Dino Merlin'in en harika parçası: Kad zamirišu jorgovani.
Önce müziğini dinledim sonra tekrar açıp sözlerini dinledim sonra da ikisini birden dinledim. Dinledikçe defalarca kez daha dinledim. Ben, şarkı oturup ağladık beraberce. Gözlerimden akan sıcak damlalar avuçlarımı ısıttı, sildiğim mendilimi ıslattı.
Çocuğum, gözyaşların ruhunun, yüreğinin akmasıdır. İçindeki ağırlığı azaltma şeklidir. Ruhun daha iyi olduğu vakit akıttıkların yerine gülümseyecek. Erguvanları koklayıp toplayacaksın o vakit. O vakit ki avuçların akıttıklarınla ısınmayacak.
26 Aralık 2010 Pazar
9. Hariciye Koğuşu/Peyami Safa

'İnsanın ruhuyla bedeni arasındaki korkunç ilişkiyi anlatıyor Peyami Safa. Mutlulukların ve felaketlerin bu derece kuvvetli anlatılabilmesi unutulmaz klasikler arasına sokuyor bu kitabı. Çünkü sevildiğini hissetmenin yarattığı mucizeler var bu sayfalarda.'
diyor kitabın arka kapağında.
Alkım yayınevi güzel türkçeleştirmiş. Kanımca akıcılığını kaybetmemiş. Gayet rahat okunabilen bir kitap olmuş. Biraz daha uzun olabilseydi keşke dedim bitirdiğim vakit ama sonra vazgeçtim bu düşüncemden, uzasaydı sıkıcı hale gelebilirdi belki hikayesi.
Okurken bu denli hüzünlenebileceğimi düşünmemiştim. Değşik bir şekilde etkiledi beni kitap. Sanırım severken nefret ettim kitaptan. İki duyguyu bir arada yaşayarak okudum kitabı. Okurken sevdim sevdikçe tiksindim. Ama asıl sebep kitap değildi, hatırlamak istemediğim şeydi bana tiksinti veren. Yazık, neden sonra üzüldüm kendime. Üzüldüğümle kaldım paramparça bir şekilde.
'Fakat keşke futbol oynasaymışım; belki de bacağımı Nüzhet'in aşkı kadar yormazdı.'
25 Aralık 2010 Cumartesi
Once Upon a Time
Ne de güzel bir çocuk. Diğer videoları da izlenmeye değer..
Once upon a time... from Capucha on Vimeo.
22 Aralık 2010 Çarşamba
Il y a longtemps que je t'aime ( I've loved you so long) /2008

Bu da uzun süredir izlemeyi ertelediğim bir filmdi. İzlerken sıkılacağımı düşünmüştüm ama yorumlar çok olumlu yöndeydi ve ben fransızcayı da seviyordum, en keyifsiz halimle oturup izledim ve çılgınlar gibi merak içinde izledim. Sıkılmadım işte izlerken. Kardeş ilişkisini güzel işlemişler ve insanoğlunun nasıl da önyargılarla yaşadığnı güzel göstermişler. Her şeyde bir önyargı, yargılama, tuhaf gözlerle bakma, gizemi merak etme. Bazı şeyler bilinmezse daha iyi olacak sanki, bazı şeyler sorulmazsa, zamanına bırakılırsa. Hani, daha iyi olacak işte. Deşme olayı, elleme, bırak sadece ve dinle.
Neyse işte, oyunculuk biraz garip geldi sanki bana, ısınamadım falan ya da ben saçmalıyorum bilemiyorum elin adamları mesela Kristin Scott Thomas için best performances falan demişler onlar demişse doğrudur, boynum kıldan ince efenim. Öyle işte zaten eleştirmen neyin değilim ben öyle nacizane keyfi bişeyler karalıyorum. İzlemeyenler için de bir fikir olur.
Müzikleri ve filmin dinginliği sayesinde de izlenmeye değer bak. Güzel güzel, izleyiniz. Olay örgüsü de güzel işlenmiş hem.
Samimi değil mi böylesi bak şimdi, hadi söyle.
A Christmas Carol /2009

Charles Dickens'ın kitabını alıp okumayı sürekli ertelediğim harika uyarlama işte. İzlerken mutlu olduğum, mutlu olurken düşündüğüm, düşünürken de hüzünlendiğim hikaye. Oh yes duygu seline gel sen. Bu animasyonu sevdim. Zannımca güzel ve kaliteli. Böyle detay bombardımanına tuttum filmi izlerken süper bak valla. Karda ayak izleri var yahu negzel! O izler beni benden alıyor. Kar yağsa da kendi ayak izime baksam arkama dönüp manyak gibi. Oley! Konu kayıyor neyse, işte demem o ki süper bak, ben de dahil kitabını alıp okuyun ulan! Filmini de izleyin ki beyninize kazınsın meheh.
Hani amaç noeli yaşatmak falan değil de -ki zaten müslüman aleminde noel yok- amaç aslında bariz belli. Gözlerini, ruhunu ve yüreğini kör edip ömrünü önemli sandığın şeylere harcayıp geçirmekte ve arkandan bir çift güzel söz ettirmemekte. Bu dünyada yaşamak için paraya ihtiyaç var ama insanoğlu aslında birbirine muhtaç ve ömür dediğin zaten kısacık. Duygularını göstermek bir zayıflık belirtisi değil tam tersi onu yoğun bir şekilde yaşamak bir yücelik belirtisidir. İnsanoğlu duygularıyla yoğruluyor ve duygularımız olmasaydı bir robot olmaktan başka ne olurduk?
Gizlemeyiniz duygularınızı ve iyilik görmek istiyorsanız iyilik veriniz. Seviniz, veriniz, yardıme ediniz. Bugün varsanız yarın yoksunuz ama olmayan bedeniniz olacaktır isminiz ve ettikleriniz baki kalacaktır yıllar yılı..
19 Aralık 2010 Pazar
Eternity And A Day/ 1998

Sen ne güzel bir filmsin.. Ağır ilerleyen güzel film.
Ayrıca, değişik bir düğün sahnesi var filmin. İmrendim onları işte.
Bir de Theodoros Angelopoulos'un yıllardır arayıp da bulamadığım bir filmi vardır 'To vlemma tou odyssea' adında. Hala içimde bir uktedir onu izleyememiş olmam.
Eternity Ve sen ne muhteşem bir müziksin.
- yarın ne kadar sürer diye bir soru sormuştum anna, hatırladın mı?
- sonsuzluk ve bir gün kadar...
- duyamadım?
- sonsuzluk ve bir gün kadar...
18 Aralık 2010 Cumartesi
'O' ve 'O'
Sen anlattığın vakit, anlatırken üzülüp ve karşındakinin kötülemesinden korkup iyi olanları anlatmaya çabalarken ve tüm bu çabalarının boşa gittiğini görünce yaşanılan acı ve üzüntü çok başkadır. Yüreğini bastırır ve suçluluk duymaya başlarsın ama karşındakinin iyi niyetliliğini görünce bir nebze rahatlamaya çalışırsın. Gözlerine yıldızlar düşer yavaştan, yüreğinden kopan yıldızlardır onlar ve onları tekrar yüreğine akıtmaya çalışırsın utanmamak adına.
Ne yazık ki arkadan iyi bahsedilemiyor sen her ne kadar iyi olanı aktarmaya çabalasan da. Ayrıntılar var sonuçta içinde ve o ayrıntılar aslında kötüdür, çirkindir, saygısızcadır. Bazı ayrıntılar da vardır ki kafa karıştırır sonra yürek saçmalamaya başlar. Onlar da aslında çok güzeldir, temizdir sanki hani öyle inanmak istersin ister istemez. Her şeyde bir iyi niyet aramak için çabalarsın. Oysa heyhat, lafı çıktı bir kere iyi anılmıyor sen saklasan da.
İyi değil bence. Yine de üzülüyorum, sanki korumak niye? Umurumda mı, umurumda mı? Kendisi izin verdi zaten bu duruma. Çirkin çok çirkin. Bence bakamaz artık gözlerine çünkü sertleştikleri zaman yüreğin de sertleşmesini görmekten korkacak. O vakit anlayacak ve sen sonuna kadar arkasından iyi şekilde anmaya çabalasan da kimse öyle anmayacak.
Çok yazık değil mi? Kendi düşen ağlamaz ya aslında ağlar hem de çok güzel ağlar. Daha farklı da olabilirdi ama ne edelim, olması gereken buymuş. Çocuğum..
demişti en son gözlerinin içine bakarak ve rüzgarda fütursuzca dalgalanan saçlarını gözlerinden uzak tutmaya çalışarak. Elleri soğuk havadan bembeyaz kesilmişti ve damarları o soğukluğu belli edercesine ortaya çıkmışlardı. Tüm o şeyleri anlatırken yüreğinden akıttığı o soğukluk ellerine de bulaşmıştı sanki. Elinden tutsa elektrik gibi çarpacaktı onu fakat bu onun için iyi olmayacaktı çünkü dokunursa yüreği de ısınmaya başlayacaktı ve sonra gözleri yumuşayacaktı. Fakat aklı vardı. Saçlarını boşverip atkısını bir kez daha düzeltip ellerini ceplerine gömmeyi düşündü, böylece bir hamle yapamayacaktı.
O ise anlamsız gözlerle bakmakta direniyordu. Derin bir nefes aldı sanki duyduklarının ağırlığını atlatmak istercesine. Çünkü hiç bu kadar uzun konuşurken duymamıştı onu ve bu onun için yeni birşeydi. Bu durumu kavramaya çalışırken yavaş yavaş ayılmaya başladı ve o anda fark etti herşeyi. Farkındalık acı verdi. Gözlerinin dolmasını durdurmak istedi, başka bir tarafa, uzak bir yere çevirdi başını. Rüzgar soğuk ama yumuşak esiyordu. Gözleri durulduğu vakit ona doğru döndü ve o hala donuk, soğuk gözlerle pozisyonunu bozmadan bakıyor ve bekliyordu. Canı sıkıldı, üzüldü. O çok sevdiği gözlerinin bu ifadeyi almasına üzüldü ve buna kendisi sebep olmuştu. Gerçekten bunu görmekten korkmuştu. İçinden küfretti kendine. Sanki sesi kısılmış hastalar gibi konuşmaya tenezzül etti bir iki kere ama kafasında kurduğu kelimeleri birleştirip cümle haline getiremedi ve öylece susuverdi karşısında. Saçlarında dolaştırdı gözlerini, güzel kokan saçlarına, ipeksi yumuşaklığı olan saçlarına. Ah ne acıydı bir daha onlara dokunamayacak olması, kokusunu alamayacak olması. Ya o tenine ne demeliydi? Artık onun olamayacaktı, sıcaklığını alamayacaktı. Kendi elleriyle iğrenç bir şekilde başkalarına teslim ediyordu onu. Yüreğini dahi teslim ediyordu. O yürek ona ait olamayacaktı artık. Ah ne acıydı tüm bunlar. Midesi bulanmaya başladı bir anda, yüreği hızlıca çarpmaya başladı. Kısık kısık inleyebildi bir tek.
Ben, ben bilemiyorum ne desem. Şu anda midem bulanıyor sanki ve başım, bilirsin ağrıyor işte. Düzgün düşünemiyorum. Sen, işte, sen harikasın, ben bilemiyorum işte.
O bunları duyar duymaz yüreği hızlandı, donuk gözlerini kıstı ve sert bir şekilde tebessüm edip derin bir nefes alıp içine doldurduğu soğuk havayı boşalttı. Sonra da rüzgara karşı yüzünü dönerek yanından hızlı adımlarla uzaklaştı.
Ne yazık ki arkadan iyi bahsedilemiyor sen her ne kadar iyi olanı aktarmaya çabalasan da. Ayrıntılar var sonuçta içinde ve o ayrıntılar aslında kötüdür, çirkindir, saygısızcadır. Bazı ayrıntılar da vardır ki kafa karıştırır sonra yürek saçmalamaya başlar. Onlar da aslında çok güzeldir, temizdir sanki hani öyle inanmak istersin ister istemez. Her şeyde bir iyi niyet aramak için çabalarsın. Oysa heyhat, lafı çıktı bir kere iyi anılmıyor sen saklasan da.
İyi değil bence. Yine de üzülüyorum, sanki korumak niye? Umurumda mı, umurumda mı? Kendisi izin verdi zaten bu duruma. Çirkin çok çirkin. Bence bakamaz artık gözlerine çünkü sertleştikleri zaman yüreğin de sertleşmesini görmekten korkacak. O vakit anlayacak ve sen sonuna kadar arkasından iyi şekilde anmaya çabalasan da kimse öyle anmayacak.
Çok yazık değil mi? Kendi düşen ağlamaz ya aslında ağlar hem de çok güzel ağlar. Daha farklı da olabilirdi ama ne edelim, olması gereken buymuş. Çocuğum..
demişti en son gözlerinin içine bakarak ve rüzgarda fütursuzca dalgalanan saçlarını gözlerinden uzak tutmaya çalışarak. Elleri soğuk havadan bembeyaz kesilmişti ve damarları o soğukluğu belli edercesine ortaya çıkmışlardı. Tüm o şeyleri anlatırken yüreğinden akıttığı o soğukluk ellerine de bulaşmıştı sanki. Elinden tutsa elektrik gibi çarpacaktı onu fakat bu onun için iyi olmayacaktı çünkü dokunursa yüreği de ısınmaya başlayacaktı ve sonra gözleri yumuşayacaktı. Fakat aklı vardı. Saçlarını boşverip atkısını bir kez daha düzeltip ellerini ceplerine gömmeyi düşündü, böylece bir hamle yapamayacaktı.
O ise anlamsız gözlerle bakmakta direniyordu. Derin bir nefes aldı sanki duyduklarının ağırlığını atlatmak istercesine. Çünkü hiç bu kadar uzun konuşurken duymamıştı onu ve bu onun için yeni birşeydi. Bu durumu kavramaya çalışırken yavaş yavaş ayılmaya başladı ve o anda fark etti herşeyi. Farkındalık acı verdi. Gözlerinin dolmasını durdurmak istedi, başka bir tarafa, uzak bir yere çevirdi başını. Rüzgar soğuk ama yumuşak esiyordu. Gözleri durulduğu vakit ona doğru döndü ve o hala donuk, soğuk gözlerle pozisyonunu bozmadan bakıyor ve bekliyordu. Canı sıkıldı, üzüldü. O çok sevdiği gözlerinin bu ifadeyi almasına üzüldü ve buna kendisi sebep olmuştu. Gerçekten bunu görmekten korkmuştu. İçinden küfretti kendine. Sanki sesi kısılmış hastalar gibi konuşmaya tenezzül etti bir iki kere ama kafasında kurduğu kelimeleri birleştirip cümle haline getiremedi ve öylece susuverdi karşısında. Saçlarında dolaştırdı gözlerini, güzel kokan saçlarına, ipeksi yumuşaklığı olan saçlarına. Ah ne acıydı bir daha onlara dokunamayacak olması, kokusunu alamayacak olması. Ya o tenine ne demeliydi? Artık onun olamayacaktı, sıcaklığını alamayacaktı. Kendi elleriyle iğrenç bir şekilde başkalarına teslim ediyordu onu. Yüreğini dahi teslim ediyordu. O yürek ona ait olamayacaktı artık. Ah ne acıydı tüm bunlar. Midesi bulanmaya başladı bir anda, yüreği hızlıca çarpmaya başladı. Kısık kısık inleyebildi bir tek.
Ben, ben bilemiyorum ne desem. Şu anda midem bulanıyor sanki ve başım, bilirsin ağrıyor işte. Düzgün düşünemiyorum. Sen, işte, sen harikasın, ben bilemiyorum işte.
O bunları duyar duymaz yüreği hızlandı, donuk gözlerini kıstı ve sert bir şekilde tebessüm edip derin bir nefes alıp içine doldurduğu soğuk havayı boşalttı. Sonra da rüzgara karşı yüzünü dönerek yanından hızlı adımlarla uzaklaştı.
16 Aralık 2010 Perşembe
Kedi!
Bu kedi insanı şaşırtır, güldürür, düşündürür. Çok değişik bir kedi bu, bir kere dertli. Dertli kedi özeldir. Ne zaman bu videoya baksam hep eğlenirim.
Mama isteyen Kedi!
Bu kedinin videosunu bulamadım yüklemek için ama feysmuk hesabı olanlar izleyebilir lakin yoksa izlenebilir mi bilemiyorum, umarım izlenebilinir çünkü bu kedi candır, muhteşemdir, beni mutlu eder ve inanılmaz güldürür! Şaşkın ya!
Anladım ki kediler de mutluluk kaynağım! Bir gün dillerini çözeceğim. Var o potansiyel sanki. Miyav yahu miyav!
13 Aralık 2010 Pazartesi
Dexter'ım Morgan'ım

Bir Dexter daha geldi geçti. 6. sezonu büyük bir heyecanla beklemeye başladım bile! Bu Dexter beni kalpten öldürecek.
'Don't be sorry, your darkness is gone. I'll carry it for you. Always. I'll keep it with mine.'
'They make it look so easy. Connecting with another human being. It's like no one told them it's the hardest thing in the world.'
'Lumen said, I gave her life back, a reversal of my usual role. Well, the fact is, she gave me mine back too. And I'm left not with what she took from me but with what she brought.'
12 Aralık 2010 Pazar
Düş
Donuk gözlerle bakıyordu, kulaklarında kendini bulduğu müzik eşliğinde. Ara ara mırıldanıyordu da bu müzikleri. Kendini buluyordu ama iyi olmuyordu ruhu adına. Gereksiz düşüncelere dalmasına sebebiyet veriyordu bu durum. Düşünceler başka düşüncelere sebebiyet veriyordu üstüne üstlük. İyice işin içinden çıkılmaz hale geliyordu. Çözümlerini düşünüyordu sonra. Belki de çözüme ihtiyacı yoktu olanların. Belki de oluruna bırakmak doğrusuydu. Her işte hayır vardır diyerek iyimserliğini koruyordu ya bu sefer de öyle yapıyordu ama düşündükçe belki de bir hayrı yoktu aslında. Böylesine düşüncelerden nefret ettiğini anımsadı tekrardan. Fakat elinden ne gelirdi?
Kulakları üşümesin diye saçlarını salmıştı. Rüzgar estikçe saçlarının kokusu burnunda eriyip giriyordu içine. Neden sonra düşündü artık daha güzel koktuklarını. Daha da yumuşaklardı. Bir bebeğin saçlarına benzetti saçlarını. Bu düşüncelerin ardından yüreğini yerinden çıkacakmış gibi acılar içinden kıvranırken onu yerinde tutabilmek adına ellerini tam göğsünün üstünde bastırdı. İmkan yoktu onu durdurmaya. Çırpınıyordu yüreği. Minik elleri kocaman yüreğini yerinde tutmayı beceremiyordu. Düşüncelerini boş şeylere yormaya başladı tekrardan. Durulurdu belki yüreği diye içinden geçirerek ellerini hala göğsünde tutarak. Saçlar, kokular, güzel anılar, müzik, kediler. Ey hayat..
Etrafına bakındı o sırada. Görmek istedi. Görmek, dinlemek, fark etmek. İyi olmadı ne yazık ki bu da. Çünkü gördüklerini, dinlediklerini, fark ettiklerini sevmedi, iğrendi. Hayalindeki yere gidebilmeyi düşledi. Oraya gidip sukünet içinde yaşamayı arzu etti. Evini düşledi bu sefer. Birlikte yaşlanmak istediği insanla kuracağı o yuvasını. Kalabalık olacaklardı. Öyle düşlüyordu yuvasını. Bir yuva kalabalık olmalıydı ona göre. Bahçesini düşledi, ne de harika çiçekler dikilirdi o bahçeye. Sokakları ne de şirindi gözünde. En çok da gömme pencerelerini seviyordu evin. Evin küçük olmasını seviyordu. Biraz tadilat istiyordu elbetteki o ev ama mutluluk o evdeydi. Yüreği mutluluk ve acıyla çırpınıyordu bu sefer. Kulaklarında hala o müzikler. Müzikler ki iyi etmiyordu onu fakat ne yapsındı o soğuk havada. Bir parça kendini bulmak istemişti.
Hayat geçip gidiyordu karşısında ve o bir müddet durup düşlemek istemişti o soğuk havada. Keşke zamanı da durdurabilseydi diye iç geçirdi içinden. Üşüyordu bedeni, ısıtamıyordu kendi kendini. Hele ki yüreği çırpınırken ne mümkündü. Ah koca yüreği nasıl da masumdu, hala kötülük yeşermiyordu içinde. Donuk gözleriyle ağır ağır adımlar atmaya başladı yalnızlığına giden yoluna doğru, ağzından birkaç kere farkında olmadan dökülen cümlelerle birlikte. 'Ah yapma bunu, yapma, etme bu yüreğime eyleme böyle..'
Ve kulaklarında;
Elveda mehyaneci
Artık kalamıyorum
Bir başkayım bu akşam
Sarhoş olamıyorum.
Kulakları üşümesin diye saçlarını salmıştı. Rüzgar estikçe saçlarının kokusu burnunda eriyip giriyordu içine. Neden sonra düşündü artık daha güzel koktuklarını. Daha da yumuşaklardı. Bir bebeğin saçlarına benzetti saçlarını. Bu düşüncelerin ardından yüreğini yerinden çıkacakmış gibi acılar içinden kıvranırken onu yerinde tutabilmek adına ellerini tam göğsünün üstünde bastırdı. İmkan yoktu onu durdurmaya. Çırpınıyordu yüreği. Minik elleri kocaman yüreğini yerinde tutmayı beceremiyordu. Düşüncelerini boş şeylere yormaya başladı tekrardan. Durulurdu belki yüreği diye içinden geçirerek ellerini hala göğsünde tutarak. Saçlar, kokular, güzel anılar, müzik, kediler. Ey hayat..
Etrafına bakındı o sırada. Görmek istedi. Görmek, dinlemek, fark etmek. İyi olmadı ne yazık ki bu da. Çünkü gördüklerini, dinlediklerini, fark ettiklerini sevmedi, iğrendi. Hayalindeki yere gidebilmeyi düşledi. Oraya gidip sukünet içinde yaşamayı arzu etti. Evini düşledi bu sefer. Birlikte yaşlanmak istediği insanla kuracağı o yuvasını. Kalabalık olacaklardı. Öyle düşlüyordu yuvasını. Bir yuva kalabalık olmalıydı ona göre. Bahçesini düşledi, ne de harika çiçekler dikilirdi o bahçeye. Sokakları ne de şirindi gözünde. En çok da gömme pencerelerini seviyordu evin. Evin küçük olmasını seviyordu. Biraz tadilat istiyordu elbetteki o ev ama mutluluk o evdeydi. Yüreği mutluluk ve acıyla çırpınıyordu bu sefer. Kulaklarında hala o müzikler. Müzikler ki iyi etmiyordu onu fakat ne yapsındı o soğuk havada. Bir parça kendini bulmak istemişti.
Hayat geçip gidiyordu karşısında ve o bir müddet durup düşlemek istemişti o soğuk havada. Keşke zamanı da durdurabilseydi diye iç geçirdi içinden. Üşüyordu bedeni, ısıtamıyordu kendi kendini. Hele ki yüreği çırpınırken ne mümkündü. Ah koca yüreği nasıl da masumdu, hala kötülük yeşermiyordu içinde. Donuk gözleriyle ağır ağır adımlar atmaya başladı yalnızlığına giden yoluna doğru, ağzından birkaç kere farkında olmadan dökülen cümlelerle birlikte. 'Ah yapma bunu, yapma, etme bu yüreğime eyleme böyle..'
Ve kulaklarında;
Elveda mehyaneci
Artık kalamıyorum
Bir başkayım bu akşam
Sarhoş olamıyorum.
Soğuk havada rüzgardan seni koruyacak kimse yoksa, üşüyen ellerini eldiven de dahi ısıtamıyorsa, kulaklarında bile sıcak bir gülüş duyamıyorsan, konuşurken yüreğin sızlıyorsa, duyduğun bir sözcük gözlerini dolduruyorsa, okudukların ruhunu burkup seni düşüncelere sürüklüyorsa, herşeye şükredip yine de acı duyuyor ve bir boşluk içinde yaşadığını fark ettiysen, sürekli kendini kandırıyorsan işin zor demektir. Ama umutsuz değil..
7 Aralık 2010 Salı
Bir şey var aramızda
Senin bakışından belli
Benim yanan yüzümden
Dalıveriyoruz arada bir
İkimiz de aynı seyi düsünüyorüz belki
Gulüserek başlıyoruz söze
Bir şey var aramızda
Onu bulduça kaybediyoruz isteyerek
Fakat ne kadar saklasak nafile
Bir şey var aramızda
Senin gözlerinde ışıldıyor
Benim dilimin ucunda.
Nahit Ulvi Akgün
Senin bakışından belli
Benim yanan yüzümden
Dalıveriyoruz arada bir
İkimiz de aynı seyi düsünüyorüz belki
Gulüserek başlıyoruz söze
Bir şey var aramızda
Onu bulduça kaybediyoruz isteyerek
Fakat ne kadar saklasak nafile
Bir şey var aramızda
Senin gözlerinde ışıldıyor
Benim dilimin ucunda.
Nahit Ulvi Akgün
6 Aralık 2010 Pazartesi
Al bir de burdan yak
Sevdiğin kişinin sana olan sevgisini anlaman için canını yak. Çünkü kimsenin canı yanmadıkça sana gerçek yüzünü göstermez.
William Butler Yeats
Çok şey söylenebilir ama lüzum yok. Can bu, nasıl yaktığına bağlı..
William Butler Yeats
Çok şey söylenebilir ama lüzum yok. Can bu, nasıl yaktığına bağlı..
5 Aralık 2010 Pazar
3 Aralık 2010 Cuma
Necatigil
O An
Birden hatırlarsın,
O da seni - - birden bazan:
Nerde, ne yapar şimdi
Parlar bir özlem anılar arasından.
Bu akşam ne garip sözcük
Sanki ilk duydum, yadırgıyorum:
Akşam. Bilmem bulur muyum
Yollara baksam?
Söner yangın birazdan
Yatışır özlem.
Bir gün karşılaşırız
Bir gün, bir yarım akşam.
Behçet Necatigil
Yıldızlar
Seni karanlıkta yatırıyorlar.
Korkuyorsun geceden:
Bakıp bakıp pencereden,
Yatağına sokuluyorsun.
Ben hep eski yerimdeyim, biliyorsun.
Hava açık olduğu zamanlar
Beni seyrediyor, seviniyorsun.
Ne olurdu, ben de,
Sana göründüğüm şekilde
Odana gelseydim.
Ateşböcekleri gibi,
Küçücük avucunda
Yanıp yanıp sönseydim.
Seneler geçip gider, büyürsün.
Bir gün olur, hepsi biter:
Endişeler, o çocuk üzüntün
Hepsi biter.
Aydınlanır seninçin geceler,
Güneş gibi görünürsün.
Biraz sabır, küçük çocuk, biraz sabır.
Ama, Allahın koyduğu yerde,
Yıldızlar daima yalnızdır.
Behçet Necatigil
Birden hatırlarsın,
O da seni - - birden bazan:
Nerde, ne yapar şimdi
Parlar bir özlem anılar arasından.
Bu akşam ne garip sözcük
Sanki ilk duydum, yadırgıyorum:
Akşam. Bilmem bulur muyum
Yollara baksam?
Söner yangın birazdan
Yatışır özlem.
Bir gün karşılaşırız
Bir gün, bir yarım akşam.
Behçet Necatigil
Yıldızlar
Seni karanlıkta yatırıyorlar.
Korkuyorsun geceden:
Bakıp bakıp pencereden,
Yatağına sokuluyorsun.
Ben hep eski yerimdeyim, biliyorsun.
Hava açık olduğu zamanlar
Beni seyrediyor, seviniyorsun.
Ne olurdu, ben de,
Sana göründüğüm şekilde
Odana gelseydim.
Ateşböcekleri gibi,
Küçücük avucunda
Yanıp yanıp sönseydim.
Seneler geçip gider, büyürsün.
Bir gün olur, hepsi biter:
Endişeler, o çocuk üzüntün
Hepsi biter.
Aydınlanır seninçin geceler,
Güneş gibi görünürsün.
Biraz sabır, küçük çocuk, biraz sabır.
Ama, Allahın koyduğu yerde,
Yıldızlar daima yalnızdır.
Behçet Necatigil
30 Kasım 2010 Salı
Memleketten Esintiler


Saraybosna Müzik Akademisi Kadınlar Korosu “Gaudeamus”:
Bosna’nın en popüler temsilcilerinden biri olan “Gaudeamus". 1991 yılında Saraybosna Radyo Televizyon Müzik Yapım (RTSA) tarafından kuruldu.1996 yılından itibaren Saraybosna Üniversitesi Müzik Akademisi bünyesinde çalışmalarına devam etmektedir. Koro, Bosna Hersek Kültür Günleri kapsamında, Bosna Hersek, Asya, Avrupa ve Afrika’nın birçok ülkesinde Sanatsal düzeyi yüksek 150 adet konser gerçekleştirdi. Aralık 1992 yılında gerçekleştirilen “Eurovision Şarkı Yarışması” yayınına Bosna-Hersek’ten canlı bağlanarak konser veren Koronun kariyerinde birçok ülkede konser vermiştir. Çok önemli sosyal ödülleri bulunan Koroyu, özellikle Federal Eğitim Bilim Kültür Spor Bakanlığı müzik hayatının gelişimine sağladığı katkılardan dolayı önemsemektedir.
Koronun Sanat Yönetmeni ünlü Şef Prof. Reşad Arnautovic, Şef Zeljka Andriç’dir.
Başçarşı Geleneksel Halk Dansları Topluluğu:
1994 yılında, Başçarşıja adını alan topluluk, 1947 yılında kurulan ve "Miljenko Cvitković", adı ile bilinen kültür ve sanat topluluğunun devamıdır. Topluluğun etkinlikleri, 1964 yılından itibaren, Başçarşı’da bulunan merkez binada gerçekleştirilmektedir. Saraybosna’nın kültürel mirasının temelini temsil eden topluluk, yüksek bir sanatsal başarı grafiğine sahiptir.Yarım yüzyıla aşkın varlığını sürdüren topluluk Saraybosna’yı, eski Yugoslavya’nın her bölgesinde, Avrupa da, Afrika da ve Asya’nın birçok ülkesinde başarıyla temsil etmiştir. Varlığı süresince, topluluğun üye sayısı on bini aşmıştır.Topluluk yaşamı süresince, Yunanistan, Almanya, Fransa, İtalya, İsviçre, Türkiye, Polonya ve Macaristan’ın da aralarında bulunduğu birçok ülkeden başarı ödülleri almıştır.
CRR Konser Salonu'nda böyle de harika bir etkinliğe katıldım 29 Kasım Pazartesi akşamında. Finalde koro ekibi son iki parçayı türkçe seslendirince tuhaf bir şekilde mutlu oldum. Memleketimin insanları onlar, güzel insanlar. Hangi parçalar mı dediniz? Üsküdara'a Gider İken dersem, Divane Aşık Gibi dersem nasıl olur? Şimdi ben o kadar Sevdalinka dinleyip hüzünlendiysem bu parçalarda da hüzünlenmez miyim? Hüzünlenirim hem de çok hüzünlenirim. Gözlerim de dolar hüznümle birlikte. Hüznüm, gözyaşlarım olur içimden çıksın diye.
Sevda şarkıları bunlar. Hüzünlenir insan.. Sevdalinka bunlar.
Dusek mi draga,
razmesti bas kao da je
draga duso za tebe
aj, ja cu doci oko pola noci
da legnem kraj tebe
Susarım
Sana öyle sözler sarfederim ki; gözlerimden akan her damla yaş için pişman olursun. Sana öyle zamanlar anlatırım ki, değerini bilmediğin anları hatırlar, özlemiyle tutuşursun. Sana öyle gerçek olurum ki, hayatın boyunca keşkelere mahkum olursun. Ama sana kıyamadığım için öyle bir susarım ki, her susuşumda bin defa kahrolursun.
13 Madde
1. Seni sen oldugun icin degil, seninle birlikte oldugumda ben oldugum için seviyorum.
2. Hiç kimse gözyaşlarını hak etmez, onlara layık olan kişi ise seni ağlatmaz.
3. Sen istediginde sana aşık olmaması, sana aşık olmadıgı anlamına gelmez.
4. Gerçek arkadaş, elini tutan, kalbine dokunandır.
5. Birisine yabancılaşmanın en kotu biçimi yanında oturuyor olup ona hic bir zaman ulaşamayacagını bilmektir.
6. Hiç bir zaman gülümsemekten vazgeçme, üzgün olduğunda bile! Gülümsemene kimin, ne zaman aşık olacagını bilemezsin.
7. Tüm dunya icin sadece bir kişi olabilirsin fakat bazılari icin sen bir dünyasın.
8. Zamanı onu seninle birlikte geçirmeye hazır olmayan biriyle geçirme.
9. Belki de Tanrı uygun kişiyi tanımandan önce yanlış kişilerle tanışmanı, onu tanıdıgında minnettar olman icin istedi.
10. “Bitti” diye üzülme, “yaşandı” diye sevin.
11. Her zaman seni üzecek birileri olacaktır,yapman gereken insanlara güvenmeye devam etmek, kime iki defa guveneceğine daha fazla dikkat etmektir.
12. Birini daha iyi tanımadan ve bu kişinin senin kim oldugunu bilmesinden önce kendini daha iyi bir kişiye dönüştür ve kim oldugunu bilerek kendine güven.
13. Kendini çok zorlama, en guzel şeyler onları en az beklediginde olur.
Gabriel Garcia Marquez
2. Hiç kimse gözyaşlarını hak etmez, onlara layık olan kişi ise seni ağlatmaz.
3. Sen istediginde sana aşık olmaması, sana aşık olmadıgı anlamına gelmez.
4. Gerçek arkadaş, elini tutan, kalbine dokunandır.
5. Birisine yabancılaşmanın en kotu biçimi yanında oturuyor olup ona hic bir zaman ulaşamayacagını bilmektir.
6. Hiç bir zaman gülümsemekten vazgeçme, üzgün olduğunda bile! Gülümsemene kimin, ne zaman aşık olacagını bilemezsin.
7. Tüm dunya icin sadece bir kişi olabilirsin fakat bazılari icin sen bir dünyasın.
8. Zamanı onu seninle birlikte geçirmeye hazır olmayan biriyle geçirme.
9. Belki de Tanrı uygun kişiyi tanımandan önce yanlış kişilerle tanışmanı, onu tanıdıgında minnettar olman icin istedi.
10. “Bitti” diye üzülme, “yaşandı” diye sevin.
11. Her zaman seni üzecek birileri olacaktır,yapman gereken insanlara güvenmeye devam etmek, kime iki defa guveneceğine daha fazla dikkat etmektir.
12. Birini daha iyi tanımadan ve bu kişinin senin kim oldugunu bilmesinden önce kendini daha iyi bir kişiye dönüştür ve kim oldugunu bilerek kendine güven.
13. Kendini çok zorlama, en guzel şeyler onları en az beklediginde olur.
Gabriel Garcia Marquez
28 Kasım 2010 Pazar
'O'
Denizlere attı kendini. Sevdiği denizlere. İçindekileri denize dökmek için attı kendini. Dalgaların alp götürmek ve bir daha geri getirmemek adına attı.
Rüzgarlara attı kendini. Sevdiği rüzgarlara. İçindekileri rüzgar alıp götürsün diye attı kendini. Alıp savursun uzaklara diye attı, bir daha geri getirmemek adına attı.
Derin nefesler çekti. Rüzgar yüzünü yalayıp geçerken gözlerini kapatmak en sevdiği şeydi. O sırada hep uçtuğunu hayal ederdi. Uçmak ne muhteşem bir duyguydu. Bulutlarda olduğunu hayal etmek, gökküşağında yürdüğünü düşlemek. Ah ne hoştu.
Saçlarını çıkarken toplamamıştı, rüzgarla dans etsinler diye. O, gözlerini kapamış bir şekilde rüzgarı hissederken denizi dinliyordu ve güzel şeyler hayal ediyordu. Saçlarının her bir teli rüzgarla bir olmuş uçuşuyordu anlamsızca. Atkısı vardı bir de. En sevdiği atkısı hem de. Boynu çok üşürdü mütemadiyen. Atkısız çıkılmazdı. Rüzgar kokuları da beraberinde getiriyordu işte. Saçları güzel kokuyordu, atkısı güzel kokuyordu ve deniz, deniz güzel kokuyordu. Hala derin nefesler alıp veriyordu hayaller kurarak gözleri kapalı bir şekilde.
O, tüm bunları yaşarken omzunda bir el hissetti. Sımsıcak bir el. Yumuşak ve sıcak. Gözlerini açtığında kırpıştırdı o an birkaç kere günışığının verdiği rahatsızlıktan dolayı. Omzunda hissettiği ele doğru döndürdü yüzünü ve olduğundan da sımsıcak bir gülümsemeyle karşıladı omuzdaki elin sahibini. Mutluluk ve huzurla dolup taşıyordu yüreği ve ruhu. Boynuna sarılıp kokusunu içine çekti fark ettirmeden.
Seni sevmek güzel şey, seni özlemek güzel şey. Özleyebileceğin birinin olması da güzel şey. Bu yürek büyük, bu yürek büyük bir sevgiyle yoğrulmuş içinde büyüterek ufaktan ufaktan. Güzel şey bunlar. Sevildiğini bilmek güzel..
'Olanları bu şekilde yaşayabilmek isterdi elbet ama o, denizle ve rüzgarla başbaşa kalmıştı ve kaldığıyla geri döndü ağır ağır omuzunda sıcak ve yumuşak bir el olmadan. Yalnız ve yorgun ama sıcak bir yürekle her şeye rağmen.'
Rüzgarlara attı kendini. Sevdiği rüzgarlara. İçindekileri rüzgar alıp götürsün diye attı kendini. Alıp savursun uzaklara diye attı, bir daha geri getirmemek adına attı.
Derin nefesler çekti. Rüzgar yüzünü yalayıp geçerken gözlerini kapatmak en sevdiği şeydi. O sırada hep uçtuğunu hayal ederdi. Uçmak ne muhteşem bir duyguydu. Bulutlarda olduğunu hayal etmek, gökküşağında yürdüğünü düşlemek. Ah ne hoştu.
Saçlarını çıkarken toplamamıştı, rüzgarla dans etsinler diye. O, gözlerini kapamış bir şekilde rüzgarı hissederken denizi dinliyordu ve güzel şeyler hayal ediyordu. Saçlarının her bir teli rüzgarla bir olmuş uçuşuyordu anlamsızca. Atkısı vardı bir de. En sevdiği atkısı hem de. Boynu çok üşürdü mütemadiyen. Atkısız çıkılmazdı. Rüzgar kokuları da beraberinde getiriyordu işte. Saçları güzel kokuyordu, atkısı güzel kokuyordu ve deniz, deniz güzel kokuyordu. Hala derin nefesler alıp veriyordu hayaller kurarak gözleri kapalı bir şekilde.
O, tüm bunları yaşarken omzunda bir el hissetti. Sımsıcak bir el. Yumuşak ve sıcak. Gözlerini açtığında kırpıştırdı o an birkaç kere günışığının verdiği rahatsızlıktan dolayı. Omzunda hissettiği ele doğru döndürdü yüzünü ve olduğundan da sımsıcak bir gülümsemeyle karşıladı omuzdaki elin sahibini. Mutluluk ve huzurla dolup taşıyordu yüreği ve ruhu. Boynuna sarılıp kokusunu içine çekti fark ettirmeden.
Seni sevmek güzel şey, seni özlemek güzel şey. Özleyebileceğin birinin olması da güzel şey. Bu yürek büyük, bu yürek büyük bir sevgiyle yoğrulmuş içinde büyüterek ufaktan ufaktan. Güzel şey bunlar. Sevildiğini bilmek güzel..
'Olanları bu şekilde yaşayabilmek isterdi elbet ama o, denizle ve rüzgarla başbaşa kalmıştı ve kaldığıyla geri döndü ağır ağır omuzunda sıcak ve yumuşak bir el olmadan. Yalnız ve yorgun ama sıcak bir yürekle her şeye rağmen.'
Tanışma
Yeni tanışmalardan nefret ederdi. Önce tuhaf tuhaf bakınır sonra gerilirdi kendini takdim ederken. Elini uzatıp uzatmamak arasında kalakalırdı ufacık bir süre. Ne can sıkıcıydı bu tanışmalar. Birazdan kendisi hakkında sorular sorulacaktı. Bunu önceden düşündüğü için hayıflanırdı kendi kendine. Hep böyle olurdu ve bu daha da çok gerilmesine sebep olurdu. Nitekim yine öyle olmuştu. Yüzünde gülümsemesiyle dinlerdi karşı tarafı. Zoraki gülümsemezdi genellikle, bu konuda içi rahattı. Karşı tarafın samimiyetsiz bir gülümseme olarak düşünmesi hoş birşey olmazdı nede olsa. Gülümsemek doğasında vardı.
Sıkıcı sorulara gelmişti sıra. O anda olduğu yerden yok olup gitmek, toz olmak, yerin dibine kaçmak ya da zamanı ileriye sarıp o sorulardan kurtulmak istiyordu. Ama ne mümkün? Başa gelen çekiliyordu.
Hobiler mi? Ah yapmayın bunu der gibi bakmıştı o sırada. Gözlerini devirdi aşağıya doğru. Ellerini ovuşturdu, yerinde kıpraştı, gülümsemesi acı bir tebessüme dönüvermişti. Yanındakilere bakındı bir anda. Saniyeler içinde olan bu olayda kendisini tanıyanlardan bir yardım diler gibi bakıyordu sadece.
Resim diyebilmişti bir tek. Resim çizmeyi severim ama uzunca bir süredir yapmıyorum diyerek durumdan kurtulmak istiyordu.
Karşı taraf çetin ceviz çıkmıştı ve bu hobiyi hobi olarak görmeyen cümleler sarf etmişti. Aslında amacı eğlenmekti, ortamı eğlendirmek. Belki de kendisinin huzursuz olduğunu fark ettiğinden ortamı rahatlatmak için söylenmişti bu birkaç söz. Ama o bunlara üzülmüştü yine de. Konu hemen kapanmadığı için üzülmüştü ve bu sefer yaşadığı gerginliğin üstüne bir gerginlik daha çöküvermişti. Karşı taraftan gelen cümlelerin arkasından kendi cümlelerini söylemeye çalıştı kısık kısık, yeni tanışmanın veridği utangaçlıkla birlikte. Öyle ya, karşı taraf yaşı başı geçmiş biriydi kendisine göre. Paldır küldür birşeyler söyleyemezdi. O da ağzında birşeyler geveledi sadece kendince. Ama ortam gülşmelerle birlikte rahatlamıştı. İstediğini elde edebilmişti ama o rahatlayamamıştı her nasılsa. Kendisini basit, anlamsız, heyecansız bir insan olarak görmekten nefret ederdi. İçin için sıkılırdı kendinden. Başı dönmeye başladığı sırada karşı taraf kendisini anlatmaya başladı bir anda. Kendisi hakkında daha fazla sorular sorulmayacağı için memnun oldu birden. Kurtulmuştu bu sıkıcı sohbetlerden. Zaten çok anlamsız bulurdu. En iyi tanışma paldır küldür olanıydı ona göre. Daha samimi gelirdi sanki. Daha doğal, daha sevimli yerine ve durumuna göre. Kendini soğuktan korumak adına içtiği çayına baktı o sırada. Çayı güzel yapıyorlarmış diye geçirdi aklından. Sonra garip bir şekilde çayını çok hızlı içtiğini fark etti. Diğerlerinin çayları hala olduğu gibiydi ya da yudum yudum içtiklerinden fark edilmiyordu içildiği. Üzüldü kendi adına. Sanki acelesi varmış gibi içerdi çaylarını. Daha önce hep kendisinin önceden bitirdiğini düşünmeye başladı tek tek ve kızdı kendine. karşı taraf kendisini anlatırken hem onu dinliyor hem de içtiği çayları düşünüyordu.
Zaman hızlıca geçmişti ve karşı taraf kendisiyle tanışmasından gayet memnun bir şekilde tekrar görüşmek ve daha fazla sohbet etme dileklerinde bulunuyordu ona bakarak. Neden sonra, yüzündeki hüznü görmüş olmalı ki birkaç güzel sözlerde bulunuvermişti karşı taraf. Nerdeyse gözlerini doldurmasına sebebiyet verecek dereceye gelmişti. O anki ruh hali buna musaitti de. Gözlerini gördü ve kendisini dalgaya alarak konuyu kapatıp oturduğu sandalyesinden kalktı. Elini tuttu onun ve tekrar görüşelim güzel kız, dedi.
O anda üstünden tuhaf birşeyler kalkmış gibi hissetti. Gerilmiş, hüzünlenmiş, mutlu olmuş ve şaşırmıştı. Tüm duyguları bir anda yaşadığı için yorulmuştu. Sanırım sonraki görüşme daha rahat olacaktı.
Sıkıcı sorulara gelmişti sıra. O anda olduğu yerden yok olup gitmek, toz olmak, yerin dibine kaçmak ya da zamanı ileriye sarıp o sorulardan kurtulmak istiyordu. Ama ne mümkün? Başa gelen çekiliyordu.
Hobiler mi? Ah yapmayın bunu der gibi bakmıştı o sırada. Gözlerini devirdi aşağıya doğru. Ellerini ovuşturdu, yerinde kıpraştı, gülümsemesi acı bir tebessüme dönüvermişti. Yanındakilere bakındı bir anda. Saniyeler içinde olan bu olayda kendisini tanıyanlardan bir yardım diler gibi bakıyordu sadece.
Resim diyebilmişti bir tek. Resim çizmeyi severim ama uzunca bir süredir yapmıyorum diyerek durumdan kurtulmak istiyordu.
Karşı taraf çetin ceviz çıkmıştı ve bu hobiyi hobi olarak görmeyen cümleler sarf etmişti. Aslında amacı eğlenmekti, ortamı eğlendirmek. Belki de kendisinin huzursuz olduğunu fark ettiğinden ortamı rahatlatmak için söylenmişti bu birkaç söz. Ama o bunlara üzülmüştü yine de. Konu hemen kapanmadığı için üzülmüştü ve bu sefer yaşadığı gerginliğin üstüne bir gerginlik daha çöküvermişti. Karşı taraftan gelen cümlelerin arkasından kendi cümlelerini söylemeye çalıştı kısık kısık, yeni tanışmanın veridği utangaçlıkla birlikte. Öyle ya, karşı taraf yaşı başı geçmiş biriydi kendisine göre. Paldır küldür birşeyler söyleyemezdi. O da ağzında birşeyler geveledi sadece kendince. Ama ortam gülşmelerle birlikte rahatlamıştı. İstediğini elde edebilmişti ama o rahatlayamamıştı her nasılsa. Kendisini basit, anlamsız, heyecansız bir insan olarak görmekten nefret ederdi. İçin için sıkılırdı kendinden. Başı dönmeye başladığı sırada karşı taraf kendisini anlatmaya başladı bir anda. Kendisi hakkında daha fazla sorular sorulmayacağı için memnun oldu birden. Kurtulmuştu bu sıkıcı sohbetlerden. Zaten çok anlamsız bulurdu. En iyi tanışma paldır küldür olanıydı ona göre. Daha samimi gelirdi sanki. Daha doğal, daha sevimli yerine ve durumuna göre. Kendini soğuktan korumak adına içtiği çayına baktı o sırada. Çayı güzel yapıyorlarmış diye geçirdi aklından. Sonra garip bir şekilde çayını çok hızlı içtiğini fark etti. Diğerlerinin çayları hala olduğu gibiydi ya da yudum yudum içtiklerinden fark edilmiyordu içildiği. Üzüldü kendi adına. Sanki acelesi varmış gibi içerdi çaylarını. Daha önce hep kendisinin önceden bitirdiğini düşünmeye başladı tek tek ve kızdı kendine. karşı taraf kendisini anlatırken hem onu dinliyor hem de içtiği çayları düşünüyordu.
Zaman hızlıca geçmişti ve karşı taraf kendisiyle tanışmasından gayet memnun bir şekilde tekrar görüşmek ve daha fazla sohbet etme dileklerinde bulunuyordu ona bakarak. Neden sonra, yüzündeki hüznü görmüş olmalı ki birkaç güzel sözlerde bulunuvermişti karşı taraf. Nerdeyse gözlerini doldurmasına sebebiyet verecek dereceye gelmişti. O anki ruh hali buna musaitti de. Gözlerini gördü ve kendisini dalgaya alarak konuyu kapatıp oturduğu sandalyesinden kalktı. Elini tuttu onun ve tekrar görüşelim güzel kız, dedi.
O anda üstünden tuhaf birşeyler kalkmış gibi hissetti. Gerilmiş, hüzünlenmiş, mutlu olmuş ve şaşırmıştı. Tüm duyguları bir anda yaşadığı için yorulmuştu. Sanırım sonraki görüşme daha rahat olacaktı.
26 Kasım 2010 Cuma
Güzel İnsan Erol
Erol Evgin ne süper bir insandır. Duygulandım.. Erol Evgin diyince duygulandım düşün artık. Güzel insan Erol.
Tanrım Bu Hasret Bitse
Bir uzak şehirde şimdi yaşıyorum hasretini
Yıkılıp kalmışım burada yorgun bir yolcu gibi
Gecenin karanlığında yüzün her an aklımda
Nereye baksam gözlerin gözlerimin içinde
Nereye uzansam elin ellerimin içinde
Tanrım bu hasret bir bitse bir bitse
Tanrım o günler geri gelse
Elimi uzatsam belki dukanabilirdim sana
O kadar yakımdım sanki o kadar benimdin sanki
Gecenin sezsizliğinde gözlerimin önünde
Yaşadığımız acı tatlı günler bir bir canlandı
Yaşadığımız acı tatlı günlerimiz canlandı
Tanrım bu hasret bir bitse bir bitse
Tanrım o günler geri gelse
Gecenin sezsizliğinde gözlerimin önünde
Yaşadığımız acı tatlı günler bir bir canlandı
Yaşadığımız acı tatlı günlerimiz canlandı
Tanrım bu hasret bir bitse bir bitse
Tanrım o günler geri gelse.
Tanrım Bu Hasret Bitse
Bir uzak şehirde şimdi yaşıyorum hasretini
Yıkılıp kalmışım burada yorgun bir yolcu gibi
Gecenin karanlığında yüzün her an aklımda
Nereye baksam gözlerin gözlerimin içinde
Nereye uzansam elin ellerimin içinde
Tanrım bu hasret bir bitse bir bitse
Tanrım o günler geri gelse
Elimi uzatsam belki dukanabilirdim sana
O kadar yakımdım sanki o kadar benimdin sanki
Gecenin sezsizliğinde gözlerimin önünde
Yaşadığımız acı tatlı günler bir bir canlandı
Yaşadığımız acı tatlı günlerimiz canlandı
Tanrım bu hasret bir bitse bir bitse
Tanrım o günler geri gelse
Gecenin sezsizliğinde gözlerimin önünde
Yaşadığımız acı tatlı günler bir bir canlandı
Yaşadığımız acı tatlı günlerimiz canlandı
Tanrım bu hasret bir bitse bir bitse
Tanrım o günler geri gelse.
23 Kasım 2010 Salı
24 Kasım
Böyle de güzel bir günüm vardır benim. Öğretmenler günüm vardır benim. Belki de doğum günümden de daha güzel bir günüm bu benim. Öğrencilerim var benim, muhteşem öğrencilerim. Onlara baktıkça gözlerimi parlatan çocuklarım. Umut hepsi, umudum hepsi. Beni mutlu eden öğrencilerim var. Güzel bir günüm var. 24 Kasım'ım var.
'Tabi mutlu olacaksın çünkü sen öğretmensin.'
Bu öğrenci yenir ve sevilir..
'Tabi mutlu olacaksın çünkü sen öğretmensin.'
Bu öğrenci yenir ve sevilir..
21 Kasım 2010 Pazar
Kuzen Pisiciği


Ve hayat, bu minik, muhteşem, güzel, yaramaz, şımarık hayvanla çok güzel. Gün boyu mırlamasını dinleyebilir, oyunculuğuyla eğlenir, öper, sıkar, şımartabilirim. Senin kafana kurban, senin güzelliğine kurban, mimiksiz, tepkisiz suratına kurban, miyavlamayı beceremeyen sesine kurban. Bir miyavlasan da billur gibi şakısan ve bu sefer de harika miyavlamana kurban olsam. Bak bunu yapmalısın pisiciğim. Pempiş ve ıslak burnunu öptüğüm, patisini okşadığım miniğim. Tenimde hissettirdiğin sıcaklığını sevdiğim. İpeksi tüylerinle boynumu gıdıklattığın. Geleceksin ki yanıma. Ayrılırken de vedalaşmamıştım zaten..Nahizimci yaramaz..
Stardust/2007

Yıldız aşığı bir insan olarak bu film hakkında fazla birşeyler söylemek, naçizane kritiklerde bulunmak istemiyorum. Bence Yvaine'in söylediği bu replik her şeyi anlatmaya yeter. Bilare kitabını da edinip okumak iyi olur tabi.
Yvaine: You know when I said I knew little about love? That wasn't true. I know a lot about love. I've seen it, centuries and centuries of it, and it was the only thing that made watching your world bearable. All those wars. Pain, lies, hate... It made me want to turn away and never look down again. But when I see the way that mankind loves... You could search to the furthest reaches of the universe and never find anything more beautiful. So yes, I know that love is unconditional. But I also know that it can be unpredictable, unexpected, uncontrollable, unbearable and strangely easy to mistake for loathing, and... What I'm trying to say, Tristan is... I think I love you. Is this love, Tristan? I never imagined I'd know it for myself. My heart... It feels like my chest can barely contain it. Like it's trying to escape because it doesn't belong to me any more. It belongs to you. And if you wanted it, I'd wish for nothing in exchange - no gifts. No goods. No demonstrations of devotion. Nothing but knowing you loved me too. Just your heart, in exchange for mine.
11 Kasım 2010 Perşembe
Fikrimin İnce Gülü
Fikrimin ince gülü, kalbimin şen bülbülü
O gün ki gördüm seni, yaktın ah yaktın beni
Ellerin ellerimde, gözlerin gözlerimde
O gün ki gördüm seni, yaktın ah yaktın beni
Ateşli dudakların, gamzeli yanakların
O gün ki gördüm seni, yaktın ah yaktın beni
Gördüğüm günden beri, olmuşum inan deli
O gün ki gördüm seni, yaktın ah yaktın beni.
Bülblüm Altın Kafeste
Bülbülüm altın kafeste aman,
Öter aheste aheste, öter aheste aheste.
Ötme bülbül yarim haste aman.
Ah neyleyim şu gönlüme, hasret kaldım sevdiğime.
Ben sana aldanamam yarim, ben sana dayanamam.
Bülbülleri har ağlatır aman.
Aşıkları yar ağlatır.
Ben feleğe neylemişim aman.
Beni her bahar ağlatır.
Ben sana aldanamam yarim, ben sana danayamam.
Atladım Bahçene Girdim
Atladım bahçene girdim
Gülleri fincan gibi
Gerdanında üç beni var
Her biri mercan gibi
Sarılalım sarmaşalım
İkimiz bir can gibi
Gel seninle kavledelim
Ya onu sev ya beni
Bir tenhada buluşalım
Ya onun ol ya benim.
O gün ki gördüm seni, yaktın ah yaktın beni
Ellerin ellerimde, gözlerin gözlerimde
O gün ki gördüm seni, yaktın ah yaktın beni
Ateşli dudakların, gamzeli yanakların
O gün ki gördüm seni, yaktın ah yaktın beni
Gördüğüm günden beri, olmuşum inan deli
O gün ki gördüm seni, yaktın ah yaktın beni.
Bülblüm Altın Kafeste
Bülbülüm altın kafeste aman,
Öter aheste aheste, öter aheste aheste.
Ötme bülbül yarim haste aman.
Ah neyleyim şu gönlüme, hasret kaldım sevdiğime.
Ben sana aldanamam yarim, ben sana dayanamam.
Bülbülleri har ağlatır aman.
Aşıkları yar ağlatır.
Ben feleğe neylemişim aman.
Beni her bahar ağlatır.
Ben sana aldanamam yarim, ben sana danayamam.
Atladım Bahçene Girdim
Atladım bahçene girdim
Gülleri fincan gibi
Gerdanında üç beni var
Her biri mercan gibi
Sarılalım sarmaşalım
İkimiz bir can gibi
Gel seninle kavledelim
Ya onu sev ya beni
Bir tenhada buluşalım
Ya onun ol ya benim.
9 Kasım 2010 Salı
DEX!

Bak şimdi, 5. sezonu çılgınlar gibi bekledim ve şimdi de her hafta yeni bölümlerini çılgınlar gibi bekliyorum. İzlediğim yerden hop oturup hop kalkıyorum, kalbim dayanamayacak diye korkuyorum. Yapmayınız yahu, nasıl bir dizidir bu böyle! 12 bölüm nedir ulaaannn!!!! Şu finaller de olmasa biricik dizi hayatım çok daha güzel olacaktı.
"We all have something to hide. Some dark place inside us we don’t want the world to see."
"The babysitter doesn’t trust me because of the lies. Lumen doesn’t trust me because of the truth. There must be a name for that, oh right, Dexter Morgan."
"Never lie to someone who trusts you. Never trust someone who lies to you."
"Sometimes partners find us, and as much as we try to push them away, they work their way into our lives regardless, until we finally realize how much we need them."
8 Kasım 2010 Pazartesi
İşte Öyle Birşey
Seni düşündüm dün akşam yine
Sonsuz bir umut doldu içime
Bir de kendimi düşündüm sonra
Bir garip duygu çöktü omzuma.
Hani ıssız bir yoldan geçerken
Hani bir korku duyar da insan
Hani bir şarkı söyler içinden
İşte öyle bir şey.
Hani eski bir resme bakarken
Hani yılları sayar da insan
Hani gözleri dolar ya birden
İşte öyle bir şey.
Seni düşündüm dün akşam yine
Sonsuz bir huzur doldu kalbime
Bir de kendimi düşündüm sonra
Bir garip duygu çöktü omzuma
Hani yıldızlar yanıp sönerken
Hani bir yıldız kayar da insan
Hani bir telaş duyar ya birden
İşte öyle bir şey.
Hani bir yağmur yağar da bazen
Hani gök gürler ya arkasından
Hani şimşekler çakar peşinden
İşte öyle bir şey.
Erol Evgin
Sonsuz bir umut doldu içime
Bir de kendimi düşündüm sonra
Bir garip duygu çöktü omzuma.
Hani ıssız bir yoldan geçerken
Hani bir korku duyar da insan
Hani bir şarkı söyler içinden
İşte öyle bir şey.
Hani eski bir resme bakarken
Hani yılları sayar da insan
Hani gözleri dolar ya birden
İşte öyle bir şey.
Seni düşündüm dün akşam yine
Sonsuz bir huzur doldu kalbime
Bir de kendimi düşündüm sonra
Bir garip duygu çöktü omzuma
Hani yıldızlar yanıp sönerken
Hani bir yıldız kayar da insan
Hani bir telaş duyar ya birden
İşte öyle bir şey.
Hani bir yağmur yağar da bazen
Hani gök gürler ya arkasından
Hani şimşekler çakar peşinden
İşte öyle bir şey.
Erol Evgin
Sadece..Öyle işte..
...
Aslında kimse, görmek istemeyenden daha kör değildir.
...
Beni en korkutan , dostluğumuzu kaybetme olasılığıydı. Eğer L.'nin kız arkadaşı olsaydım ve sonunda onu büsbütün kaybetmek olsaydı, ne yapardım bilmiyordum ve daha şimdiden, bana yeni birisiyle çıktığını söylediğinden beri, onunla zar zor konuşabiliyordum. İleri adım atmaktan korkuyor, geri adım atmayı kabul etmiyor ve olduğum yerde durma seçeneğini ise gerçekçilikten çok uzak buluyordum.
H.'den öğrendiğim bir başka şey de şuydu: bazen hayatta güzel şeylere ulaşabilmek için, körlemesine sıçrayışlar yapmak zorundaydınız.
Her şeyden öte, H. bana, büyük riskler almanın büyük keyifleri olduğunu öğretmişti.
Ama düşündüm de, kaybetmekten çok, kazanmaktan korkuyordum. Ama korkusuz olmazsan, hiçbir zaman elde ettiğine değer bir şeye sahip olamazdın.
S.B/ G.C.
Aslında kimse, görmek istemeyenden daha kör değildir.
...
Beni en korkutan , dostluğumuzu kaybetme olasılığıydı. Eğer L.'nin kız arkadaşı olsaydım ve sonunda onu büsbütün kaybetmek olsaydı, ne yapardım bilmiyordum ve daha şimdiden, bana yeni birisiyle çıktığını söylediğinden beri, onunla zar zor konuşabiliyordum. İleri adım atmaktan korkuyor, geri adım atmayı kabul etmiyor ve olduğum yerde durma seçeneğini ise gerçekçilikten çok uzak buluyordum.
H.'den öğrendiğim bir başka şey de şuydu: bazen hayatta güzel şeylere ulaşabilmek için, körlemesine sıçrayışlar yapmak zorundaydınız.
Her şeyden öte, H. bana, büyük riskler almanın büyük keyifleri olduğunu öğretmişti.
Ama düşündüm de, kaybetmekten çok, kazanmaktan korkuyordum. Ama korkusuz olmazsan, hiçbir zaman elde ettiğine değer bir şeye sahip olamazdın.
S.B/ G.C.
7 Kasım 2010 Pazar
Err..Yok bişi yok
Konuşsam dilim yanar, sussam kalbim. Önce duruyorum. Sonra susuyorum. İçimden çıkan lafların, etrafı yangın yerine çevireceğini düşününce kilit vuruyorum dilime. Yan diyorum içime. Sadece sen yan ve dayan diyorum gönlüme. Herkes mutlu olsun! Sen dayan..
SUSARAK
Güneş altında söylenmedik söz yokmuş..
Bu yüzden geceleri söylüyorum sevdiğimi.
Ne gece ne gündüz yokmuş söylenmemiş söz
Ben de söylenmişleri söylüyorum yeni biçimde
Hiç bir biçim kalmamış dünyada denenmedik
Ben de susuyorum sevgimi saklayıp içimde
Duyuyorsun değilmi suskunluğumu nasıl haykırıyor
Susarak sevgisini ilan eden çok var sevgilim
Ama bir başka seven yok benim sustuğum biçimde
Aziz NESİN
İnsan her şeyi elinde tutamaz hiç bir zaman
Ne gücünü ne güçsüzlüğünü ne de yüreğini
Ve açtım derken kollarını bir haç olur gölgesi
Ve sarıldım derken mutluluğuna parçalar o şeyi
Hayatı garip ve acı dolu bir ayrılıktır her an
Mutlu aşk yoktur.
Louis Aragon
İyiyim ben Sazanım merak etme. İyi olmasam söylerdim Sazanım. Paylaşmak istedim sadece. Güzeller ama değil mi? Peşin peşin diyeyim de kızma bu küçüğüne.. :)
SUSARAK
Güneş altında söylenmedik söz yokmuş..
Bu yüzden geceleri söylüyorum sevdiğimi.
Ne gece ne gündüz yokmuş söylenmemiş söz
Ben de söylenmişleri söylüyorum yeni biçimde
Hiç bir biçim kalmamış dünyada denenmedik
Ben de susuyorum sevgimi saklayıp içimde
Duyuyorsun değilmi suskunluğumu nasıl haykırıyor
Susarak sevgisini ilan eden çok var sevgilim
Ama bir başka seven yok benim sustuğum biçimde
Aziz NESİN
İnsan her şeyi elinde tutamaz hiç bir zaman
Ne gücünü ne güçsüzlüğünü ne de yüreğini
Ve açtım derken kollarını bir haç olur gölgesi
Ve sarıldım derken mutluluğuna parçalar o şeyi
Hayatı garip ve acı dolu bir ayrılıktır her an
Mutlu aşk yoktur.
Louis Aragon
İyiyim ben Sazanım merak etme. İyi olmasam söylerdim Sazanım. Paylaşmak istedim sadece. Güzeller ama değil mi? Peşin peşin diyeyim de kızma bu küçüğüne.. :)
31 Ekim 2010 Pazar
Huzur
Vücut ikliminin sultanı sensin
Efendim derdimin dermanı sensin
Bu cism-i natüvanin canı sensin
Efendim derdimin dermanı sensin..
Ahmet Özhan
Efendim derdimin dermanı sensin
Bu cism-i natüvanin canı sensin
Efendim derdimin dermanı sensin..
Ahmet Özhan
28 Ekim 2010 Perşembe
Biz Aşkı Meleklerden Çaldık
Bak yıldızlar altında gözlerimin içine
Duy rüzgarların bize anlattığı birşey var
Bir fısıltı gibi bazen o en büyük çığlıklar
Bilmezler mi gelir geçer en büyük fırtınalar
Biz aşkı meleklerden çaldık
Birbirimize sımsıkı bağlandık
Burcu Güneş..
Duy rüzgarların bize anlattığı birşey var
Bir fısıltı gibi bazen o en büyük çığlıklar
Bilmezler mi gelir geçer en büyük fırtınalar
Biz aşkı meleklerden çaldık
Birbirimize sımsıkı bağlandık
Burcu Güneş..
25 Ekim 2010 Pazartesi
Palto
Ben de bir Akakiy Akakiyeviç olmak istiyorum. Tamamen rutin bir hayatım olsun benim de. Dünya'da sanki bir ben varmışım gibi davranayım. Umursamayayım hiçbirşeyi. Sadece sevdiğim işi yapayım hergün. İşimi egelleyecek duruma kadar gelip beni rahatsız eden insanlara 'bırakın beni, neden bana böyle eziyet ediyorsunuz' demek istiyorum. Aynen bu şekilde söylemek istiyorum hem de. Tek derdim yırtık paltom olsun ve ben paltomu yama yapmak isterken onun artık yamalanamayacağını, yeni palto diktirmekten başka çaremin olmadığını öğrendiğimde yıkılsam, sendelesem yerimde. Gel zaman git zaman yeni paltom hakkında hayallere dalsam sonra. Ah, üzülme Akakiyeviç, sen üzülme. Başına gelenlere üzülme..
10 Ekim 2010 Pazar
Singing in the Rain
I´m singin´ in the rain
Just singin´ in the rain,
What a glorious feeling,
And I´m happy again.
I´m laughing at clouds
So dark, up above,
The sun´s in my heart
And I´m ready for love.
Let the stormy clouds chase.
Everyone from the place,
Come on with the rain
I have a smile on my face.
I´ll walk down the lane
With a happy refrain
Just singin', singin' in the rain.
Dancing in the rain.
I'm happy again.
I'm singin' and dancin' in the rain.
Dancin' and singin' in the rain.
Gene Kelly
Just singin´ in the rain,
What a glorious feeling,
And I´m happy again.
I´m laughing at clouds
So dark, up above,
The sun´s in my heart
And I´m ready for love.
Let the stormy clouds chase.
Everyone from the place,
Come on with the rain
I have a smile on my face.
I´ll walk down the lane
With a happy refrain
Just singin', singin' in the rain.
Dancing in the rain.
I'm happy again.
I'm singin' and dancin' in the rain.
Dancin' and singin' in the rain.
Gene Kelly
3 Ekim 2010 Pazar
Wild World
Now that I've lost everything to you,
you say you want to start something new,
and it's breaking my heart you're leaving,
baby I'm grieving.
But if you wanna leave take good care,
hope you have a lot of nice things to wear,
but then a lot of nice things turn bad out there.
Oh baby baby it's a wild world,
it's hard to get by just upon a smile.
Oh baby baby it's a wild world.
I'll always remember you like a child, girl.
You know I've seen a lot of what the world can do,
and it's breaking my heart in two,
cause I never want to see you sad girl,
don't be a bad girl,
but if you want to leave take good care,
hope you make a lot of nice friends out there,
but just remember there's a lot of bad and beware,
beware,
Oh baby baby it's a wild world,
it's hard to get by just upon a smile
Oh baby baby it's a wild world,
and I'll always remember you like a child, girl.
Baby I love you, but if you wanna leave take good care,
hope you make a lot of nice friends out there,
but just remember there's a lot of bad,
and beware, beware,
oh baby baby it's a wild world,
it's hard to get by just upon a smile.
Oh baby baby it's a wild world,
and I'll always remember you like a child, girl.
Cat Stevens
you say you want to start something new,
and it's breaking my heart you're leaving,
baby I'm grieving.
But if you wanna leave take good care,
hope you have a lot of nice things to wear,
but then a lot of nice things turn bad out there.
Oh baby baby it's a wild world,
it's hard to get by just upon a smile.
Oh baby baby it's a wild world.
I'll always remember you like a child, girl.
You know I've seen a lot of what the world can do,
and it's breaking my heart in two,
cause I never want to see you sad girl,
don't be a bad girl,
but if you want to leave take good care,
hope you make a lot of nice friends out there,
but just remember there's a lot of bad and beware,
beware,
Oh baby baby it's a wild world,
it's hard to get by just upon a smile
Oh baby baby it's a wild world,
and I'll always remember you like a child, girl.
Baby I love you, but if you wanna leave take good care,
hope you make a lot of nice friends out there,
but just remember there's a lot of bad,
and beware, beware,
oh baby baby it's a wild world,
it's hard to get by just upon a smile.
Oh baby baby it's a wild world,
and I'll always remember you like a child, girl.
Cat Stevens
1 Ekim 2010 Cuma
Özlemedim Seni
Hiç özlemedim seni
Özlemek dostluktandır
Dostluğundan öte bulmalıyım seni
Sıcaklığını bulmalıyım
Dokunuşlarını, kenetlenişi
Terimizle sulanmalı yeryüzü
Güneş terimizle ışıldamalı sabah olunca.
Apansız fırtınalar çıkmalı,
Sarsılmalıyım.
Özlemek,
Yanında olmak isteğidir,
Gülüşünü görmek biraz da
Hiç özlemedim seni.
Saçlarına gül takmam
Bir ırmak gibi akıtırım ovaya
Soluğunla yanar dudaklarımın bozkırı
Akkor halindeki ufuk
bakır bir tel gibi eriyip gider
kraterler ortasında kalırım
Toprak yarılır birden
su kirlenir
Ürpertir bu coğrafya
bu serüven
ikimizi bir anda
yaşadığımı duyarım
Hiç özlemedim seni
Özlemek dostluktandır
Dostluğundan öte bulmalıyım seni
Ahmet Telli
Özlemek dostluktandır
Dostluğundan öte bulmalıyım seni
Sıcaklığını bulmalıyım
Dokunuşlarını, kenetlenişi
Terimizle sulanmalı yeryüzü
Güneş terimizle ışıldamalı sabah olunca.
Apansız fırtınalar çıkmalı,
Sarsılmalıyım.
Özlemek,
Yanında olmak isteğidir,
Gülüşünü görmek biraz da
Hiç özlemedim seni.
Saçlarına gül takmam
Bir ırmak gibi akıtırım ovaya
Soluğunla yanar dudaklarımın bozkırı
Akkor halindeki ufuk
bakır bir tel gibi eriyip gider
kraterler ortasında kalırım
Toprak yarılır birden
su kirlenir
Ürpertir bu coğrafya
bu serüven
ikimizi bir anda
yaşadığımı duyarım
Hiç özlemedim seni
Özlemek dostluktandır
Dostluğundan öte bulmalıyım seni
Ahmet Telli
Shakespeare Der ki..
İyi ol fakat çok iyi olma.
Birazcık huysuz ol fakat çok değil.
İçinden geliyorsa dua et.
Etrafındakilere mümkün olduğunca dostça davran, müşfik ol.
Eğer bir gün kötü davranmanı gerektirecek bir durum karşısında kalırsan; bağır, çağır, kır, dök ve unut!
Her zaman ve her yerde eline geçen bütün saadeti yakala, en ufak bir parçanın bile kaçmasına izin verme.
Yaşa her şeyden önce yaşa ve sırf tesadüfen bu dünyaya gelmiş olduğun için, laf olsun diye günlerini geçirme.
Eğer gerçek aşkı tanıyacak kadar şanslıysan; bütün kalbin, ruhun ve bedeninle sev!
Hayatını o şekilde yaşa ki; her an kendi elini sıkabilesin ve her gün faydalı olan, hiç olmazsa bir şey yap ki; gecelerin yaklaşırken örtüleri üzerine çekip kendi kendine "ben elimden geleni yaptım" diyebilesin.
Düşüncelerin neyse hayatın da odur. Hayatın gidişini değiştirmek istiyorsan düşüncelerini değiştir.
Birazcık huysuz ol fakat çok değil.
İçinden geliyorsa dua et.
Etrafındakilere mümkün olduğunca dostça davran, müşfik ol.
Eğer bir gün kötü davranmanı gerektirecek bir durum karşısında kalırsan; bağır, çağır, kır, dök ve unut!
Her zaman ve her yerde eline geçen bütün saadeti yakala, en ufak bir parçanın bile kaçmasına izin verme.
Yaşa her şeyden önce yaşa ve sırf tesadüfen bu dünyaya gelmiş olduğun için, laf olsun diye günlerini geçirme.
Eğer gerçek aşkı tanıyacak kadar şanslıysan; bütün kalbin, ruhun ve bedeninle sev!
Hayatını o şekilde yaşa ki; her an kendi elini sıkabilesin ve her gün faydalı olan, hiç olmazsa bir şey yap ki; gecelerin yaklaşırken örtüleri üzerine çekip kendi kendine "ben elimden geleni yaptım" diyebilesin.
Düşüncelerin neyse hayatın da odur. Hayatın gidişini değiştirmek istiyorsan düşüncelerini değiştir.
29 Eylül 2010 Çarşamba
Hayatınız Seçtiğiniz Kadındır.
Harun Reşit savaşta esir aldığı düşman Generale :
-Hayatını bağışlarım ama bir şartım var, der.
'Kadınlar hayatta en çok ne ister?' budur bilmek istediğim.
Bu sorunun yanıtını getir kurtar kelleni der.
General sorar soruşturur bu çetin sorunun yanıtını aramaya başlar ve
Kafdağındaki bir cadının bunu bildiğini öğrenir.
Günlerce gecelerce at koşturur, cadıyı bulur ve sorar:
-Kadınlar hayatta en çok ne ister?
Korkunç cadı yanıt için öyle bir şart ileri sürer ki yenilir yutulur
cinsten değil.
-Evlen benimle!
O zaman öğrenirsin ancak istediğini...
Bu ölümcül teklifi kabul eder General ve doğru yanıtı alır almaz koşar
Harun Reşit'e ve :
-Kadınlar en çok kendi özgür iradeleriyle hareket etmek ister!.
Harun Reşit Generalin hayatını bağışlar ancak cadıyada evlenmek için
söz vermiştir.
Neyse evlenirler. İlk gece General bir bakar ki, o korkunç cadı
dünyalar güzeli bir afete dönüşmüş karanlık odada.....Konuşur cadı :
- Benim kaderim böyle... Günün sadece yarısı güzel olabilirim, diğer
yarısı çirkinim der. Ne dersin? Geceleri seninleyken mi güzel olayım,
yoksa gündüzleri dışardayken mi?
General düşünür ve :
- Sen bilirsin kararı kendin ver der. İşte o an korkunç cadı
sonsuza dek güzel bir kadın olarak kalır.
Peki bu öyküden çıkarılacak 3 ders nedir?
1.Kadınlar en çok kendi özgür iradeleriyle hareket etmek isterler.
2.Özgür iradesiyle hareket eden bir kadın her zaman güzeldir.
3.İster güzel olsun, ister çirkin olsun her kadın aslında bir cadıdır.
Hayatınız seçtiğiniz kadındır.
Zevkli bir kadına rastlarsanız zevkiniz,
bilgili bir kadına rastlarsanız bilginiz,
zeki bir kadına rastlarsanız zekanız gelişir.
Hayat kat kattır. Babil'in Asma Bahçeleri gibi teraslar
halinde yükselir ve bir terastan bir terasa sizi kadınlar götürür.
Ve bugün durduğunuz teras, seyrettiğiniz manzara,
gördüğünüz hayat yanınızdaki kadının terası, manzarası ve hayatıdır.
Hayatınız seçtiğiniz kadındır..
-Hayatını bağışlarım ama bir şartım var, der.
'Kadınlar hayatta en çok ne ister?' budur bilmek istediğim.
Bu sorunun yanıtını getir kurtar kelleni der.
General sorar soruşturur bu çetin sorunun yanıtını aramaya başlar ve
Kafdağındaki bir cadının bunu bildiğini öğrenir.
Günlerce gecelerce at koşturur, cadıyı bulur ve sorar:
-Kadınlar hayatta en çok ne ister?
Korkunç cadı yanıt için öyle bir şart ileri sürer ki yenilir yutulur
cinsten değil.
-Evlen benimle!
O zaman öğrenirsin ancak istediğini...
Bu ölümcül teklifi kabul eder General ve doğru yanıtı alır almaz koşar
Harun Reşit'e ve :
-Kadınlar en çok kendi özgür iradeleriyle hareket etmek ister!.
Harun Reşit Generalin hayatını bağışlar ancak cadıyada evlenmek için
söz vermiştir.
Neyse evlenirler. İlk gece General bir bakar ki, o korkunç cadı
dünyalar güzeli bir afete dönüşmüş karanlık odada.....Konuşur cadı :
- Benim kaderim böyle... Günün sadece yarısı güzel olabilirim, diğer
yarısı çirkinim der. Ne dersin? Geceleri seninleyken mi güzel olayım,
yoksa gündüzleri dışardayken mi?
General düşünür ve :
- Sen bilirsin kararı kendin ver der. İşte o an korkunç cadı
sonsuza dek güzel bir kadın olarak kalır.
Peki bu öyküden çıkarılacak 3 ders nedir?
1.Kadınlar en çok kendi özgür iradeleriyle hareket etmek isterler.
2.Özgür iradesiyle hareket eden bir kadın her zaman güzeldir.
3.İster güzel olsun, ister çirkin olsun her kadın aslında bir cadıdır.
Hayatınız seçtiğiniz kadındır.
Zevkli bir kadına rastlarsanız zevkiniz,
bilgili bir kadına rastlarsanız bilginiz,
zeki bir kadına rastlarsanız zekanız gelişir.
Hayat kat kattır. Babil'in Asma Bahçeleri gibi teraslar
halinde yükselir ve bir terastan bir terasa sizi kadınlar götürür.
Ve bugün durduğunuz teras, seyrettiğiniz manzara,
gördüğünüz hayat yanınızdaki kadının terası, manzarası ve hayatıdır.
Hayatınız seçtiğiniz kadındır..
27 Eylül 2010 Pazartesi
Desem ki;
Desem ki vakitlerden bir nisan akşamıdır,
Rüzgarların en ferahlatıcısı senden esiyor,
Sende seyrediyorum denizlerin en mavisini.
Ormanların en kuytusunu sende gezmekteyim,
Senden kopardım çiçeklerin en solmazını.
Toprakların en bereketlisini sende sürdüm,
Sende tattım yemişlerin cümlesini.
Desem ki sen benim için,
Hava kadar lazım,
Ekmek kadar mübarek,
Su gibi aziz bir şeysin;
Nimettensin, nimettensin!
İnan bana sevgilim inan,
Evimde şenliksin, bahçemde bahar;
Ve soframda en eski şarap.
Bırak ben söyleyeyim güzelliğini,
Rüzgarlarla, nehirlerle, kuşlarla beraber.
Günlerden sonra bir gün,
Şayet sesimi farkedemezsen
Rüzgarların, nehirlerin, kuşların sesinden,
Bil ki ölmüşüm.
Fakat yine üzülme, müsterih ol;
Kabirde böceklere ezberletirim güzelliğini.
Ve neden sonra
Tekrar duyduğun gün sesimi gök kubbede,
Hatırla ki mahşer günüdür,
Ortalığa düşmüşüm seni arıyorum.
Cahit Sıtkı Tarancı
Rüzgarların en ferahlatıcısı senden esiyor,
Sende seyrediyorum denizlerin en mavisini.
Ormanların en kuytusunu sende gezmekteyim,
Senden kopardım çiçeklerin en solmazını.
Toprakların en bereketlisini sende sürdüm,
Sende tattım yemişlerin cümlesini.
Desem ki sen benim için,
Hava kadar lazım,
Ekmek kadar mübarek,
Su gibi aziz bir şeysin;
Nimettensin, nimettensin!
İnan bana sevgilim inan,
Evimde şenliksin, bahçemde bahar;
Ve soframda en eski şarap.
Bırak ben söyleyeyim güzelliğini,
Rüzgarlarla, nehirlerle, kuşlarla beraber.
Günlerden sonra bir gün,
Şayet sesimi farkedemezsen
Rüzgarların, nehirlerin, kuşların sesinden,
Bil ki ölmüşüm.
Fakat yine üzülme, müsterih ol;
Kabirde böceklere ezberletirim güzelliğini.
Ve neden sonra
Tekrar duyduğun gün sesimi gök kubbede,
Hatırla ki mahşer günüdür,
Ortalığa düşmüşüm seni arıyorum.
Cahit Sıtkı Tarancı
10 Eylül 2010 Cuma
Let's Make Love/1960

Çok sevdim ben, izlerken de bir o kadar eğlendim. Hatta mutlu oldum. Marilyn'e hayran kaldım. Bir erkeğin sevdiği kadın için yapabildikleriyle eğlendim, sevimli buldum. Fakat yalanı sevmedim. Eğer niyetin kötü değilse yalan iyi midir? Kafam karıştı benim. Yalnız ortada bir gerçek var ki parayla aşkı satın alamazsın ama pek çok şeyi yapabilirsin.
Müzikaller..Müzikaller en iyisidir..
Jean-Marc Clement: Time is money and I don't like to waste either.
Amanda Dell: My name is... Lolita... and uh... I'm not supposed to... play... with boys!
4 Eylül 2010 Cumartesi
İnsan Ne ile Yaşar
Bir zamanlar bir kralın aklına söyle bir düşünce geldi: "Eğer bir işe ne zaman başlayacağımı; kimi dinleyeceğimi ve yapmam gereken en önemli şeyin ne olduğunu bilseydim, girdiğim her işi başarırdım."
Aklına böyle bir fikir düşünce, krallığın dört bir yanına, kim kendisine her iş için en uygun vakti, bu iş için en gerekli kişinin kim olduğunu ve yapılması gereken en önemli şeyin ne olduğunu öğretirse ona büyük bir mükafat vereceğini
ilan etti.
Bilgeler kralın huzurunda toplandı, fakat sorulara verdikleri cevaplar birbirinden tamamen farklı çıktı.
İlk soruya cevap olarak; kimileri her hareketin doğru vaktini bilmek için önceden günlerin, ayların, yılların yer aldığı bir takvim hazırlamak ve sıkı sıkıya buna uyarak yaşamak gerektiğini söylediler. "ancak böylece" dediler "her şey tam zamanında yapılabilir".
Diğerleri ise her hareketin doğru vaktine önceden karar verilemeyeceğini, kişinin kendisini boş eğlencelere kaptırmayıp, hep daha önce olmuş olayları izleyerek en lüzumlusunu yapabileceğini iddia ettiler. Bu defa başka bilginler de kral neler olup bittiğine ne kadar ederse etsin, tek bir kişinin her hareket için en uygun vakte karar vermesinin imkansız olduğunu; kralın, her şeyin en uygun vaktini tespitte ona yardım edecek bir bilge kişiler konseyi kurması gerektiğini söylediler.
Fakat bu defa da başka bilginler; "Bir konseyin önünde beklemesi imkansız bazı şeyler vardır, bu işlerin yapılıp yapılmayacağına ancak tek bir kişi anında karar verebilir" dediler. "Buna karar vermek içinse neler olacağını önceden bilmek gerekir. Neler olacağını önceden bilenler de yalnızca sihirbazlardır. Dolayısıyla her hareketin doğru vaktini bilmek isteyen, sihirbazlara danışmalıdır.
İkinci soruya da aynı şekilde türlü türlü cevaplar geldi. Kralın en fazla ihtiyaç duyduğu, en gerekli kişiler bazılarına göre danışmanlar; bazılarına göre papazlar; bir kısmına göre hekimler; daha başka bir kısmına göre ise savaşçılardı. Üçüncü soruya, yani en önemli işin ne olduğu konusuna gelince; bazıları dünyadaki en önemli şeyin bilim olduğunu söyledi. Bir kısmı savaşta ustalaşmak; daha başkaları da dini ibadet dediler. Bütün cevaplar birbirinden farklı çıkınca, kral bunların hiçbirisini kabul etmeyip hiç kimseye de ödül vermedi.
Ama hala doğru cevapları alamadığı için, bilgeliğiyle ünlü bir münzeviye danışmaya karar verdi. Münzevi, hiç ayrılmadığı bir ağaç kovuğunda yaşar, yanına sade halktan başkasını kabul etmezdi. Bu yüzden kral üstüne sade elbiseler giyerek kendisini halktan biri gibi göstermeye çalıştı ve yola düştü. Münzevinin kovuğuna yaklaştıklarında atından indi ve muhafızını da geride bırakıp yola devam etti. Kral yaklaşırken münzevi kovuğunun önüne çiçek tarhları kazıyordu. Kralı gördü, selamlayıp kazmaya devam etti. Münzevi mecalsiz ve zayıf birisiydi; küreğini toprağa her sokuşunda bir parçacık toprak çıkarıyor, soluk soluğa kalıyordu.
Kral yanına gelip söyle dedi. "Ey bilge münzevi, size üç sorunun cevabını sormak için geldim. Doğru şeyi doğru zamanda yapmayı nasıl öğrenebilirim? En fazla muhtaç olduğum, dolayısıyla diğerlerinden fazla ilgi göstermem gereken insanlar kimdir? En önemli ve her şeyden önce kendimi vereceğim isler nelerdir?"
Münzevi kralı dinledi, ama cevap vermedi. Avuçlarına tükürüp kazmaya devam etti."Yoruldunuz" dedi kral, " Küreği bana verin de biraz dinlenin."Münzevi, "Sağ olun" diyerek küreği krala verip yere oturdu. Kral iki tarh kazdıktan sonra durup sorularını tekrarladı. Münzevi yine cevap vermedi; bu defa ayağa kalktı, elini küreğe uzattı ve söyle dedi:"Biraz dinlenin; bir parça da ben çalışayım." Fakat kral küreği ona vermeyip kazmaya devam etti. Bir saat geçti, bir saat daha. Güneş, ağaçların ardından batmaya başladı; sonunda kral küreği toprağa saplayıp söyle dedi: "Ey bilge kişi, senin yanına sorularıma bir cevap bulmak için geldim. Eğer cevap vermeyeceksen, söyle de evime gideyim".
Münzevi, "Buraya koşarak birisi geliyor" dedi, "bakalım kim?" Kral arkasına döndüğünde bir adamın koşarak kendilerine doğru geldiğini gördü. Adamın karnına bastırdığı ellerinin altından kan sızıyordu. Kralın yanına ulaşınca, kendinden geçercesine inledi, sonra da bayılıp yere düştü. Kral ve münzevi, hemen adamın üstündeki elbiseleri çıkardılar. Karnında büyük bir yara vardı. Kral yarayı elinden geldiğince yıkadı, mendiliyle ve münzevinin havlusuyla sardı.
En sonunda kan durdu, adam kendisine gelince içecek bir şey istedi. Kral dereden taze su getirip ona verdi. Bu arada aksam olmuş hana soğumuştu. Kral, münzevinin de yardımıyla yaralı adamı kovuğa taşıyarak yatağa yatırdı. Yatağa uzanan adam gözlerini kapatıp derin bir uykuya daldı. Kral, koşuşturmadan ve yapmış olduğu islerden öylesine yorulmuştu ki eşiğe çöktü ve uyuyakaldı; kısa yaz gecesi boyunca deliksiz bir uyku çekti.
Sabah uyanınca nerede olduğunu, yatakta uzanmış ve canlı gözlerle dikkatle kendisine bakan yabancının kim olduğunu uzun süre hatırlayamadı. Kralın uyandığını ve kendisine baktığını gören adam; "Beni affedin" dedi,zayıf bir sesle. Kral, "Sizi tanımıyorum, üstelik affedilecek bir şey yapmadınız ki" dedi. "Siz beni tanımıyorsunuz, ama ben sizi tanıyorum" dedi adam. "Ben, kardeşimi astırdığınız ve mallarını elinden aldığınız için sizden öç almaya yemin etmiş bir düşmanınızım. Tek başınıza münzeviyi görmeye gittiğinizi öğrendim ve dönerken yolda sizi öldürmeye karar verdim. Ama akşam olduğu halde dönmediniz. Ben de sizi arayıp bulmak için pusulaya yattığım yerden çıkınca muhafızlarınıza rastladım, beni tanıyıp yaraladılar. Onlardan kaçtım fakat yaramdan çok kan akıyordu. Yaramı sarmasaydınız kan kaybından ölürdüm. Ben sizi öldürmek istedim, siz ise hayatımı kurtardınız. Eğer yaşarsam şimdiden sonra en sadık köleniz olup size hizmet edeceğim ve oğullarıma da aynı şeyi emredeceğim. Affedin beni."
Kral, düşmanıyla bu denli kolay barıştığı ve onun dostluğunu kazandığı için çok mutlu oldu; onu affetmekle kalmayıp uşaklarını ve kendi doktorunu gönderip onun tedavisini yaptıracağını söyledi, ayrıca mallarını iade edeceğine de söz verdi.
Yaralı adamla vedalaşan kral, kapının önüne çıkıp münzeviyi aradı. Gitmeden önce, sormuş olduğu sorulara cevap vermesini bir kez daha rica etmek istiyordu. Münzevi dışarıda, bir gün önce kazmış oldukları tarhlara çiçek tohumlarını ekiyordu.
Kral ona yaklaştı ve söyle dedi: "Sorularıma cevap vermeniz için size son defa yalvarıyorum!" yorgun dizlerinin üstünde çömelmeye devam eden münzevi, gözlerini kaldırıp krala baktı ve, "Cevabınızı aldınız" dedi. "Nasıl aldım? Ne demek istiyorsunuz?" diye sordu kral. "Anlayamıyorsunuz" diye cevapladı münzevi. "Dün eğer benim dermansızlığıma acımayıp su tarhları kazmasaydınız, gidecek ve su adamın saldırısına uğrayacaktınız ve yanımda kalmadığınıza pişman olacaktınız. Yani en önemli vakit, tarhları kazdığınız vakitti; en önemli kişi bendim ve en önemli isiniz bana iyilik yapmaktı. Daha sonra bu adam yanımıza koşarak geldiğinde, en önemli vakit onunla ilgilendiğiniz vakitti, çünkü eğer onun yaralarını sarmasaydınız, sizinle barışmadan ölecekti. Dolayısıyla en önemli kişi oydu, en önemli iş de onun için yaptıklarınızdı."
"Bundan sonra şu gerçeği unutmayın:
Tek önemli vakit vardır, içinde bulunduğunuz an. O an en önemli vakittir, çünkü sadece o zaman elimizden bir şey gelebilir. En önemli kişi, kiminle beraberseniz odur, zira hiç kimse bir başkasıyla bir daha görüşüp görüşmeyeceğini bilemez; ve en önemli iş iyilik yapmaktır, çünkü insanın bu dünyaya gönderilmesinin tek sebebi budur."
Lev Nikolayevic Tolstoy
Aklına böyle bir fikir düşünce, krallığın dört bir yanına, kim kendisine her iş için en uygun vakti, bu iş için en gerekli kişinin kim olduğunu ve yapılması gereken en önemli şeyin ne olduğunu öğretirse ona büyük bir mükafat vereceğini
ilan etti.
Bilgeler kralın huzurunda toplandı, fakat sorulara verdikleri cevaplar birbirinden tamamen farklı çıktı.
İlk soruya cevap olarak; kimileri her hareketin doğru vaktini bilmek için önceden günlerin, ayların, yılların yer aldığı bir takvim hazırlamak ve sıkı sıkıya buna uyarak yaşamak gerektiğini söylediler. "ancak böylece" dediler "her şey tam zamanında yapılabilir".
Diğerleri ise her hareketin doğru vaktine önceden karar verilemeyeceğini, kişinin kendisini boş eğlencelere kaptırmayıp, hep daha önce olmuş olayları izleyerek en lüzumlusunu yapabileceğini iddia ettiler. Bu defa başka bilginler de kral neler olup bittiğine ne kadar ederse etsin, tek bir kişinin her hareket için en uygun vakte karar vermesinin imkansız olduğunu; kralın, her şeyin en uygun vaktini tespitte ona yardım edecek bir bilge kişiler konseyi kurması gerektiğini söylediler.
Fakat bu defa da başka bilginler; "Bir konseyin önünde beklemesi imkansız bazı şeyler vardır, bu işlerin yapılıp yapılmayacağına ancak tek bir kişi anında karar verebilir" dediler. "Buna karar vermek içinse neler olacağını önceden bilmek gerekir. Neler olacağını önceden bilenler de yalnızca sihirbazlardır. Dolayısıyla her hareketin doğru vaktini bilmek isteyen, sihirbazlara danışmalıdır.
İkinci soruya da aynı şekilde türlü türlü cevaplar geldi. Kralın en fazla ihtiyaç duyduğu, en gerekli kişiler bazılarına göre danışmanlar; bazılarına göre papazlar; bir kısmına göre hekimler; daha başka bir kısmına göre ise savaşçılardı. Üçüncü soruya, yani en önemli işin ne olduğu konusuna gelince; bazıları dünyadaki en önemli şeyin bilim olduğunu söyledi. Bir kısmı savaşta ustalaşmak; daha başkaları da dini ibadet dediler. Bütün cevaplar birbirinden farklı çıkınca, kral bunların hiçbirisini kabul etmeyip hiç kimseye de ödül vermedi.
Ama hala doğru cevapları alamadığı için, bilgeliğiyle ünlü bir münzeviye danışmaya karar verdi. Münzevi, hiç ayrılmadığı bir ağaç kovuğunda yaşar, yanına sade halktan başkasını kabul etmezdi. Bu yüzden kral üstüne sade elbiseler giyerek kendisini halktan biri gibi göstermeye çalıştı ve yola düştü. Münzevinin kovuğuna yaklaştıklarında atından indi ve muhafızını da geride bırakıp yola devam etti. Kral yaklaşırken münzevi kovuğunun önüne çiçek tarhları kazıyordu. Kralı gördü, selamlayıp kazmaya devam etti. Münzevi mecalsiz ve zayıf birisiydi; küreğini toprağa her sokuşunda bir parçacık toprak çıkarıyor, soluk soluğa kalıyordu.
Kral yanına gelip söyle dedi. "Ey bilge münzevi, size üç sorunun cevabını sormak için geldim. Doğru şeyi doğru zamanda yapmayı nasıl öğrenebilirim? En fazla muhtaç olduğum, dolayısıyla diğerlerinden fazla ilgi göstermem gereken insanlar kimdir? En önemli ve her şeyden önce kendimi vereceğim isler nelerdir?"
Münzevi kralı dinledi, ama cevap vermedi. Avuçlarına tükürüp kazmaya devam etti."Yoruldunuz" dedi kral, " Küreği bana verin de biraz dinlenin."Münzevi, "Sağ olun" diyerek küreği krala verip yere oturdu. Kral iki tarh kazdıktan sonra durup sorularını tekrarladı. Münzevi yine cevap vermedi; bu defa ayağa kalktı, elini küreğe uzattı ve söyle dedi:"Biraz dinlenin; bir parça da ben çalışayım." Fakat kral küreği ona vermeyip kazmaya devam etti. Bir saat geçti, bir saat daha. Güneş, ağaçların ardından batmaya başladı; sonunda kral küreği toprağa saplayıp söyle dedi: "Ey bilge kişi, senin yanına sorularıma bir cevap bulmak için geldim. Eğer cevap vermeyeceksen, söyle de evime gideyim".
Münzevi, "Buraya koşarak birisi geliyor" dedi, "bakalım kim?" Kral arkasına döndüğünde bir adamın koşarak kendilerine doğru geldiğini gördü. Adamın karnına bastırdığı ellerinin altından kan sızıyordu. Kralın yanına ulaşınca, kendinden geçercesine inledi, sonra da bayılıp yere düştü. Kral ve münzevi, hemen adamın üstündeki elbiseleri çıkardılar. Karnında büyük bir yara vardı. Kral yarayı elinden geldiğince yıkadı, mendiliyle ve münzevinin havlusuyla sardı.
En sonunda kan durdu, adam kendisine gelince içecek bir şey istedi. Kral dereden taze su getirip ona verdi. Bu arada aksam olmuş hana soğumuştu. Kral, münzevinin de yardımıyla yaralı adamı kovuğa taşıyarak yatağa yatırdı. Yatağa uzanan adam gözlerini kapatıp derin bir uykuya daldı. Kral, koşuşturmadan ve yapmış olduğu islerden öylesine yorulmuştu ki eşiğe çöktü ve uyuyakaldı; kısa yaz gecesi boyunca deliksiz bir uyku çekti.
Sabah uyanınca nerede olduğunu, yatakta uzanmış ve canlı gözlerle dikkatle kendisine bakan yabancının kim olduğunu uzun süre hatırlayamadı. Kralın uyandığını ve kendisine baktığını gören adam; "Beni affedin" dedi,zayıf bir sesle. Kral, "Sizi tanımıyorum, üstelik affedilecek bir şey yapmadınız ki" dedi. "Siz beni tanımıyorsunuz, ama ben sizi tanıyorum" dedi adam. "Ben, kardeşimi astırdığınız ve mallarını elinden aldığınız için sizden öç almaya yemin etmiş bir düşmanınızım. Tek başınıza münzeviyi görmeye gittiğinizi öğrendim ve dönerken yolda sizi öldürmeye karar verdim. Ama akşam olduğu halde dönmediniz. Ben de sizi arayıp bulmak için pusulaya yattığım yerden çıkınca muhafızlarınıza rastladım, beni tanıyıp yaraladılar. Onlardan kaçtım fakat yaramdan çok kan akıyordu. Yaramı sarmasaydınız kan kaybından ölürdüm. Ben sizi öldürmek istedim, siz ise hayatımı kurtardınız. Eğer yaşarsam şimdiden sonra en sadık köleniz olup size hizmet edeceğim ve oğullarıma da aynı şeyi emredeceğim. Affedin beni."
Kral, düşmanıyla bu denli kolay barıştığı ve onun dostluğunu kazandığı için çok mutlu oldu; onu affetmekle kalmayıp uşaklarını ve kendi doktorunu gönderip onun tedavisini yaptıracağını söyledi, ayrıca mallarını iade edeceğine de söz verdi.
Yaralı adamla vedalaşan kral, kapının önüne çıkıp münzeviyi aradı. Gitmeden önce, sormuş olduğu sorulara cevap vermesini bir kez daha rica etmek istiyordu. Münzevi dışarıda, bir gün önce kazmış oldukları tarhlara çiçek tohumlarını ekiyordu.
Kral ona yaklaştı ve söyle dedi: "Sorularıma cevap vermeniz için size son defa yalvarıyorum!" yorgun dizlerinin üstünde çömelmeye devam eden münzevi, gözlerini kaldırıp krala baktı ve, "Cevabınızı aldınız" dedi. "Nasıl aldım? Ne demek istiyorsunuz?" diye sordu kral. "Anlayamıyorsunuz" diye cevapladı münzevi. "Dün eğer benim dermansızlığıma acımayıp su tarhları kazmasaydınız, gidecek ve su adamın saldırısına uğrayacaktınız ve yanımda kalmadığınıza pişman olacaktınız. Yani en önemli vakit, tarhları kazdığınız vakitti; en önemli kişi bendim ve en önemli isiniz bana iyilik yapmaktı. Daha sonra bu adam yanımıza koşarak geldiğinde, en önemli vakit onunla ilgilendiğiniz vakitti, çünkü eğer onun yaralarını sarmasaydınız, sizinle barışmadan ölecekti. Dolayısıyla en önemli kişi oydu, en önemli iş de onun için yaptıklarınızdı."
"Bundan sonra şu gerçeği unutmayın:
Tek önemli vakit vardır, içinde bulunduğunuz an. O an en önemli vakittir, çünkü sadece o zaman elimizden bir şey gelebilir. En önemli kişi, kiminle beraberseniz odur, zira hiç kimse bir başkasıyla bir daha görüşüp görüşmeyeceğini bilemez; ve en önemli iş iyilik yapmaktır, çünkü insanın bu dünyaya gönderilmesinin tek sebebi budur."
Lev Nikolayevic Tolstoy
İki şiir
Sevgili Sazan'ın blogundan sevip de yürüttüğüm şiirler olur kendileri..
İçinden Doğru Sevdim Seni
İçinden doğru sevdim seni
Bakışlarından doğru sevdim de
Ağzındaki ıslaklığın buğusundan
Sesini yapan sözcüklerden sevdim bir de
Beni sevdiğin gibi sevdim seni
Kar bırakılmış karanlığından.
Yerleştir bu sevdayı her yerine
Yüzünde ter olan su damlacıklarının
Kaynağına yerleştir
Her zaman saklamadığın, acısızlığın son durağına
Gül taşıyan cocuğuna yerleştir
Ve omuzlarına daracık omuzlarına
Üşümüş gibisin de sanki azıcık öne taşırdığın
Tam oraya işte, uçsuz bucaksız bir düzlükten
Bir papatya tarlasıyla ayrılmış göğüslerine yerleştir
Ve esmerliğine bir de, eski bir yangının izlerinin renginde
Saçlarının yana düşüşüne, onları bölen ikiliğe
Alnından başlayan ve ayak bileklerinde duran
Yani senin olmayan, seni bir boşluk gibi saran hüzne Yerleştir onu bir kentin parça parça aklında tuttuğun
Kar taneleri gibi uçuşan
Ve her gün biraz daha hafifleyen semtlerine
Yerleştir bu sevdayı her yerine.
Ekledim ben tattığım her şeyi denizlere
Bildiğim ne varsa onlar da hep denizlerden
Sen de bir deniz gibi yerleştir onu istersen
Sevdayı
Ve köpüklendir
Ve yaşlandır ki işte kederi anlamasın
Ama dur, her deniz yaşlıdır zaten
Öğrenmez ama öğretir mutluluğu
Bizim sevdamız da öyledir, iyi şiirler gibi
Biraz da herkes içindir.
Ve gelinciğin ikinci tadına benzemeli
Var eden kendini birincisinden
Yani bir sevdayı sevgiye dönüştüren.
Ben şimdi bir yabancı gibi gülümseyen
Tanımadığın bir ülke gibi
İçinde yaşamadığın bir zaman gibi
Tam kendisi gibi mutluluğun
Beni bekliyorsun
Ve onu bekliyorsun beni beklerken.
Edip Cansever
Ayışığında
Geceler midir tükenip giden
Aylar mı yoksa ay ışığında
Ey soluğumu soluğunda sevdiğim
Sesimi sesinde dinleyip,yüreğinin rengine gönül verdiğim.
Bil ki senden uzak ne kuşları avutabilir beni buranın.
Adnan Yücel
İçinden Doğru Sevdim Seni
İçinden doğru sevdim seni
Bakışlarından doğru sevdim de
Ağzındaki ıslaklığın buğusundan
Sesini yapan sözcüklerden sevdim bir de
Beni sevdiğin gibi sevdim seni
Kar bırakılmış karanlığından.
Yerleştir bu sevdayı her yerine
Yüzünde ter olan su damlacıklarının
Kaynağına yerleştir
Her zaman saklamadığın, acısızlığın son durağına
Gül taşıyan cocuğuna yerleştir
Ve omuzlarına daracık omuzlarına
Üşümüş gibisin de sanki azıcık öne taşırdığın
Tam oraya işte, uçsuz bucaksız bir düzlükten
Bir papatya tarlasıyla ayrılmış göğüslerine yerleştir
Ve esmerliğine bir de, eski bir yangının izlerinin renginde
Saçlarının yana düşüşüne, onları bölen ikiliğe
Alnından başlayan ve ayak bileklerinde duran
Yani senin olmayan, seni bir boşluk gibi saran hüzne Yerleştir onu bir kentin parça parça aklında tuttuğun
Kar taneleri gibi uçuşan
Ve her gün biraz daha hafifleyen semtlerine
Yerleştir bu sevdayı her yerine.
Ekledim ben tattığım her şeyi denizlere
Bildiğim ne varsa onlar da hep denizlerden
Sen de bir deniz gibi yerleştir onu istersen
Sevdayı
Ve köpüklendir
Ve yaşlandır ki işte kederi anlamasın
Ama dur, her deniz yaşlıdır zaten
Öğrenmez ama öğretir mutluluğu
Bizim sevdamız da öyledir, iyi şiirler gibi
Biraz da herkes içindir.
Ve gelinciğin ikinci tadına benzemeli
Var eden kendini birincisinden
Yani bir sevdayı sevgiye dönüştüren.
Ben şimdi bir yabancı gibi gülümseyen
Tanımadığın bir ülke gibi
İçinde yaşamadığın bir zaman gibi
Tam kendisi gibi mutluluğun
Beni bekliyorsun
Ve onu bekliyorsun beni beklerken.
Edip Cansever
Ayışığında
Geceler midir tükenip giden
Aylar mı yoksa ay ışığında
Ey soluğumu soluğunda sevdiğim
Sesimi sesinde dinleyip,yüreğinin rengine gönül verdiğim.
Bil ki senden uzak ne kuşları avutabilir beni buranın.
Adnan Yücel
2 Eylül 2010 Perşembe
Eternity
Close your eyes so you don't fear them
They don't need to see you cry
I can't promise I will heal you
But if you want to I will try
I'll sing this somber serenade
The past is done
We've been betrayed
It's true
Someone said the truth will out
I believe without a doubt, in you
You were there for summer dreaming
And you gave me what I need
And I hope you find your freedom
For eternity...
For eternity
Yesterday when you were walking
We talked about your mum and dad
What they did that made you happy
What they did that made you sad
We sat and watched the sun go down
Picked a star before we lost the moon
Youth is wasted on the young
Before you know it's come and gone to soon
You were there for summer dreaming
And you gave me what I need
And I hope you find your freedom
For eternity...
For eternity
For eternity
I'll sing this somber serenade
The past is done
We've been betrayed
It's true
Youth is wasted on the young
Before you know it's come and gone to soon
You were there for summer dreaming
And you are a friend indeed
And I hope you find your freedom
For eternity
You were there for summer dreaming
And you are a friend indeed
And I know you'll find your freedom
Eventually
For eternity
For eternity
Robbie Williams
31 Ağustos 2010 Salı
Chicago
I fell in love again
All things go, all things go
Drove to Chicago
All things know, all things know
We sold our clothes to the state
I don't mind, I don't mind
I made a lot of mistakes
In my mind, in my mind
You came to take us
All things go, all things go
To recreate us
All things grow, all things grow
We had our minds set
All things know, all things know
You had to find it
All things go, all things go
I drove to New York
In a van, with my friend
We slept in parking lots
I don't mind, I don't mind
I was in love with the place
In my mind, in my mind
I made a lot of mistakes
In my mind, in my mind
If I was crying,
In the van, with my friend
It was for freedom
From myself and from the land
I made a lot of mistakes
Little Miss Sunshine...
All things go, all things go
Drove to Chicago
All things know, all things know
We sold our clothes to the state
I don't mind, I don't mind
I made a lot of mistakes
In my mind, in my mind
You came to take us
All things go, all things go
To recreate us
All things grow, all things grow
We had our minds set
All things know, all things know
You had to find it
All things go, all things go
I drove to New York
In a van, with my friend
We slept in parking lots
I don't mind, I don't mind
I was in love with the place
In my mind, in my mind
I made a lot of mistakes
In my mind, in my mind
If I was crying,
In the van, with my friend
It was for freedom
From myself and from the land
I made a lot of mistakes
Little Miss Sunshine...
28 Ağustos 2010 Cumartesi
Başlık Yok
Güneş perdelerin arasından kendini gösterirken söyleniverdi bir anda. Biraz daha uyumak istiyordu, biraz daha o yeni aldığı rahat yatağında. Nevresimi bile hala taze çiçek gibi kokuyordu. Deterjanına önem verirdi. Kokulara önem verirdi. Bu yüzden deterjanı da önemliydi, güzel kokmalıydı. Yumuşacık yastığına kafasını gömerek sessiz nefesler alıp verdi. İpek gibi saçları hiç birbirine kırışmamış gibi duruyordu. Bu onun ne kadar sakin uyuduğunu gösteriyordu. Her zaman öyle uyurdu. Saçlarını geceden tarar öyle yatardı. Onun için önemliydi. Sabah güzel uyanmak önemliydi. Sabah nasıl uyanırsan o kadar güzelsindir derdi her zaman. Kafasını çok severek aldığı antika saate doğru çevirerek baktı. Daha erkendi zaman. Kalkmak istemedi ama biliyordu ki devam ederse uyuyakalacaktı. Hafifçe doğruldu yatağından. Bugün güzel bir gündü. Önce dışarı çıkıp alışveriş yapacak ve akşama filmler izleyecekti. O sevdiği eski filmlerden hemde. Üstüne üstlük yalnız izlemeyecekti. Sevdiği adam yanına gelecekti. Yanında huzuru bulduğu adam. Konuşmasalar dahi varlıklarıyla her şeyi anlatabilen ender çiftlerdendi onlar. Bu yüzden huzuruluydular.
...
Evi patlamış mısır kokusu sarmıştı. Bu kokuyu da severdi. Patlamış mısırı da çok severdi bu yüzden yaparken abartmıştı, bi dünya patlamış mısırı olmuştu. Olsun dedi nasıl olsa yenilir hepsi. Filmlerini de hazırlayıp mısırları kaba koyarken kapısı piyanonun hafif tınılarından kopan bir melodiyle çalıverdi. Bu sesle yüzünde gülücükler açarak çıplak ayaklarıyla koridordan seke seke kapıya kadar vardı. Kapıyı açtığı anda gülücükleri daha da arttı. En sevdiği çikolatalardan bir kutu almıştı karşısında gülümseyen sevdiği adamı.
Hayatındaki bu önemli adam içeri girerken arkasından gözleri parlayarak baktı. Sessizce kapısını kapattı ve sessizce yumuşak koltuğuna geçti. Filmi başlattığında elinde çikolatalarıyla adamın göğsüne yattı.
İşte bu hayattı ve bulduğu huzurdu...
...
Evi patlamış mısır kokusu sarmıştı. Bu kokuyu da severdi. Patlamış mısırı da çok severdi bu yüzden yaparken abartmıştı, bi dünya patlamış mısırı olmuştu. Olsun dedi nasıl olsa yenilir hepsi. Filmlerini de hazırlayıp mısırları kaba koyarken kapısı piyanonun hafif tınılarından kopan bir melodiyle çalıverdi. Bu sesle yüzünde gülücükler açarak çıplak ayaklarıyla koridordan seke seke kapıya kadar vardı. Kapıyı açtığı anda gülücükleri daha da arttı. En sevdiği çikolatalardan bir kutu almıştı karşısında gülümseyen sevdiği adamı.
Hayatındaki bu önemli adam içeri girerken arkasından gözleri parlayarak baktı. Sessizce kapısını kapattı ve sessizce yumuşak koltuğuna geçti. Filmi başlattığında elinde çikolatalarıyla adamın göğsüne yattı.
İşte bu hayattı ve bulduğu huzurdu...
23 Ağustos 2010 Pazartesi
Moon River
Ve işte bu da muhteşem Breakfast at Tiffany's filminde çalan muhteşem şarkı! Filmini izleyin, müziğini dinleyin her ikisine de hayran kalın!..
Moon River, wider than a mile,
I'm crossing you in style some day.
Oh, dream maker, you heart breaker,
wherever you're going I'm going your way.
Two drifters off to see the world.
There's such a lot of world to see.
We're after the same rainbow's end--
waiting 'round the bend,
my huckleberry friend,
Moon River and me.
Moon River, wider than a mile,
I'm crossing you in style some day.
Oh, dream maker, you heart breaker,
wherever you're going I'm going your way.
Two drifters off to see the world.
There's such a lot of world to see.
We're after the same rainbow's end--
waiting 'round the bend,
my huckleberry friend,
Moon River and me.
24 Temmuz 2010 Cumartesi
Brida
İnsanlar reenkarnasyonu düşünürken, çok zor bir soruyla karşı karşıya kalırlar. Eğer başlangıçta yeryüzünde o kadar az kişi ve şimdi de bu kadar çok kişi varsa, bütün o yeni ruhlar nerden geldi?
Wicca, genç kadının suskunluğunun tadını çıkarmak için bir an durduktan sonra, cevap basit dedi. Birtakım belirli reenkarnasyonlarda ikiye bölünürüz. Ruhlarımız, tıpkı kristaller ve yıldızlar gibi, hücreler ve bitkiler gibi bölünür. Ruhumuz ikiye bölünür, o yeni ruhlar da sırayla ikiye blünürler; böylece birkaç kuşak içinde yeryüzünün büyük bir bölümüne dağılmış oluruz.
Brida, peki bu parçaların sadece biri mi kim olduğumuzu bilir diye sordu. Wicca kızın sorusunu yanutlamadan, bizler, simyacıların 'anima mundi' yani dünyanın ruhu dedikleri şeyin parçalarını oluşturuyoruz. İşin gerçeği, anima mundi'nin bölünmeyi sürdürmesi halinde, büyümeye de devam edeceği, ama aynı zamanda giderek güçsüzleşeceğidir. İşte bu yüzden ikiye bölündüğümüz gibi, bazen de kendimizi buluruz. Kendimizi bulma sürecine Aşk denir. Çünkü bir ruh bölündüğü zaman, her zaman bir erkek, bir de dişi parçaya bölünür. Yaratılış Kitabı'nda bu böyle anlatılır: Adem'in ruhu ikiye bölündü ve Havva ondan doğdu.
Wicca masaya yayılmış kartlara bakarak oturdu. Pek çok kart var, dedi. Ama hepsi aynı destenin parçaları. Verdikleri mesajı anlayabilmek için o kartların hepsine ihtiyacımız var, hepsi de eşit derecede önemli. Aynı durum ruhlar için de geçerli. İnsanlar da, bu destedeki kartlar gibi birbirlerine bağlıdır. Her yeni yaşamda, bu Ruh-eşlerinden en az birini bulmak için gizemli bir zorunluluk duyarız. Onları ayrımış olan Büyük Aşk, onları yeniden bir araya getiren Aşk'la mutlu olur.
Peki ruh-eşimin kim olduğunu nasıl anlayacağım, diye sordu Brida. Wicca'da risk alarak dedi. Başaramamak, hayal kırıklığı, yanılmak gibi riskler alarak ama aşkı aramaktan hiç vazgeçmeyerek. Aramaya devam ettiğin sürece, sonunda zafere ulaşırsın.
Her yaşamda birden fazla ruh-eşine rastlamak olanağı var mıdır, diye sordu Brida. Wicca belirli bir acıyla, evet diye düşündü. Ve öyle olduğu zaman kalp bölünür, sonucu da acı ve ıstıraptır. Evet, üç ya da dört rüh-eşiyle karşılaşabiliriz, çünkü çok sayıdayız ve çok çeşitli yerlere dağılmışız. Yaratılışın özü bir ve tektir. O özün adı da Aşk'tır. Aşk, pek çok yaşama ve dğnyanın pek çok yerine dağılmış olan deneyimi yoğunlaştırmak için bizleri yeniden bir araya getiren güçtür. Ezelden beri var olan ruh-eşlerimizin nerede olduklarını bilemediğimiz için bütün dünyayı aramak zorundayız. Eğer onlar iyi durumdaysa, biz de mutlu oluruz. İyi değillserse, bilinçsizce de olsa onların acısının bir bölümünü de biz çekeriz. Her şeyden çok da, her dünyaya gelişimizde en azından bir kere karşımıza çıkacak ruh-eşiyle yeniden buluşmayı gerçekleştirmek zorundayız. Bu buluşma birkaç saniye de sürse, bunu gerçekleştirmekten sorumluyuz; çünkü o saniyeler beraberlerinde, ömrümüzün geri kalanına yetecek yoğunlukta bir Aşk'ı getirirler.
Kadın ya da erkek, ruh-eşimizi kabullenmeden hatta farkına varmadan yanımızdan geçip gitmesine izin verebiliriz. O ruh-eşini bir daha bulabilmek için yeni bir reenkarnasyonu beklememiz gerekir. Ve şımarıklığımız yüzünden, insanoğlunun kendisine icat ettiği en büyük işkenceye mahküm oluruz: Yalnızlığa.
Paulo Coelho
Wicca, genç kadının suskunluğunun tadını çıkarmak için bir an durduktan sonra, cevap basit dedi. Birtakım belirli reenkarnasyonlarda ikiye bölünürüz. Ruhlarımız, tıpkı kristaller ve yıldızlar gibi, hücreler ve bitkiler gibi bölünür. Ruhumuz ikiye bölünür, o yeni ruhlar da sırayla ikiye blünürler; böylece birkaç kuşak içinde yeryüzünün büyük bir bölümüne dağılmış oluruz.
Brida, peki bu parçaların sadece biri mi kim olduğumuzu bilir diye sordu. Wicca kızın sorusunu yanutlamadan, bizler, simyacıların 'anima mundi' yani dünyanın ruhu dedikleri şeyin parçalarını oluşturuyoruz. İşin gerçeği, anima mundi'nin bölünmeyi sürdürmesi halinde, büyümeye de devam edeceği, ama aynı zamanda giderek güçsüzleşeceğidir. İşte bu yüzden ikiye bölündüğümüz gibi, bazen de kendimizi buluruz. Kendimizi bulma sürecine Aşk denir. Çünkü bir ruh bölündüğü zaman, her zaman bir erkek, bir de dişi parçaya bölünür. Yaratılış Kitabı'nda bu böyle anlatılır: Adem'in ruhu ikiye bölündü ve Havva ondan doğdu.
Wicca masaya yayılmış kartlara bakarak oturdu. Pek çok kart var, dedi. Ama hepsi aynı destenin parçaları. Verdikleri mesajı anlayabilmek için o kartların hepsine ihtiyacımız var, hepsi de eşit derecede önemli. Aynı durum ruhlar için de geçerli. İnsanlar da, bu destedeki kartlar gibi birbirlerine bağlıdır. Her yeni yaşamda, bu Ruh-eşlerinden en az birini bulmak için gizemli bir zorunluluk duyarız. Onları ayrımış olan Büyük Aşk, onları yeniden bir araya getiren Aşk'la mutlu olur.
Peki ruh-eşimin kim olduğunu nasıl anlayacağım, diye sordu Brida. Wicca'da risk alarak dedi. Başaramamak, hayal kırıklığı, yanılmak gibi riskler alarak ama aşkı aramaktan hiç vazgeçmeyerek. Aramaya devam ettiğin sürece, sonunda zafere ulaşırsın.
Her yaşamda birden fazla ruh-eşine rastlamak olanağı var mıdır, diye sordu Brida. Wicca belirli bir acıyla, evet diye düşündü. Ve öyle olduğu zaman kalp bölünür, sonucu da acı ve ıstıraptır. Evet, üç ya da dört rüh-eşiyle karşılaşabiliriz, çünkü çok sayıdayız ve çok çeşitli yerlere dağılmışız. Yaratılışın özü bir ve tektir. O özün adı da Aşk'tır. Aşk, pek çok yaşama ve dğnyanın pek çok yerine dağılmış olan deneyimi yoğunlaştırmak için bizleri yeniden bir araya getiren güçtür. Ezelden beri var olan ruh-eşlerimizin nerede olduklarını bilemediğimiz için bütün dünyayı aramak zorundayız. Eğer onlar iyi durumdaysa, biz de mutlu oluruz. İyi değillserse, bilinçsizce de olsa onların acısının bir bölümünü de biz çekeriz. Her şeyden çok da, her dünyaya gelişimizde en azından bir kere karşımıza çıkacak ruh-eşiyle yeniden buluşmayı gerçekleştirmek zorundayız. Bu buluşma birkaç saniye de sürse, bunu gerçekleştirmekten sorumluyuz; çünkü o saniyeler beraberlerinde, ömrümüzün geri kalanına yetecek yoğunlukta bir Aşk'ı getirirler.
Kadın ya da erkek, ruh-eşimizi kabullenmeden hatta farkına varmadan yanımızdan geçip gitmesine izin verebiliriz. O ruh-eşini bir daha bulabilmek için yeni bir reenkarnasyonu beklememiz gerekir. Ve şımarıklığımız yüzünden, insanoğlunun kendisine icat ettiği en büyük işkenceye mahküm oluruz: Yalnızlığa.
Paulo Coelho
18 Temmuz 2010 Pazar
Zümrüdüanka

En ihtiyaç duyduğum zamanda birden karşıma çıkan huzur için şükretmiştim. O naif duyguyu biraz olsun tadabildiğim için.. En azından böylesine çabucak elini eteğini çekeceğini ummamıştım ister istemez. Beklentilerim yoktu, sorun olmayacaktı benim için, her işte bir hayr vardır diyecektim ama böylesine traji komik şekilde şoka giriverermiştim.
Aslında korkmuştum böylesine çarçabuk olmasına fakat o huzurun verdiği rahatlıktan dolayı fütursuzca inanmak istedim..
Yüreğimi koy vermiştim ilk defa. Gönlümde ve beynimde mantığa yer vermemiştim bu sefer. Yalnızlığımdan kurtulmak, kadınlığımı hissetmek, sevmek ve sevilmek istemiştim. Oysa işe yaramamıştı yüreğini öyle koy vermek ortaya. Yanlıştı, saçmaydı çok aptalcaydı ve bana hiç yaşamadığım pişmanlığı yaşattı. Hayatım boyunca izini taşıyacak olan acı verici bir pişmanlık.
O huzuru kaybetmek bana acı verdi. Alışık değildim böyle duygulara, çok ani olmuştu. Olaylar gelişirken nasıl tepki vereceğimi bilemeyip şoklara girmiştim o sırada. Hiçbir duygu selinde bulunmamıştı bedenim, zihnim.. Neden ve nasıl olduğunu dahi anlayamadım ve ben yalnızlığımın belirtisi olan o tek kişilik yatağıma yatarken zihnim ayılmaya başlamıştı. Enteresan bir şekilde halletmeye çalıştığım olayın acısını yüreğimde yaşamaya başladım..Beynimden vurulmuştum yüreğim yara almıştı ve ben, alışık değildim böylesine.
Gözyaşı pınarcıklarım gözlerimi doldururken hayatımdaki yalnızlığı düşündüm. O düşüncelerle birlikte gözyaşlarım kendine ayrılan yerden taşıp yastığımı ıslatmaya karar vermişlerdi.
Ben de emin değildim, yaşayarak görecektim, korkumla, tecrübesizliğimle yüzleşecektim. Kendim için, onun için mücadele edecektim.
Oysa ki, ben Osmancık değildim Zümrüdüankam için mücadele edeyim. O, bir Osmancık değildi Zümrüdüankası için mücadele etsin..
15 Temmuz 2010 Perşembe
Elephant Love Medley / Moulin Rouge
[Ewan:]
Love is a many splendored thing,
Love lifts us up where we belong,
All you need is love!
[Nicole:]
Please, don't start that again
[Ewan:]
All you need is love!
[Nicole:]
A girl has got to eat!
[Ewan:]
All you need is love!
[Nicole:]
She'll end up on the street! (sigh)
[Ewan:]
All you need is looooove!
[Nicole:]
Love is just a game.
[Ewan:]
I was made for loving you baby,
You were made for loving me.
[Nicole:]
The only way of loving me baby,
Is to pay a lovely fee.
[Ewan:]
Just one night,
Give me just one night.
[Nicole:]
There's no way,
Cause you can't pay.
[Ewan:]
In the name of love!
One night in the name of love!
[Nicole:]
You crazy fool,
I won't give in to you.
[Ewan:]
Don't, leave me this way.
I can't survive, without your sweet love,
Oh baby, don't leave me this way.
[Nicole:]
You'd think that people would've had enough of silly love songs...
[Ewan:]
I look around me and I see it isn't so, oh no.
[Nicole:]
Some people wanna fill the world with silly love songs
[Ewan:]
Well what's wrong with that?
I like to know.
Cause here I go... again...
Love lifts us up where we belong!
Where eagles fly,
On a mountain high!
[Nicole:]
Love makes us act like we are fools.
Throw our lives away,
For one happy day.
[Ewan:]
We could be heroes...
Just for one day.
[Nicole:]
You, you will be mean.
[Ewan:]
No, I won't.
[Nicole:]
(sigh) And I, I'll drink all the time.
[Ewan:]
We should be lovers...
[Nicole:]
We can't do that.
[Ewan:]
We should be lovers!
And that's a fact.
[Nicole]
Though nothing, would keep us together.
[Ewan:]
We could steal time...
[Ewan & Nicole:]
Just for one day.
We could be heroes,
Forever and ever,
We could be heroes,
Forever and ever,
We can be heroes...
[Ewan:]
Just because I... will always love you...
[Nicole:]
I...
[Ewan & Nicole:]
...Can't help loving...
[Ewan:]
...You...
[Nicole:]
How wonderful life is,
[Ewan and Nicole:]
Now you're in, the world...
Love is a many splendored thing,
Love lifts us up where we belong,
All you need is love!
[Nicole:]
Please, don't start that again
[Ewan:]
All you need is love!
[Nicole:]
A girl has got to eat!
[Ewan:]
All you need is love!
[Nicole:]
She'll end up on the street! (sigh)
[Ewan:]
All you need is looooove!
[Nicole:]
Love is just a game.
[Ewan:]
I was made for loving you baby,
You were made for loving me.
[Nicole:]
The only way of loving me baby,
Is to pay a lovely fee.
[Ewan:]
Just one night,
Give me just one night.
[Nicole:]
There's no way,
Cause you can't pay.
[Ewan:]
In the name of love!
One night in the name of love!
[Nicole:]
You crazy fool,
I won't give in to you.
[Ewan:]
Don't, leave me this way.
I can't survive, without your sweet love,
Oh baby, don't leave me this way.
[Nicole:]
You'd think that people would've had enough of silly love songs...
[Ewan:]
I look around me and I see it isn't so, oh no.
[Nicole:]
Some people wanna fill the world with silly love songs
[Ewan:]
Well what's wrong with that?
I like to know.
Cause here I go... again...
Love lifts us up where we belong!
Where eagles fly,
On a mountain high!
[Nicole:]
Love makes us act like we are fools.
Throw our lives away,
For one happy day.
[Ewan:]
We could be heroes...
Just for one day.
[Nicole:]
You, you will be mean.
[Ewan:]
No, I won't.
[Nicole:]
(sigh) And I, I'll drink all the time.
[Ewan:]
We should be lovers...
[Nicole:]
We can't do that.
[Ewan:]
We should be lovers!
And that's a fact.
[Nicole]
Though nothing, would keep us together.
[Ewan:]
We could steal time...
[Ewan & Nicole:]
Just for one day.
We could be heroes,
Forever and ever,
We could be heroes,
Forever and ever,
We can be heroes...
[Ewan:]
Just because I... will always love you...
[Nicole:]
I...
[Ewan & Nicole:]
...Can't help loving...
[Ewan:]
...You...
[Nicole:]
How wonderful life is,
[Ewan and Nicole:]
Now you're in, the world...
16 Haziran 2010 Çarşamba
Letters to Juliet/2010
7 Haziran 2010 Pazartesi
Bir Deli Yağmurdun Sen
Bir deli yağmurdun sen. Yağışını, tepeden tırnağa beni sırılsıklam yapışını severdim. Her damlan içime işlerdi, her damlan yüreğime akan bir nehre dönüşürdü. O ıslak halimle tir tir titrerken, bir tek damlanı kaçırmamak için kapanmazdım hiçbir yere. Yağmurdan sonra üşümeyi kim sever ki? ben severdim işte. Bir yapmur bağımlısına dönüştürmüştün beni..
sen yağdığın zaman; elinde şemsiyeyle gezen, kaçışan insanları gördükçe öfkelenirdim. Seni hissetmeyen insan neden yaşardı ki dünyada? Sonra dağılırdı öfkem ve gurulu bir gülüş kaplardı yüzümü. Hiç kimsenin fark etmediği o güzel ıslaklığın tek sahibi bendim. Bu beni hepsinden ayrıcalıklı kılıyordu. Onlar sıradandı, ben farklı..
Uçurumun dibindeki yalnız çiçektim ben. Tek besinim yağmurdu. Yağışını beklerdim hep. Kurak günlere, ayaz gecelere inat hiç bitmeyen bir umutla beklerdim. Kapardım yapraklarımı, bükerdim boynumu direnmek için. Umudun yitip gittiği günler de oldu elbette. Bekleyeşin işkenceye dönüştüğü zamanlar da oldu. Yağmama ihtimalin yoktu; ama, ya ben sabırsızdım ya da sen yağacağın zamanı çok iyi bilirdin. ben bunun rahatlığıyla hiç solmayacağımı düşünürdüm. Yağacağını bilerek özlemenin tadını da severdim ben. Benimle birlikte bekleyen diğer yalnız çiçekler 'artık yapmayacak' diye kendi yağmurlarından ümidi kesmişken, ben 'durun' derdim onlara. 'Benim yağmurum hepimizi hayata döndürmeye yeter'
Yağışından sonra gökkuşağına dönüşmeni de sevdim. Her damlan başka bir renkti. Gözlerimi alamazdım o renk cümbüşünden. Çabuk kaybolacağını bildiğim için bir saniye ayrımazdım gözlerimi senden. Sonra güneş yükselir, sen çekilirdin. ama her gidişin, geri döneceğinin müjdesiydi bilirdim.
Bu aralar yine kurak geçiyo rgünler. Ne bir bulut var ne de yere düşen bir damla. Ben yine direniyorum; ama geciktin ey yağmur. sitemdir sanma, vardır bir bildiğin; ama düşün ki sen olmasan solup gideceğim bu çorak dünyada.
Yağ ve sırılsıklam et beni. Ben öyle tutkulu, öyle yağmur delisi...
sen yağdığın zaman; elinde şemsiyeyle gezen, kaçışan insanları gördükçe öfkelenirdim. Seni hissetmeyen insan neden yaşardı ki dünyada? Sonra dağılırdı öfkem ve gurulu bir gülüş kaplardı yüzümü. Hiç kimsenin fark etmediği o güzel ıslaklığın tek sahibi bendim. Bu beni hepsinden ayrıcalıklı kılıyordu. Onlar sıradandı, ben farklı..
Uçurumun dibindeki yalnız çiçektim ben. Tek besinim yağmurdu. Yağışını beklerdim hep. Kurak günlere, ayaz gecelere inat hiç bitmeyen bir umutla beklerdim. Kapardım yapraklarımı, bükerdim boynumu direnmek için. Umudun yitip gittiği günler de oldu elbette. Bekleyeşin işkenceye dönüştüğü zamanlar da oldu. Yağmama ihtimalin yoktu; ama, ya ben sabırsızdım ya da sen yağacağın zamanı çok iyi bilirdin. ben bunun rahatlığıyla hiç solmayacağımı düşünürdüm. Yağacağını bilerek özlemenin tadını da severdim ben. Benimle birlikte bekleyen diğer yalnız çiçekler 'artık yapmayacak' diye kendi yağmurlarından ümidi kesmişken, ben 'durun' derdim onlara. 'Benim yağmurum hepimizi hayata döndürmeye yeter'
Yağışından sonra gökkuşağına dönüşmeni de sevdim. Her damlan başka bir renkti. Gözlerimi alamazdım o renk cümbüşünden. Çabuk kaybolacağını bildiğim için bir saniye ayrımazdım gözlerimi senden. Sonra güneş yükselir, sen çekilirdin. ama her gidişin, geri döneceğinin müjdesiydi bilirdim.
Bu aralar yine kurak geçiyo rgünler. Ne bir bulut var ne de yere düşen bir damla. Ben yine direniyorum; ama geciktin ey yağmur. sitemdir sanma, vardır bir bildiğin; ama düşün ki sen olmasan solup gideceğim bu çorak dünyada.
Yağ ve sırılsıklam et beni. Ben öyle tutkulu, öyle yağmur delisi...
30 Mayıs 2010 Pazar
Something Stupid
Böyle müzikler-şarkılar lazım bizlere, sırf yüzümüze bir tebessüm kondurması için!..
I know I stand in line
Until you think you have the time
To spend an evening with me
And if we go someplace to dance
I know that there's a chance
You won't be leaving with me
Then afterwards we drop into a quiet little place
And have a drink or two
And then I go and spoil it all
By saying something stupid
Like I love you
I can see it in your eyes
That you despise the same old lines
You heard the night before
And though it's just a line to you
For me it's true
And never seemed so right before
I practice every day to find some clever
lines to say
To make the meaning come through
But then I think I'll wait until the evening
gets late
And I'm alone with you
The time is right
Your perfume fills my head
The stars get red
And oh the night's so blue
And then I go and spoil it all
By saying something stupid like I love you
I love you...
Frank Sinatra
I know I stand in line
Until you think you have the time
To spend an evening with me
And if we go someplace to dance
I know that there's a chance
You won't be leaving with me
Then afterwards we drop into a quiet little place
And have a drink or two
And then I go and spoil it all
By saying something stupid
Like I love you
I can see it in your eyes
That you despise the same old lines
You heard the night before
And though it's just a line to you
For me it's true
And never seemed so right before
I practice every day to find some clever
lines to say
To make the meaning come through
But then I think I'll wait until the evening
gets late
And I'm alone with you
The time is right
Your perfume fills my head
The stars get red
And oh the night's so blue
And then I go and spoil it all
By saying something stupid like I love you
I love you...
Frank Sinatra
20 Mayıs 2010 Perşembe
Finding Neverland

J.M. Barrie,nin Peter pan hikayesinin nasıl oluştuğunu anlatan bir film Finding Neverland. Johnny gerçekten çok güzel oynamış bu filmde. Hele iskoç aksanına bayıldım resmen! Filmi izlerken öyle bi heyecana kapıldım ki anlatamam! O müzikler, o giriş öyle sevimli, o kamera açıları, renkleri öyle harika ki izledikçe doyamadım filme resmen..Hele finalde salya sümük ağladım direk. Manyak mıyım neyim anlamadım. Çoğu zaman rahatsız oluyorum açıkçası böyle filme kendimi kaptırmaktan! Hayal gücü gerçekten süper birşey!!
Daha da diyecek bişeyim yok izlemeyen varsa bulsun izlesin bi şekilde!
30 Nisan 2010 Cuma
Big

1988 yapımı bir film olduğundan 'vay anasını doğduğum senede yapılmış bir filmi izlemek ne güzelmiş' diyorum. Bi tuhaf duygu kaplıyor içimi, hüzünleniyorum falan..
Neyse filme dönecek olursak evet içinde Tom amca varsa süperdir, harikadır, izlenmesi gerekir demeden edemiyorum ve biraz fantastik olduğu kadar çok güzel de ders veren bir film diyorum. Evet her çocuk büyümek, büyüklerimizin dünyası hakkında hayaller kurup küçüklüğümüzden nefret eder ve büyüyüp adam olmak için can atar. Bunu ben de yaşadım, kardeşim de yaşıyor, sende, onlarda yaşadık. Bu gayette normal olan bir durum ama bu durum her ne kadar normalse büyüdüğümüzde tekrar çocukluğumuza dönme isteği de bir o kadar normal. Çünkü fark etmişizdir aslında büyüklerin dünyasının o kadar da heyecanlı o kadarda eğlenceli o kadarda şatafatlı olmadığını. Çocukluğumuzu geri ararız ki tekrar huzurumuza, hayallerimize geri kavuşmak için. Dünyada kendimizden başka kimsenin önemli sayılmadığı o çocuk dünyamıza. Büyümek kolaydır zamanla büylür ve o büyüklerin dünyasına yavaş yavaş hazırlıklı adımlarla gireriz. Oysa büyükken çocukluğumuza geri dönme şansımız yoktur. tekrar küçük olamayız, tekrar çocuk düşüşüncelerimiz, çocukça sorularımız, meraklarımız aynı olamaz. Yaşlılığımızdır bizi korkutan, peşimizden koşan geri dönüşü olmayan çocukluğumuzdan biraz daha uzaklaştıran..
İşte bu film tam da bunun hakkındadır. Büyümek isteyen Josh çocuk lunaparklarda bulunan Zoltar isimli meşhur dilek makinesinden -şu an geleceğin hakkında yazılar çıkartır- büyüme dileği diler. Ertesi sabah uyandığında inanması güç bir süprizle karşılaşılır. Aslında 13 yaşında olan çocuğumuz 30'lu yaşlarda görünen koca bir adam oluvermiştir (Hanks) ve büyüklerin dünyasına girmeye hak kazanmıştır. Acaba gerçekten de büyük olmak o kadar eğlenceli birşey midir yoksa çocukluk mu daha eğlencelidir? Bu soruya güzel örnek olan 'Big' tam da aranan birşeydir.
Josh: You don't get it, do you? This is important!
Billy: I'm your best friend. What's more important than that, huh?
Billy: And I'm three months older than you are, ASSHOLE!
Josh- I've been thinking about this and there are a million reasons for me to
go home but there is only one reason for me to stay.
Susan- What reason is that?
Josh- Well you..
28 Nisan 2010 Çarşamba
The Man Who Cried /2000

Yahudi olan Rusyali sarkici 1927 yilinda kizini ve kendi annesini rusya'da birakip Amerika'ya goc edince onlari da yanina alma sozu verir. Ancak koyleri yakildiginda kizin babaannesi ona babasinin bir resmini eline tutusturup kuzenleriyle koyden uzaklastirir. Gemiyle Ingiltere'ye vardiginda onu bir aile evlat edinir ve genc kiz oldugunda Suzie Paris'e gitmeye karar verir. Orda bir kulupte is bulur ve Lola'yla(Blanchett) arkadas olur. Ardindan ortaya cingene Cesar(Depp) cikar ve asik olurlar birbirlerine bizim Suzie'yle. Lola'miz operada sarkicilik yapan Italyan Dante'ye asik olup onunla yasamaya baslar. Hersey guzel giderken Naziler Paris'e dadanir. Eh kizimiz yahudi dogmustur er ya da gec onu yakalayacaklardir ancak Lola'nin sayesinde Amerika'ya giden biletler ayarlanir ve yolculuk baslar. Suzie'nin tek amaci Amerika'daki babasini bulmaktir. Ama Cesar'i da birakmak istemez. Ve saire..
Filmdeki muzikler cok iyiydi ozellikle de babanin kizi Suzie'ye soyledigi ninni. Sirf bunun icin rusca ogrenmis olmayi istedim.
Keske film daha uzun surseymis dedim. Biraz aceleye gelmis gibi oldu bana final sahnesi. Mesela kiz Holywood'a gidip filmlerde oynayip sarkilar soyleyebilirdi falan. Daha bi mutlu sonla bitseydi dedim. Ya da bi zaman geceydi de Cesar'ini bulsaydi falan. Hos olurdu tabi ama ne yapalim. Zaten kil oldum Johnny'e! Oynatmasinlar kardesim bu herifi daha filmlerde!!!!! Piskopata baglayacagim Allah Allaaah diye!!
Dipciknot: Yerim ki ben bu Cate'i! Boyle bidi bidi falan!! Valla super yapmis rus aksanini filmde.
26 Nisan 2010 Pazartesi
The Age of Innocence /1993

19.yy'da New York'ta Aristokrat bir aileden gelen avukat Archer(Day-Lewis) genc ve saf olan May'le(Ryder)nisanlanir. Fakat o donemde evlilikleri aileler kontrol ettigi icin bir an once evlenemez. -erkek degilmi iste yanip tutusuyor ona sahip olmaya ondan istiyor hemen, sevdigindenmis peh!- O sirada May'in kocasindan bosanmak isteyen kuzeni olan kontes Olenska(Pfieffer) cikar ortaya. Bizimki ona hayran, kurban tabi. Olenska'da boslukta hani kabul edemez bu aski zor tutar kendini falan ama elden ne gelir ask bu ota da bokada misali olur. Tam o sirada kader aglarini orer ve May'in ailesi evliligin bir an once olmasini ister. Eh gerisini de siz izleyin ogrenin.
Filmdeki detaylari sevdim. Donemin gosterisi, tablolari, yemekleri oyle guzel deyatlardi ki. Ama yer yer sikilmadim degil elbet, bazilari fazla geresiz sahnelerdi falan fistan. Ayrica hikaye seklinde anlatilan filmleri pek bi severim bu da oyleydi. Bence iyi oluyor hikayeli filmler. Cogu kez bi filmde anlatilmak istenen anlatilamiyor bi sekilde. Ozellikle kitaptan uyarlanan filmlerin anlatici ile izlenmesi daha iyi olur.
N: Scorsese dedik madem soylemeden edemeyecegim. Shutter island bekledigim gibi cikmadi valla, kendimi senaryoyu anlatir buldum..
23 Nisan 2010 Cuma
How Then?

Asya sinemasini pek nadir izlerim. Karsima cikinca da izlemeden edemedim tabiki. Yazik gunah olurdu izlememek degil mi?
Karsi cinsten en yakin arkadas olur mu hic? 'O benim en yakin arkadasim, superdir o, bi tanedir' diyebilir miyiz hic karsi cinsimize? Ona bir anne olmak, abla olmak, kardes olmak. arkadas olmak. Olur mu hic boyle bir durum? Ona hem cok kizmak hem de her zaman kollayip sevmek, bagrina basmak. Ne kadar surebilir bu durum? Seneler gecse, herkes kendi yoluna gitse ve hic kopamasa 'en yakin arkadas'indan 'tek sendin her zaman dogruyu yapan, beni asla aldatmayan, asla yalan soylemeyen, her daim yanimda olan' dedikten sonra hala arkadas kalinabilir mi?
Arkadasligi asip aska dogru yelken actiktan sonra iliski ne duruma gelir peki? Daha samimi bir iliski mi cikar ortaya, arkadaslik biter mi?
Kendini kandirmadir 'en iyi arkadas' muhabbeti. Kaybetme korkusudur sadece. Babam zamaninda demisti 'erkekten arkadas olunmaz dikkat et' diye, o zaman ufaktim, maldim, saftim 'nasil olmazmis canim' diye icimden gecirirdim. Babam hakliydi ama, tecrubeliydi, erkekti biliyordu elbette.
Iste bu film en iyi arkadasligi ve aski anlatiyor. Biraz eglenceli bir film ama diger romantik-komedi-dram kategorisindeki filmleri gecemiyor elbet.
Bu konuyla ilgili cokca filmler cekildi ama ben mala bagladim yine, aklima bi tanesi bile gelmiyor simdi..
Bu arada Filipin dili pek fena degilmis sanki. Hic degilse Cin dilinden daha iyi..
Closer /2004

'Cant take my eyes off you' parcasiyla giris yapan ve bitiren gayette ask dramli film. Oyunculara bakarsak zaten ilk ohoho fiyuu demistim. Gerci filmi izlemekteki asil amac Jude Law tabii ama malin teki cikti filmde peh. Olaylar Ingiltere'de geciyor diye bol bol aksan duyacagiz sandim ama bi tek Jude ordan olunca pek duyamadim aksan falan, kirildim, hayallerim yok oldu,oturup dizlerimi vurdum, bagrimi dagladim acikcasi desem inanmayin tabi.
Gayet bilindik aldatmacali bir ask filmdeki. Olabilecek en igrenclerinden bir aldatmaca hemde. Boyle Jude'a, Julia'ya bakinca tiksinti duyuyorsunuz o igrenc kelimeler agizlarindan dokulurken. O durumda olsam, ben olsam yani bizzat kendim, piskolojik durumuma bagli yani ne olurdu. Boyle yuzum burusur, midem kalkar, basim doner, elim ayagim sinirden titrerdi kesinkes.
Filmde zaman unsuru yoktu, acikcasi olmasini isterdim. Olaylar hizli hizli gecilmis biraz desem de fena degildi sadece zaman unsuru olsaydi. Onemli bence, bi zaman geciyor ilk anda anlamiyorsunuz, olayin gidisatinda ya da konusmalarda fark ediliyor uzun bir zamanin gectigi.
Bu filmden ne ogrenmis oluyoruz 'tilkinin donup dolasacagi yer yine kurkcu dukkanidir' atasozunu de alip filme uydurmus oluyoruz. hatta direk 'if you belive in love at first sight, you never stop looking' yerine direk dedigimi yazsalarmis cuk olurmus yani.
Jude'da yalniz kaldi oh olsun dedim, bana varmazsin ha mustahak!
''You're just too good to be true.
Can't take my eyes off you.
You'd be like Heaven to touch.
I wanna hold you so much.
At long last love has arrived
And I thank God I'm alive.
You're just too good to be true.
Can't take my eyes off you.
Pardon the way that I stare.
There's nothing else to compare.
The sight of you leaves me weak.
There are no words left to speak,
But if you feel like I feel,
Please let me know that it's real.
You're just too good to be true.
Can't take my eyes off you.
I love you, baby,
And if it's quite alright,
I need you, baby,
To warm a lonely night.
I love you, baby.
Trust in me when I say:
Oh, pretty baby,
Don't bring me down, I pray.
Oh, pretty baby, now that I found you, stay
And let me love you, baby.
Let me love you.''
21 Nisan 2010 Çarşamba
Glee!

Lisede gecen muzikalle ugrasan ogrencilerimiz-ogretmenlerimiz ana karakterlerdir. Aski,dedikodusu,nefreti, komedisi,muzigi bol olan hos bir dizi kendileri. Aslinda bu dizi hakkinda asil demek istedigim sey Matthew Morrison'i acaip derece Orlando Bloom'a benzetmekteyim. Hatta reklamlarda o oynuyor sanmistim ta ki diziyi izleyene kadar fark ettim o olmadigini. Ayni zamanda Cory Monteith'i Heath Ledger'in gencligine benzetmekteyim. Resimlerden bakinca benzerlik anlasilmiyor ama dizide hareketleri konusmasi, gulusu bakislari cok benziyor. Izledikce icim burkuluyor ve ah benim ol diye inliyorum icten ice!

Matthew Morrison..
Cory Monteith..
Allahim bu bloga kafa goz girecegim nalet sey!!
Date Night /2010

Acikcasi fragmandan izlerken filmin bos ve sacma olacagini dusundum surekli, ta ki izleyene kadar. New Jersey'li cocuklu sikici evlilikleri olan bir cift var karsimizda. Sik sik disarda yemege cikan bu cift biraz degisiklik olsun diye kocamiz tarafindan Manhattan'in gozde mekanlarindan birinde masa ayarlamaya calisir. Ciftimiz bar bolumunde beklerken bir ciftin isminin cagrildigini duyan kocamiz bunu firsat bilip bu isimle kendilerine masa ayarlamis olur. Ancak bu pek iyi bir fikir olmaz cunku baslarina bela almislardir. Boylece maceramiz baslar. Komedisiydi goruntusuydu gercekten hos bir filmdi. Boylece ciftimizin hayatina biraz da olsun heyecan eklenir. Simdi neden bi kimlik cikartip gostermezsin a be kardesim sorulari kafamda dondu durdu ama senaryo bu birakalim da gostermesinler. Amac eglenmek degil mi zaten. Cikartacagimiz ders nedir peki burdan dersem sakin baskasinin adini kullanarak masa kapmaya calismayin zira bu ciftin basi belada olabilir sizin basiniz yanmasin. Bu arada ah Manhattan ah Manhattan diyorum, iyi seyirler..
Clash of the Titans /2010

Louis Leterrier yonetiminde ve genc kizlarimizin -eh benimde- gonlunu kazanmis olan ana karakterimiz Perseus'u canlandiran Sam Wortighon oynamakta. Mitolojide bulunan Zeus tanrisindan olma ogul olan Perseus bebekken balikci bir aile tarafindan denizde idam edilen annesinin kucaginda sandigin icinde bulunur. Yari tanri yari insan oldugundan bi habersiz buyur bu yakisikli kisi. Zeus heykeleni yiktiran kralimiz yuzunden yeraltinda yasayan Zeus'umuzun kardesi insanogluna ders vermek icin kotuluk yapmaya baslar. Aslinda elemanimizin amaci Zeus'u tahtan indirip basa kendisinin gecmesidir. Insanoglu kaybedince Zeus'da koltugundan olacaktir cunku. Ama gelin gorun ki Zeus'tan ollma bir ogul vardir karsimizda. Bu balikci cocuk ne ara dovusmeyi ogrenmistir anlam veremedim ama oyle bi donem gostermeleri acikcasi daha bi hos olurdu. Pat diye dovustugunu goruyoruz yaratiklarla falan. Ayrica bi cin vardir ki buyucene akrepcikleri vardir onun. Tam biz eyvah eyvah yenileri geliyor ne halt yiyecekler derken cinimiz yardim etmek icin geldigini ogreniveriyoruz. Yazik degil mi olen genclerimize diyorum ve geciyorum. Filmin daha uzun olacagini beklerken bir anda bittigini goruyorsunuz. Ee bu mu yani, bu kadarcik mi yani diye dusunmeden edemedim. Goruntusu efektleri aksiyonu iyi guzel superdi de hikaye cok zayif kacti desem yalan olmaz! Ayrica bi hata da fark ettim keske dikkat etselerdi -nasil dikkat etmezler anlam veremiyorum- diyorum. Hadi merak edin hatayi.. Acaba 1981 yapimi nasildir diyerek fikir edinmek, zaman gecirmek ve aksiyona doymak icin izlenebilir. Iyi seyirler..
20 Nisan 2010 Salı
Kick-Ass /2010

Matthew Vaughn yapimli iyi oyunculu hos bir film.
Neden gercek hayatta kimse super kahraman olmaz sorusuna cevap veren film desem cuk oturur konuya. Karikatur dergileri okumayi seven lise ogrencisi evladimiz super kahraman olmaya calisir. Hicbir ozel gucu yoktur, guclu degildir, dovusmeyi bilmez ama tesadufen unlenir ve buyuk hayran kitlesi olur. Diger taraftan baba ve 12 yasinda kiz cocugu vardir. Bu baba kizina dovusmeyi, silah kullanmayi, guclu olmayi ogretmistir. Bizim kick-ass unlenince bunlar da gaza gelip super kahraman olup bizimkinin pacasini kurtarir. Bir de her pis isin icinde bi elemanimiz var ki bu babamizin asil hedefi onu gebertmektir.
Cok iyi, akilda kalici, efsanevi bir film degil elbetteki ama yine de fena degil. Boyle kanli manli, hafif aksiyonli, eglenceli bir film diyebilirim. Daha fazla spoiler vermeden icime atiyor ve izleyiverin diyorum.
14 Nisan 2010 Çarşamba
Can't Help Falling in Love With You..
Wise men say only fools rush in
But I can't help falling in love with you
Shall I stay
Would it be a sin
If I can't help falling in love with you
Like a river flows surely to the sea
Darling so it goes
Some things are meant to be
Take my hand, take my whole life too
For I can't help falling in love with you
Like a river flows surely to the sea
Darling so it goes
Some things are meant to be
Take my hand, take my whole life too
For I can't help falling in love with you
For I can't help falling in love with you
Elvis Presley..
But I can't help falling in love with you
Shall I stay
Would it be a sin
If I can't help falling in love with you
Like a river flows surely to the sea
Darling so it goes
Some things are meant to be
Take my hand, take my whole life too
For I can't help falling in love with you
Like a river flows surely to the sea
Darling so it goes
Some things are meant to be
Take my hand, take my whole life too
For I can't help falling in love with you
For I can't help falling in love with you
Elvis Presley..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

