Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Şubat 2015 Salı

Stefan Zweig / Bilinmeyen bir kadının mektubu


Yıllarca süren böylesine tek taraflı platonik bir aşk var mıdır dedirten cinste bir kitaptır/mektuptur. Normal, sağlıklı düşünebilen ve davranabilen birine göre aslında olması imkansız bir şey gibi geliyor bana. Sonuçta bu durum biraz fazlaca obsesifliğe kayıyor. Yine de insan yer yer hayran kalıp yer yer kızabiliyor mektubu okudukça. İtiraf etmeliyim ki çok duygusal olmamdan ötürü bunda da ağlamışımdır bir çok yerinde. Hiç şaşmam bu duygu durumuma. Elimde değil nasıl da güzel yazmış ama.

"Sana, beni asla tanımamış olan sana." diye çok güzel bir girişi vardır. Ve gerçekten de kendisini hiç tanıyamamış, tanımak için çabalamamış bir erkeğe ölene dek duyacak tertemiz bir aşk vardır. Gerçekten temizdir ama. Asla bir art niyet yoktur. Bir obsesiflik varsa bile, varsın böylesi olsun dedirtecek cinstendir. 

17 Ocak 2015 Cumartesi

Sâdık Hidâyet / Kör Baykuş


 Kitap Behçet Necatigil önsözü ve çevirisiyle karşılıyor sizi. Fakat havasında mıdır suyundan mıdır nedir bilemedim ama ilk çok keyifle okumaya başladığım bu eser beni daha sonra biraz sıkmaya başladı. Sanırım net olan ve anlatılmak isteneni açık açık anlatan yazılar beni daha çok tatmin ediyor. Ya da bunu okurken pek modumda değildim. Emin olamadım. Ama ilginç bir eser olduğunu size söyleyebilirim.  Ayrıca buraya da eklemek istediğim malesef ki Sadık Hidayet de hayatın anlamsızlığına daha fazla dayanamayıp ruhunu özgür bırakanlardan. Yine büyük bir kayıp. Acaip üzülüyorum şöyle intihar eden harika yazarları görünce. Kim bilir daha ne güzide eserler bırakırlarmış. Yazık vallahi. Yapmayın be.

"Ölümünden az önce bir hikaye taslağı kaleme almıştı, şuydu konu: Annesi 'salgı salamaz ol!' diye beddua eder yavru örümceğe. Küçük örümcek ağ yapamayınca ölüme kurban gider. - Hidayet'in hayat hikayesi miydi bu?" B. Necatigil.

Nilgün Marmara/ Sylvia Plath'in İntiharı Bağlamında Analizi


Bir kader ortaklığı mıdır başka bir şey midir bilemiyorum. İntihar etmeyin güzel insanlarım. Sizin gibi güzeller etmesin şöyle şeyler. Yapmayın. Dünya sizinle güzel. Yaşamın anlamsızlığı içinde güzellikleri fark edin de yapmayın şöyle şeyler. Yaşamak anlamsızken zaten, intihar etmek daha da anlamsız. Bir çırpıda yok etmeyin bu güzel ruhunuzu. Yazık yahu yazık.


Ece Ayhan, Tomris Uyar, Tevfik Akdağ, Nilgün Marmara, Cemal Süreya, İlhan Berk

26 Kasım 2012 Pazartesi

Sabahattin Ali / Kürk Mantolu Madonna






Bu roman her daim bu şekilde roman olarak kalmalı. Beyazperdeye aktarılması beni çok üzer. Bana göre beyazperdeye aktarılması çok da zor olur. O duyguyu verir mi bilmem? Kestirmek zor. Yapamazlarsa çok üzücü olur. Bence hep kitap olarak okunsun. Sürekli okunsun.

Alıntı kısmına gelince; çok sevdiğim kitap ya da filmler hakkında yazı yazmaz, sadece özet niyetinde bir alıntıyla konuyu kapatırım ya; bu kitaptan bir tek alıntıyla özet yapmak çok zor.

Fakat şu var, en sevdiğim;

"...böyle bir kaç ay, birkaç ömür kıymetinde değil midir?"

İyi ki var!..

15 Ekim 2012 Pazartesi

Sevgili Milena / Franz Kafka


"Ne olacak diye bugünden kafa patlatmaya ben de karşıyım -karşıyım, çünkü sen varsın yaşamımda, yalnız olsaydım, kimse engel olamazdı bu türlü düşüncelere-, gelecek günleri savaş yerine dönüyor insanın bugünden, toprak altüst olmuş, yarın kurulacak evin temellerini nasıl taşısın?"  

F.K.

30 Haziran 2012 Cumartesi

Albert Camus / Yabancı


        Romanda bir Arabı öldüren ama bu suçtan çok, gerçek duygularını dile getirdiği ve toplumun istediği kalıba girmeyi reddettiği için toplum dışına itilen bir 'yabancı' aracılığıyla, 20. yy insanın içine düştüğü yabancılaşma anlatılır. 

       Camus, genç kahramanı Meursault'nun dış dünya ile arasına koyduğu mesafeyi, kendine ve topluma yabancılaşmasını, annesinin ölümü dahil her şeye nesnel bir biçimde yaklaşmasını büyük bir ustalıkla dile getirir.  

        Anam ölmüş bugün. Belki de dün, bilmiyorum. İhtiyarlar Yurdu'ndan bir telgraf aldım: "Anneniz vefat etti. Yarın kaldırılacak. Saygılar." Bundan bir şey anlaşılmıyor. Belki de dündü.

21 Haziran 2012 Perşembe

Martin Eden/ Jack London


"Martin Eden için neden biraz üzülmeyeyim? Martin Eden bendim. Martin Eden bir bireyci idi, bense bir Sosyalist. İşte bu nedenden ben yaşamaya devam ediyorum ve işte bu nedenden Martin Eden öldü.
 

Bu kitap bireyciliğe bir saldırıdır. Martin Eden, başkalarının ihtiyaçlarının farkına varmayan aşırı bir bireycidir. Hayalleri kaybolduğunda, uğrunda yaşıyacağı hiçbir şey kalmaz."
 

Jack London

 Bu yüzden cahiller mutludur.

20 Şubat 2012 Pazartesi

Anne Bronte / Şatodaki Kadın



Bu kitaba sahip olmama sebep olan güzel insan Sakar hafiye'ye hep minnettar kalacağım. Ona sonsuz teşekkür ediyorum.

Bazı insanlar sizi sadece durduk yere mutlu etmek için vardır ve böyle insanlar iyi ki vardır ve bence gerçek olan budur. Çünkü sizden karşılık beklemeden sizi mutlu eder. Ötesi yok. O gerçek. Böyle insanlar sevilmeye layık..

Ve kitap..Bronte'ların daha çok eser bırakmamış olmalarına hep üzüleceğim.

8 Ekim 2011 Cumartesi

Aylak Adam / Yusuf Atılgan



...
-Hep arayacaksın sen. Ya resim, ya kitap...
-Tutamak sorunu. İnsanın bir tutamağı olmalı.
-Anlamadım.
-Tutamak sorunu dedim. Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır.

...
-Ben, toplumdaki değerlerin ikiyüzlülüğünü, sahteliğini, gülünçlüğünü göreli beri, gülünkç olmayan tek tutamağı arıyorum: Gerçek sevgiyi! Bir kadın. Birbirimize yeteceğimiz, benimle birlik düşünen, duyan, seven bir kadın!

12 Ağustos 2011 Cuma

Sırça Fanus / Sylvia Plath


"Sırça Fanus" (The Bell Jar), edebiyat dünyasına şiirleriyle ve öyküleriyle giren Amerikalı kadın yazar "Sylvia Plath"in yazdığı tek romandır. Kendi özgeçmişine dayalı bu romanında yazar, genç bir üniversite öğrencisinin kişisel sorunlarından, bunalımlarından yola çıkarak, McCarthy dönemi Amerikasının toplumsal sorunlarına uzanır. "Plath"in bu ilk romanı, şaşırtıcı bir akıcılığı ve yazma rahatlığını sergiler. Plath'in keskin gözlem gücü, yerinde eleştirileri, ustalıklı kurgusu, romanın bütün karamsarlığına karşın kasvetli bir bunalım romanı olmasını önler. Üniversitede öğretim üyeliğinin yanısıra şairliği, yazarlığı ve anneliği birarada sürdürmeye çalışan "Sylvia Plath", ardarda gelen hastalıklara karşın koşullarını zorlar. "Sırça Fanus" Ocak 1963 yılında yayımlanır. Romanın yayımlanmasından bir ay sonra da bu ünlü kadın yazar daha 31 yaşındayken, kendi eliyle yaşamına son verir.

Bu kitabı okurken yer yer bazı cümleleri tekrar okuyormuşum hissine kapıldım. Sanki bu kitabı daha önce de okumuştum ve tekrar okuyordum. Okudukça cümlelerin içinde kayboluyordum. Rüyamda görüp okumuş olabilme ihtimalini düşündüm sonra. Neden olmasın? Fakat bu kitap çok özel. Bunu bilerek okuyun bence.

Ve sanıyorum ki babam bu kitabın içeriğinde geçen şeyleri okusaydı benim normal olup olmadığımı sorgulayarak canımı sıkardı. Bu şekilde bir süre söylenir durur ya da kitabı olduğu gibi okumamı yasaklardı ya da tam tersi kendisi alıp daha çok inceler ve daha çok söylenirdi. Ben de buna sinirlenir, duruma göre açıklama yapar kafamın da gayet yerinde olduğunu söylemek için debelenirdim. Şansıma internette bulduğum birkaç yazıyı ona okutmaya çalışır ve kitaba sağ salim kavuşup okumaya devam ederdim.

Tabi bu senaryo aklıma gelen ufak bir ihtimal çünkü babam hiç kitap okumaz ve okudğum kitaplara ilgi duymaz. Romanlara ilgi duysaydı hiç değilse konuşacak ortak ve zevkli bir konumuz olurdu. Bu da sanırım ilişkimize olumlu yansırdı. Ah, ne çok şey için geç kalındı artık.

İnternette bu kitap hakkında uzunca bir psikolojik inceleme yazısı keşfettim. "Plath'in Sırça Fanus'unda İntihar Olgusu ve Ayrılıkçı Benlik" İlgimi çekti açıkçası, fakat hepsini okumadığımı söylemem gerek.

"Sırça fanusun içinde ölü bir bebek gibi tıkanıp kalan insan için dünyanın kendisi kötü bir düştür."

1 Ağustos 2011 Pazartesi

Jane Eyre/ Charlotte Bronté


Jane Eyre romanı Charlotte Brontë’nin, kendi deneyimlerinin, yaşadığı çoğu acı olayların üzerine kurulmuştur. Eserde, küçük yaşta veremden peş peşe kaybettiği iki kız kardeşini, Brüksel’deki pansiyon Heger’de âşık olduğu öğretmenini, ama asıl ikiyüzlü burjuva ahlakı üzerine kurulu, sosyal çelişkilerle dolup taşan Victorian Çağı İngilteresi’nin biçimselleştirdiği ilişkilerin imkânsız kıldığı bir aşkı buluruz. Jane Eyre, evlilikleri, aynı sınıftan insanların “sözleşme” ilişkisine indirgemiş bir çağda, sosyal eşitsizliğin hâkim olduğu kadına düşman bir toplumda, bağımsızlaşma, özgürlüğünü ve kimliğini edinme mücadelesi verirken, bizi Brontë kardeşlerin özyaşam öykülerinin de kıyılarında gezdiriyor.

Jane Eyre: Muhafazakâr bir çağda aşk.


Uzunca betimlemeleri olmasına rağmen inanılmaz sürükleyici bir roman. Birinci ağızdan anlatılan kitapları severim. Uzunca betimlemeleri olduğu kadar uzunca da dialoglara sahip. Birçok olayı dialoglar sayesinde öğreniyoruz. Ve Agnes Grey'de olduğu gibi Jane Eyrde'de de yazar sık sık bizimle sohbet havasında romanı kaleme almış. Bize de yaşananlaırı dinlemek kalıyor.

Ben böylesine güçlü ve iradeli bir kadın görmemiştim. Jane Eyre'i öylesine kıskanmıştım ki bunun bir roman karakteri değil de kanlı canlı karşımda duran bir kadın olduğunu hayal ettim sürekli ve bu da beni gerdi. Evet ben kitaplara kaptırıyorum kendimi ve onlarla sohbet ediyorum çoğu kez. Her nedense elimde olmadan yapıyorum bunu. Finale yaklaştıkça sinirlerimin nasıl gerildiğini bir ben bilirim. Bunu Charlotte yazmış olabilir, yarattığı karakterine can vermiş olabilir ama ben bunları görmek yerine bunun gerçekliğini ele alıp düşman kesildim Jane'e. Fakat okudukça düşmanlığım geçti, çünkü olaylar geliştikçe aynı hayatta da olması gereken şeyler gibi onun da, onların da bunları yaşamaları gerekiyordu dedim. Bu yüzden sakinleştim fakat acı duyuyorum.

Ah, sanırım saçmalıyorum gittikçe. Bu kadar kaptırmamalıyım kendimi.

"Genellikle kadınların çok sakin olmaları beklenir ama kadnlar da tıpkı erkekler gibi hisseder; tıpkı erkek kardeşleri gibi yeteneklerini kullanmaları gerekir ve çaba gösterecekleri bir alana ihtiyaç duyarlar; onlar da çok katı bir baskı, çok sert bir set çekme karşısında tıpkı erkeklerin çektiği gibi acı çekerler ve kadınlardan daha ayrıcalıklı olan insan kardeşlerinin, onların muhallebi pişirip çorap örmekle ve piyano çalıp çantalara nakış işlemekle teselli bulacaklarını söylemeleri dar kafalılıktır. Kadınlar, gelenekler doğrultusunda kendi cinsleri için öngörülenden daha fazlasını öğrenmek ya da yapmak istediğinde onları mahküm etmek ve onlarla alay etmek düşüncesizliktir."

Agnes Grey/ Anne Bronté


Agnes Grey'de Anne Brontë, Viktorya dönemi İngiltere'sinde, bir mürebbiyenin toplumsal sınıflar arasına sıkışmış yaşamını anlatır. Romancı olan diğer kardeşleri Emily ve Charlotte'a göre, daha doğrudan ve naif bir üslupla yazan Anne, kendi hayat hikayesinden sahneleri de malzeme olarak kullanır. Katı bir sınıf sistemine sahip, okuryazarlık oranının düşük olduğu Viktorya döneminde Brontë kardeşler, aldıkları eğitime rağmen mütevazı bir yaşam sürdürmüşler. Romanlarını pastoral yaşam, ilişkilerdeki görünmez kurallar, kaba, doğal ama özgür ruhlar, ahlaki yargılar üzerine kurmuş, yazdıklarıyla toplumlarının dönüşmesine de katkıda bulunmuşlardı. Entelektüel yoğunluk, duygusal açlık ve ahlaki sorumluluk arasında kurulmaya çalışılan dengenin yansıtıldığı Agnes Grey, toplumsal yaşama dahil olmaya çalışan kadınlar üzerine gerçekçi gözlemleriyle, romantik bir klasiğin ötesine geçmektedir.

Bronte kardeşlerin bu kadar genç ölmüş olmalarına sürekli hayıflanıyorum. Her ne kadar Charlotte diğerlerine nazaran biraz daha uzun yaşamış ve daha fazla eser bırakmışsa da Anne'ın ve Emily'nin elinden çıkmış daha çok eser okumayı isterdim. Agnes Grey'i okurken biraz Austen'vari tarzda yazılmış hissine kapılmadan edemedim ama her ikisi de çok ayrı yazar ve eser. Anne'ın "The Tenant of Wildfell Hall" (Şatodaki Kadın) kitabını bulmayı umut ediyorum. Tabi ki hediye de kabul ediyorum yani lütfen.

Bu naif, kederli, sıkıntılı, güzel işlenmiş romanı okumanızı tavsiye ediyorum.

15 Temmuz 2011 Cuma

Gwen Cooper / Sevgi Bağı



"Cesur ve kararlı bir kedi olan Homeros'un kimi zaman neşelendirecek, kimi zaman hüzünlendirecek sevgi dolu hayat hikâyesi."

"Antik Yunan şairi Homeros gibi Gwen Cooper'ın kediciği Homeros'un da gözleri görmüyodur ancak ikisinin arasındaki tüm benzerlik bundan ibarettir. Örneğin İlyada destanının yaratıcısı Homeros'un, göbeğinin okşanmasından hoşlandığına ya da kedi Homeros'un yabancılarla anında kaynaşabilme özelliğine sahip olduğuna dair elde hiçbir kanıt yoktur. Cooper'ın hikâyesinde başrol, 3 kilo ağırlığında,4 ayaklı ve etrafındaki herkese bilgeliğiyle örnek olan bir kediye aittir.
Onun hayatı, dokuz sıradan hayata bedeldir"
-Barnes&Noble-


:)

27 Haziran 2011 Pazartesi

Monte Kristo Kontu/ Alexandre Dumas


Bu kitabı büyük bir merak ve heyecanla okumaya başlamıştım. Bi kere kitabı uzun zamandır merak ediyordum ve elimdeki kitap 1962 basımdı. işte bu daha da güzeldi. Ayrı bir kokusu vardı, kalın cildi, sararmış kalın yaprakları vardı. Ah bu kitabı nasıl okuyacağım minicik de yazmışlar diye dşünürken kitabı nasıl bitirdiğimi hatırlamıyorum. Fakat bir kusuru var. tek bir kusuru. Finali daha vurucu bekliyordum. Bu beklenti içinde olduğum için hüsrana uğradım. Kimisi çıkıp daha ne olsun diyebilir ama sanki çok çabuk bitti gibi geldi.

Kitap hakkında uzunca birşeyler karalanmış olan bir blog buldum bunu da ayriyetten eklemek istedim. işte bu da linki: tıklamanız yeterli.

"- Nefretin gözü kör, hırs baldan tatlıdır. İntikam arayan, zehiri kendisi de içmek tehlikesi ile karşı karşıyadır. /Franz d'Epinay
- Eğer fakir ve aptalsa evet. Zengin ve akıllı ise, değil./Monte Kristo


Bu kitaptaki en harika diyalogtu.

16 Mayıs 2011 Pazartesi

Madame Bovary

'Ama ben olsam, bir tek gülümseme, bir tek bakış için, senin: teşekkür ederim dediğini duymak için her şeyi verirdim; her şeyi satardım, ellerimle çalışırdım, yollarda dilenirdim. Sanki daha önce de bana yeteri kadar acı vermemişsin gibi şurada, koltuğunda rahat oturuyorsun, değil mi? Biliyor musun ki, sen olmasaydın ben mutlu yaşayacaktım! Seni buna kim zorladı? Bahse mi girmiştin? Sözde, beni seviyordun, öyle söylemiştin. Az önce bile..Ah! beni kovmak daha hayırlıydı. Ellerimde hala dudaklarının sıcaklığı var. Halının üzerinde, dizlerimde bana sonsuz aşk yeminleri ettiğin yer işte şurada. Beni de inandırdın. iki yıl beni en muhteşem, en tatlı hayal içinde sürükledin. Ya yolculuk tasarılarımız, hatırlıyor musun? Ah! mektubun, mektubun! Kalbimi parçaladı.'

Sonunda öldürdü kendini. Öldürdü ve dünyevi kederlerin, acıların yarattığı buhrandan kurtuldu. Öyle ki ölümü bile acı içinde oldu fakat ne olursa olsun artık hepsi dinmişti.

'Ah! ölüm pek önemsiz bir şeymiş.'

20 Ocak 2011 Perşembe

Halide Edib Adıvar / Âkile Hanım Sokağı



Akile Hanim Sokagi, Halide Edib Adivar'in,1950'li yillarin degisim içindeki Türkiye'sinden bir kesit yansittigi sosyal içerikli bir romandir. Yazar sanki, kendi tanidigi, gerçekten o günlerde yasamis insanlarin baslarindan geçenleri, yalnizca isimlerini degistirerek hikâye eder.

Bu romani okumak, yakin tarihimize ait görüntüler veren bir filmi izlemek gibi. Sürekli degisim geçiren toplumumuzda yarim yüzyil önce olanlari, Halide Edib'in asiri tasvirlere kaçmayan anlatimiyla okumak isteyenler için.

Jane Austen / Northanger Abbey



Jane Austen'ın 1797-98 yıllarında yazdığı ancak ölümünden bir yıl sonra 1818'de yayımlanan romanı Northanger Manastırı, iddiasız ve pek de büyük bir servet sahibi olmayan genç Catherine Morland'ın ailesinden uzakta geçirdiği Bath tatilinde sosyal yaşamın girift ilişkileri ve aşkla tanışmasının hikâyesi. Austen'ın her zamanki sivri dilli mizah anlayışı ve zeki ve ironik kurgusuyla kaleme aldığı Northanger Manastırı, aynı zamanda evliliğin aşktan ziyade servetle ilişkilendirilmesinin ve zamanında hafifsenen roman türünün kadınla özdeşleştirilmesinin de bir eleştirisi.

Jane'i herkes okumalı bence..

26 Aralık 2010 Pazar

9. Hariciye Koğuşu/Peyami Safa


'İnsanın ruhuyla bedeni arasındaki korkunç ilişkiyi anlatıyor Peyami Safa. Mutlulukların ve felaketlerin bu derece kuvvetli anlatılabilmesi unutulmaz klasikler arasına sokuyor bu kitabı. Çünkü sevildiğini hissetmenin yarattığı mucizeler var bu sayfalarda.'
diyor kitabın arka kapağında.

Alkım yayınevi güzel türkçeleştirmiş. Kanımca akıcılığını kaybetmemiş. Gayet rahat okunabilen bir kitap olmuş. Biraz daha uzun olabilseydi keşke dedim bitirdiğim vakit ama sonra vazgeçtim bu düşüncemden, uzasaydı sıkıcı hale gelebilirdi belki hikayesi.

Okurken bu denli hüzünlenebileceğimi düşünmemiştim. Değşik bir şekilde etkiledi beni kitap. Sanırım severken nefret ettim kitaptan. İki duyguyu bir arada yaşayarak okudum kitabı. Okurken sevdim sevdikçe tiksindim. Ama asıl sebep kitap değildi, hatırlamak istemediğim şeydi bana tiksinti veren. Yazık, neden sonra üzüldüm kendime. Üzüldüğümle kaldım paramparça bir şekilde.

'Fakat keşke futbol oynasaymışım; belki de bacağımı Nüzhet'in aşkı kadar yormazdı.'