öpücüklerle. Sen ulaştır çılgıncasına birbirimize..
O kadar.
8 Aralık 2011 Perşembe
Bir buçuk şeker
..."Az önce kırdığı şekerin diğer yarısını ikinci çayının içine atıp karıştırmaya başlıyor." *
Gözlerimden hızlıca geçip beynime ulaşan bu cümleyi birkaç kere daha hızlıca okuyuveriyorum. İki kere okuyorum cümleyi olduğu gibi. Sonra sadece kelimeleri atlayarak. Okumak istediklerimi okuyarak. Bana anımsattığı şeyden memnun bir şekilde cümleyi kendimce evirip çevirip okuyorum birkaç kez. Aslında saniyelik bir olay bu. Uzun uzadıya anlatıldığına bakmasın kimse. Saniyelik. Hoşuma gidiyor. Anımsattığı şey hoşuma gidiyor. İçimi ısıtıyor. Gülümseyiveriyorum o anda. Mutluluk yüzüme dağılıyor. Yüzüme dağılan mutluluğa mutlu olurken buluyorum bu sefer kendimi. Yine o çıkıyor karşıma. Onun sayesinde diyorum.
Saniyelik.
Sonsuz gibi sanki.
Saniyede.
İçim ısındı diyorum. Neden ki? Çünkü o belirdi bu cümlede. Cümle o oldu. Cümleden o çıkacakmış gibi. Ben de oturduğum yerden yaptığı şeye hayranlıkla bakacaktım. Her şeyden o çıkıyor aslında. Fakat bu kadar belirgin olması beni mest ediyor.
Kırdığı şeker diyorum içimden. Gülümseme yayılıyor yine.
Şeker diyorum. Çay diyorum.
Şekeri bölüyor. Kırıyor. Çatlatıyor yarısını.
Ben izliyorum sadece.
Daha önce hiç şeker kıran birini gördüğümü hatırlamıyorum. Ben yapmazdım mesela. Denemedim de hiç. O yapıyor.. Muhabbetin ortasında gelen sıcak çayına 1 buçuk şeker atıyor. Bazen dalgınlığa gelip unutuyor kırmayı. Unutunca gülüyorum. 'İki şeker attın' cümlesi dökülüyor dudaklarımdan.
İki şeker. Bölünmemiş iki şeker. 'Neyse boşver' diyor.
Evet boşver.
Herkes iki atıyor. O atmıyor.
Bunun için bile sevebilirmişim onu..
Şımarır mı ki acaba? Şımarsın..
Hak ediyor..
* Yekta Kopan/Kediler güzel uyanır-Brüksel'deki öküzler
Gözlerimden hızlıca geçip beynime ulaşan bu cümleyi birkaç kere daha hızlıca okuyuveriyorum. İki kere okuyorum cümleyi olduğu gibi. Sonra sadece kelimeleri atlayarak. Okumak istediklerimi okuyarak. Bana anımsattığı şeyden memnun bir şekilde cümleyi kendimce evirip çevirip okuyorum birkaç kez. Aslında saniyelik bir olay bu. Uzun uzadıya anlatıldığına bakmasın kimse. Saniyelik. Hoşuma gidiyor. Anımsattığı şey hoşuma gidiyor. İçimi ısıtıyor. Gülümseyiveriyorum o anda. Mutluluk yüzüme dağılıyor. Yüzüme dağılan mutluluğa mutlu olurken buluyorum bu sefer kendimi. Yine o çıkıyor karşıma. Onun sayesinde diyorum.
Saniyelik.
Sonsuz gibi sanki.
Saniyede.
İçim ısındı diyorum. Neden ki? Çünkü o belirdi bu cümlede. Cümle o oldu. Cümleden o çıkacakmış gibi. Ben de oturduğum yerden yaptığı şeye hayranlıkla bakacaktım. Her şeyden o çıkıyor aslında. Fakat bu kadar belirgin olması beni mest ediyor.
Kırdığı şeker diyorum içimden. Gülümseme yayılıyor yine.
Şeker diyorum. Çay diyorum.
Şekeri bölüyor. Kırıyor. Çatlatıyor yarısını.
Ben izliyorum sadece.
Daha önce hiç şeker kıran birini gördüğümü hatırlamıyorum. Ben yapmazdım mesela. Denemedim de hiç. O yapıyor.. Muhabbetin ortasında gelen sıcak çayına 1 buçuk şeker atıyor. Bazen dalgınlığa gelip unutuyor kırmayı. Unutunca gülüyorum. 'İki şeker attın' cümlesi dökülüyor dudaklarımdan.
İki şeker. Bölünmemiş iki şeker. 'Neyse boşver' diyor.
Evet boşver.
Herkes iki atıyor. O atmıyor.
Bunun için bile sevebilirmişim onu..
Şımarır mı ki acaba? Şımarsın..
Hak ediyor..
* Yekta Kopan/Kediler güzel uyanır-Brüksel'deki öküzler
30 Kasım 2011 Çarşamba
14 Kasım 2011 Pazartesi
Saklasam seni
Yokluğuna ah yol yol olsa uzasa unutmam seni
Kalbim yangın yeri gel kurtar beni senden
Gitme gitme el olursun sevdiğim incitir beni...
Kalbim yangın yeri gel kurtar beni senden
Gitme gitme el olursun sevdiğim incitir beni...
13 Kasım 2011 Pazar
12 Kasım 2011 Cumartesi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
