Sen anlattığın vakit, anlatırken üzülüp ve karşındakinin kötülemesinden korkup iyi olanları anlatmaya çabalarken ve tüm bu çabalarının boşa gittiğini görünce yaşanılan acı ve üzüntü çok başkadır. Yüreğini bastırır ve suçluluk duymaya başlarsın ama karşındakinin iyi niyetliliğini görünce bir nebze rahatlamaya çalışırsın. Gözlerine yıldızlar düşer yavaştan, yüreğinden kopan yıldızlardır onlar ve onları tekrar yüreğine akıtmaya çalışırsın utanmamak adına.
Ne yazık ki arkadan iyi bahsedilemiyor sen her ne kadar iyi olanı aktarmaya çabalasan da. Ayrıntılar var sonuçta içinde ve o ayrıntılar aslında kötüdür, çirkindir, saygısızcadır. Bazı ayrıntılar da vardır ki kafa karıştırır sonra yürek saçmalamaya başlar. Onlar da aslında çok güzeldir, temizdir sanki hani öyle inanmak istersin ister istemez. Her şeyde bir iyi niyet aramak için çabalarsın. Oysa heyhat, lafı çıktı bir kere iyi anılmıyor sen saklasan da.
İyi değil bence. Yine de üzülüyorum, sanki korumak niye? Umurumda mı, umurumda mı? Kendisi izin verdi zaten bu duruma. Çirkin çok çirkin. Bence bakamaz artık gözlerine çünkü sertleştikleri zaman yüreğin de sertleşmesini görmekten korkacak. O vakit anlayacak ve sen sonuna kadar arkasından iyi şekilde anmaya çabalasan da kimse öyle anmayacak.
Çok yazık değil mi? Kendi düşen ağlamaz ya aslında ağlar hem de çok güzel ağlar. Daha farklı da olabilirdi ama ne edelim, olması gereken buymuş. Çocuğum..
demişti en son gözlerinin içine bakarak ve rüzgarda fütursuzca dalgalanan saçlarını gözlerinden uzak tutmaya çalışarak. Elleri soğuk havadan bembeyaz kesilmişti ve damarları o soğukluğu belli edercesine ortaya çıkmışlardı. Tüm o şeyleri anlatırken yüreğinden akıttığı o soğukluk ellerine de bulaşmıştı sanki. Elinden tutsa elektrik gibi çarpacaktı onu fakat bu onun için iyi olmayacaktı çünkü dokunursa yüreği de ısınmaya başlayacaktı ve sonra gözleri yumuşayacaktı. Fakat aklı vardı. Saçlarını boşverip atkısını bir kez daha düzeltip ellerini ceplerine gömmeyi düşündü, böylece bir hamle yapamayacaktı.
O ise anlamsız gözlerle bakmakta direniyordu. Derin bir nefes aldı sanki duyduklarının ağırlığını atlatmak istercesine. Çünkü hiç bu kadar uzun konuşurken duymamıştı onu ve bu onun için yeni birşeydi. Bu durumu kavramaya çalışırken yavaş yavaş ayılmaya başladı ve o anda fark etti herşeyi. Farkındalık acı verdi. Gözlerinin dolmasını durdurmak istedi, başka bir tarafa, uzak bir yere çevirdi başını. Rüzgar soğuk ama yumuşak esiyordu. Gözleri durulduğu vakit ona doğru döndü ve o hala donuk, soğuk gözlerle pozisyonunu bozmadan bakıyor ve bekliyordu. Canı sıkıldı, üzüldü. O çok sevdiği gözlerinin bu ifadeyi almasına üzüldü ve buna kendisi sebep olmuştu. Gerçekten bunu görmekten korkmuştu. İçinden küfretti kendine. Sanki sesi kısılmış hastalar gibi konuşmaya tenezzül etti bir iki kere ama kafasında kurduğu kelimeleri birleştirip cümle haline getiremedi ve öylece susuverdi karşısında. Saçlarında dolaştırdı gözlerini, güzel kokan saçlarına, ipeksi yumuşaklığı olan saçlarına. Ah ne acıydı bir daha onlara dokunamayacak olması, kokusunu alamayacak olması. Ya o tenine ne demeliydi? Artık onun olamayacaktı, sıcaklığını alamayacaktı. Kendi elleriyle iğrenç bir şekilde başkalarına teslim ediyordu onu. Yüreğini dahi teslim ediyordu. O yürek ona ait olamayacaktı artık. Ah ne acıydı tüm bunlar. Midesi bulanmaya başladı bir anda, yüreği hızlıca çarpmaya başladı. Kısık kısık inleyebildi bir tek.
Ben, ben bilemiyorum ne desem. Şu anda midem bulanıyor sanki ve başım, bilirsin ağrıyor işte. Düzgün düşünemiyorum. Sen, işte, sen harikasın, ben bilemiyorum işte.
O bunları duyar duymaz yüreği hızlandı, donuk gözlerini kıstı ve sert bir şekilde tebessüm edip derin bir nefes alıp içine doldurduğu soğuk havayı boşalttı. Sonra da rüzgara karşı yüzünü dönerek yanından hızlı adımlarla uzaklaştı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder