Eğer orada yaşasaydım ve her gün yolum oradan geçseydi, her sabah onun pastanesine girip, kendi elleriyle yaptığı o çöreklerden alır ve gülümsemesiyle oradan çıkardım.
Sadece kısa bir ziyaret amaçlı gittiğim o yerde bunu yapmam pek zordu. Bu yüzden birkaç geçişimde onu otobüsten görmüş ve ilginç, gizemli, soğuk teni bana çarpmıştı. Dışarda yağan kar kadar soğuk ama onun kadar güzeldi. Tatlı ama ürkek bakışlarını anlamak istiyordum. Karşı konulmaz bir isteğe bürünmüştüm.
Ne yazık ki bu isteğimi gerçekleştiremeden uzaklaştım. Bir kez daha olsaydı, belki.. Zamandan kazanmam gereken bir işim vardı. Ve ben bu işimin peşinden koşarken gözlerimin ve hayatımın önünden akıp geçen bu güzelliğe sahip olamamıştım.
O buz gibi havada kapısının önüne attığı masa ve sandalyesinde inanılmaz bir keyif alıyormuş havası vardı. Her geçişimde onu orda görüyor, kızarmış burnuyla ve tatlı gülümsemeyle etrafına bakınıp müşterileriyle ilgileniyordu.
Gözlerindeki ürkekliği anlamak istiyorum.
Ona mektup yazacağım..
Hikayemsi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hikayemsi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
16 Haziran 2012 Cumartesi
18 Ağustos 2011 Perşembe
Kar
Kışın yağmazdı buralara kar. Yağsa bile ufak tefek yağardı. İnsan hefesini dahi alamazdı yağan kardan. Aslında koca şehirlere kar yağmaması bazen daha iyi oluyordu. Sonuçta o minik minik karlar birikip de koca koca kar olup zamanı tükendiğinde ağır ağır erirlerken, etraf pislik içine bürünüyordu. Hal böyle olunca o koca şehirde yaşam neredeyse alt üst oluyordu. Sadece kar yağmaya görsün işte, o koca şehir ne hallere geliyordu. Öyle ya, sadece çocuklar ve çocuk kalanlar mutlu oluyordu kara ve de pisliğine aldırış etmiyordu.
Yine kara özlem duyarak bu şehiri bırakıp karı olan bir yerlere gitmek için kollarını sıvadı. Bavulunu büyük bir sevinçle toparlayıp yola bir an önce koyulmak istiyordu. Tek derdi o soğuk, beyaz ve yumuşak kara kavuşmaktı.
Yelkovan akrebi kovalıyor, saatler bir başka saatin yerini alıyordu. Niyahet gitme vakti geldiğinde uçar adımlarla elinde bavuluyla otobüsündeki yerini almıştı bile.
Bembeyaz pufuduk karına kavuşacaktı nihayet.
Pencere kenarından dışarıyı seyretti gidene kadar. Gözünü bile kırpmak istememişti, pencereden akan güzellikler gözünden kaçmasın diye. Pek güzel şeyler de görmüştü, bu yüzden kendisiyle gurur duyuyordu.
Sonunda o yere vardığında çocuklar gibi bir oraya, bir buraya koşup durmuştu. Tutmuş olduğu pansiyon evine doğru yol alıp eşyalarını yerleştirdi.
Hava sepserin ama mükemmeldi. Tertemiz ve soğuk havayı içine çektikçe ciğerleri alt üst oluyormuş gibi hissediyordu. Öyle ya, şehrin pisliğini kusuyordu sanki ciğerleri. Kirli hava yerini temiz havaya bırakıyordu.
Kar. Ne mükemmeldi.
Kar...
Karlı havalarda gökyüzü de beyaza bürünürdü yeryüzü gibi. İleriye, ta uzaklara baktığın zaman yeryüzü ve gökyüzü bir bütün gibi gözükürdü. Ufuk çizgisini görmek mümkün olmuyordu. Gece çöktüğünde de o beyaz gökyüzü geceyi aydınlık gösteriyordu. O böyle pencereden dışarıyı seyrederken kendini sokağa atmaya karar verdi. Böyle mükemmel bir gecede eve ne diye tıkınıp kalacaktı ki? Birbirine hiç çarpmadan pıt pıt düşen minicik kristal gibi karların altına atıverdi kendini.
Gök beyaz, yer beyazdı.
Kardan melek yapmak için yere kapaklandı hemen. Ellerini ve ayaklarını açıp kapadı arka arkaya. Tam kalkacakken vazgeçip orda yatmaya karar verdi. Minik karlar yüzüne hafifçe dokunup öpücük konduruyorlardı.
'Burda ölebilirim' dedi sesli bir şekilde. O sırada yanına yaklaşmış olan adamı fark etmemişti. 'Evet burda ölebilirsin, belki de en güzel ölüm şeklidir bu' demişti. Birden irkilerek gözlerini ona doğru çevirdi. Üşüdüğü için her yerini örtmüştü, sadece aradan gözlerini seçebiliyordu. Başını yine gökyüzüne doğru çevirdi. 'Evet burda ölürsem çok mutlu ölmüş olacağım, fakat bir sorun var aslında.' Adam heyecanla 'nedir' diye sordu. O da 'kuzey ışıkları görünmüyor burdan' deyiverdi. 'Kuzey ışıklarının altında ölmek asıl en mükemmelidir' diye devam etti. Öteki de onun gibi yanına boylu boyunca uzanıp şöyle dedi. 'Kuzey ışıklarını gördüğünü hayal et sen de' dedi ve ikisi gözlerini hayal etmek için kapadı.
'Burda ölebilirim.'
'En güzel ölüm şeklidir bu.'
Yine kara özlem duyarak bu şehiri bırakıp karı olan bir yerlere gitmek için kollarını sıvadı. Bavulunu büyük bir sevinçle toparlayıp yola bir an önce koyulmak istiyordu. Tek derdi o soğuk, beyaz ve yumuşak kara kavuşmaktı.
Yelkovan akrebi kovalıyor, saatler bir başka saatin yerini alıyordu. Niyahet gitme vakti geldiğinde uçar adımlarla elinde bavuluyla otobüsündeki yerini almıştı bile.
Bembeyaz pufuduk karına kavuşacaktı nihayet.
Pencere kenarından dışarıyı seyretti gidene kadar. Gözünü bile kırpmak istememişti, pencereden akan güzellikler gözünden kaçmasın diye. Pek güzel şeyler de görmüştü, bu yüzden kendisiyle gurur duyuyordu.
Sonunda o yere vardığında çocuklar gibi bir oraya, bir buraya koşup durmuştu. Tutmuş olduğu pansiyon evine doğru yol alıp eşyalarını yerleştirdi.
Hava sepserin ama mükemmeldi. Tertemiz ve soğuk havayı içine çektikçe ciğerleri alt üst oluyormuş gibi hissediyordu. Öyle ya, şehrin pisliğini kusuyordu sanki ciğerleri. Kirli hava yerini temiz havaya bırakıyordu.
Kar. Ne mükemmeldi.
Kar...
Karlı havalarda gökyüzü de beyaza bürünürdü yeryüzü gibi. İleriye, ta uzaklara baktığın zaman yeryüzü ve gökyüzü bir bütün gibi gözükürdü. Ufuk çizgisini görmek mümkün olmuyordu. Gece çöktüğünde de o beyaz gökyüzü geceyi aydınlık gösteriyordu. O böyle pencereden dışarıyı seyrederken kendini sokağa atmaya karar verdi. Böyle mükemmel bir gecede eve ne diye tıkınıp kalacaktı ki? Birbirine hiç çarpmadan pıt pıt düşen minicik kristal gibi karların altına atıverdi kendini.
Gök beyaz, yer beyazdı.
Kardan melek yapmak için yere kapaklandı hemen. Ellerini ve ayaklarını açıp kapadı arka arkaya. Tam kalkacakken vazgeçip orda yatmaya karar verdi. Minik karlar yüzüne hafifçe dokunup öpücük konduruyorlardı.
'Burda ölebilirim' dedi sesli bir şekilde. O sırada yanına yaklaşmış olan adamı fark etmemişti. 'Evet burda ölebilirsin, belki de en güzel ölüm şeklidir bu' demişti. Birden irkilerek gözlerini ona doğru çevirdi. Üşüdüğü için her yerini örtmüştü, sadece aradan gözlerini seçebiliyordu. Başını yine gökyüzüne doğru çevirdi. 'Evet burda ölürsem çok mutlu ölmüş olacağım, fakat bir sorun var aslında.' Adam heyecanla 'nedir' diye sordu. O da 'kuzey ışıkları görünmüyor burdan' deyiverdi. 'Kuzey ışıklarının altında ölmek asıl en mükemmelidir' diye devam etti. Öteki de onun gibi yanına boylu boyunca uzanıp şöyle dedi. 'Kuzey ışıklarını gördüğünü hayal et sen de' dedi ve ikisi gözlerini hayal etmek için kapadı.
'Burda ölebilirim.'
'En güzel ölüm şeklidir bu.'
14 Ağustos 2011 Pazar
Homurdanan insan
Ağır adımlarla tren istasyonuna varmıştı. Öteye, ötelere götürmüştü ayakları onu. Işığın az geldiği, kimselerin oturmadığı bir yere çökmüştü. İki adet uzunca bank vardı oturduğu yerde. 4-5 kişi sığardı bir tanesine. Ötekine de bir o kadar herhalde. Bir başka oturulacak yerde de öyle. Kendince hesap yaptı. 4 bank, 10 bank, 15 bank. Hepsine oturulsa nerdeyse 75 insan olacaktı çevresinde. Bunun düşüncesi ona birşey ifade etmedi. Öylesine hesap yapmıştı işte. 3-5 insan geçiyor, tepeden tırnağa onları süzüyor ve yine eski haline dönüyordu. Her seferinde insanlar yanından geçiyor ve o, tüm bu geçen yüzleri yakalamaya çalışıyordu. Tek tek hayatlarını düşlemek için beynini zorlama girişimlerinde bulunurdu. Bazen bundan da sıkılır kimseye bakmazdı. Çocuklaşıp trip atası geldiğinde de yapamazdı bunu.
Homurdandı tüm bu düşünceler aklının bir köşesinden hızlıca akıp geçiyorken. Dudaklarını ufaktan aralıyıp anlamsızca birşeyler geveledi ardı ardına. Sanki söylediklerini kendi dahi duymak istemiyormuşçasına.
Tepeden gelen loş ışığın altında kolunda duran saatine odakladı gözlerini.
Bekliyordu, öylece zamanın gelmesini bekliyordu. Aynı zamanda bir mucize olmasını bekliyordu aslında olmayacağını bilerek. Akşamın o saatinde anlamszıca evinin yakınına götürecek olan o eskimiş treni bekliyordu bankta oturarak. İnsanlar geçiyor, yanına oturmuyor ve oturmadıklarına memnun oluyordu. Fakat geçenlere burun kıvırıyordu sürekli. Geçmelerini istemiyor hatta geçerken göz ucuyla ona baklımasını istemiyordu. Hepsini görüyordu, fark ediyordu ve rahatsız oluyordu.
Saate döndü yine gözleri. 'az kalmış, iyi' deyiverdi kendine. Sanki sesli söylemese bunun farkına varamayacakmış gibi hissetti kendini. Buna da homurdandı bu sefer. Durup durup homurdanıyordu sürekli memnunsuz bir tavurla.
Pislik sivrisinekler bile rahat bırakmıyorlardı onu. Isırılan yerleri kaşıdıkça kaşıyası geliyordu bu da onu çileden çıkartıyordu.
Yine homurdandı.
Yakınında birisi olsaydı ona önyargıyla yaklaşacak ve ne kadar da sevimsiz bir insan olacağını düşünecekti herhalde. 'Ah, pek can sıkıcı' diye aklından geçiverdi saniyelik bir anda.
tüm bu düşünceler akıp geçerken parlak bir ışık huzmesi gördü ilerden, yukarıdan. Beklediği mucize olabilir mi diye gözünü dikmişti.
Durdu, dikti, durdu, dikti ve homurdanarak ayaklandı.
'Sadece evime gideceğim bir trenmiş' diyerek içinden 'ne kadar da ahmağım' diye söylendi. Bacaklarındaki sivrisinek kaşıntılarıyla ayakta 25 dakika dikildi ve durağında inip gecenin karanlığında gözden kayboldu.
Homurdandı tüm bu düşünceler aklının bir köşesinden hızlıca akıp geçiyorken. Dudaklarını ufaktan aralıyıp anlamsızca birşeyler geveledi ardı ardına. Sanki söylediklerini kendi dahi duymak istemiyormuşçasına.
Tepeden gelen loş ışığın altında kolunda duran saatine odakladı gözlerini.
Bekliyordu, öylece zamanın gelmesini bekliyordu. Aynı zamanda bir mucize olmasını bekliyordu aslında olmayacağını bilerek. Akşamın o saatinde anlamszıca evinin yakınına götürecek olan o eskimiş treni bekliyordu bankta oturarak. İnsanlar geçiyor, yanına oturmuyor ve oturmadıklarına memnun oluyordu. Fakat geçenlere burun kıvırıyordu sürekli. Geçmelerini istemiyor hatta geçerken göz ucuyla ona baklımasını istemiyordu. Hepsini görüyordu, fark ediyordu ve rahatsız oluyordu.
Saate döndü yine gözleri. 'az kalmış, iyi' deyiverdi kendine. Sanki sesli söylemese bunun farkına varamayacakmış gibi hissetti kendini. Buna da homurdandı bu sefer. Durup durup homurdanıyordu sürekli memnunsuz bir tavurla.
Pislik sivrisinekler bile rahat bırakmıyorlardı onu. Isırılan yerleri kaşıdıkça kaşıyası geliyordu bu da onu çileden çıkartıyordu.
Yine homurdandı.
Yakınında birisi olsaydı ona önyargıyla yaklaşacak ve ne kadar da sevimsiz bir insan olacağını düşünecekti herhalde. 'Ah, pek can sıkıcı' diye aklından geçiverdi saniyelik bir anda.
tüm bu düşünceler akıp geçerken parlak bir ışık huzmesi gördü ilerden, yukarıdan. Beklediği mucize olabilir mi diye gözünü dikmişti.
Durdu, dikti, durdu, dikti ve homurdanarak ayaklandı.
'Sadece evime gideceğim bir trenmiş' diyerek içinden 'ne kadar da ahmağım' diye söylendi. Bacaklarındaki sivrisinek kaşıntılarıyla ayakta 25 dakika dikildi ve durağında inip gecenin karanlığında gözden kayboldu.
25 Temmuz 2011 Pazartesi
Cami Avlusu
Evde oturmaktan sıkılıp ve aslında hazırda bulundurmak istediği yeni bir kitap alma bahanesiyle kendisini dışarı atmaya karar vermişti. Havanın sıkıcılığından bıkmış fakat içinde tuhaf bir coşkuyla adımlarını peşisıra atmaktan zevk alıyordu.
Kitapçılarda oyalanmaktan zevk alırdı ve sahibin ikram ettiği çayı ağır yudumlarla zevkle içmeye koyuldu. Bir yandan bakınıyor, iki sohbet ediyor ve çayıyla haşır neşir oluyordu. Almaya karar verdiği kitabı da elinden bırakmıyordu. bardağın dibinde birikmiş olan ufak çay yapraklarından hoşlanmıyordu neden sanki iyice süzülmüyordu. Öyle olsaydı çayın dibini bırakmak zorunda kalmazdı. Tuhaf bir şekilde bardakların dibinde birşey bırakmaktan hoşlanmıyordu. Çayı bitince kitapçıdan zevkle dışarı attı kendini.
Saatçi dükkanının önünden geçerken aniden içeriye göz atıvermişti. O saniyelik anda yerinde oturup gazete okuyan o yaşlı adamla göz göze gelmişlerdi ve o sanki birşey söyleyecek gibi olduğunu görünce beyni hızlı bir şekilde onunla sohbet etme isteği duyup içeri girmesini istemişti fakat aynı hızda çekinip bu fikirden vazgeçirmişti. Ani bir bocalamayla adımlarını karışır gibi hissetti. Keyfinin o anda kaçtığını hissetti. Neden içeri girip öylece oturup sohbet etmemişti ki onunla? Ne vardı, ne derdi önemli miydi ki? Sadece ikisi belki de mutlu olacaklardı ve memnun bir şekilde birbirlerinden ayrılacaklardı. Bunu bilemiyordu şimdi. Nasıl olacağını da hiç bilemeyecekti. Beyni bocalıyordu ve sürekli fikir değiştiriyordu. Bu da ona hayli sıkıntı veriyordu.
Eve kadar hayli sıkıntılı bir yol yürüdü. Kendini hayal kırıklığı ve yalnızlık içinde buldu. Yaklaştığı sırada cami avlusunda bulunan banklara attı kendini. Gölgelik olması onu cezbetmişti ve oturmak, o sakin yerde dinlenmek istemişti. Birkaç ufak çocuk arada gelip bisikletleriyle gelip geçiyorlardı, üç beş de yetişkin. o cami avlusunda hissettiği yalnızlık daha da çoğaldı ve kederlenmesine neden oldu. Öylece ağlama isteği duydu. Gözlüklerinin arkasına gizlenmiş gözlerinden yaşlar öylece akmaya başlamışlardı bile. Önce bir damla düşüverdi kucağına sonra öteki süzüldü yanağından ılıkça ve arkasından daha çok ve büyükleri yuvarlandı. O yanaklarındakilerini sildikçe daha da akmalarına engel olamıyordu. Öylece bulanık gözlerle etrafına bakıyordu. Yıllardır yaşadığı mahalle, şu cami, şu ağaçlar, şu binalar. Birkaç değişiklik dışında hep aynıydı. Mahallesi hiç zevk vermiyordu ona belki de zevk almak için çabalamadığındandı. fakat ne olursa olsun zevk alamıyordu. Bir süre çığlık çığlığa ağlamak istedi eğer bir çocuk gelip de yanına sokulup neden ağladığını soracak olsaydı "düştüğüm için" diyecekti. Fakat öyle birşey olmadı, sadece ordan geçerken ya da beklerken ona bakan iki küçük gözler vardı. Meraklı gözler utangaç bir şekilde ona yönleniyorlardı arada. Oynayacak kimsesi olmadığı için belki de üzülmüşlerdi çünkü orda tek başına kederli bir şekilde oturuyordu.
Ordan daha yorgun bir şekilde yola koyulduğu vakit dedesini düşünüyordu. Keşke yanında olsaydı da eve gittiğinde yüzüne, ellerine öpücükler kondurup gıdısıyla oynasaydı da onu eğlendirebilseydi ve onun güzel gülücüklerini işitebilseydi.
Keşke herkesi memnun edebilseydi diye sürekli düşünmek de onu yıpratıyordu. Keşke kendisini de memnun edebilmeyi bilebilseydi.
Eve vardığında yine sessizliğine gömüldü.
1 yıl 5 ay olmuştu.
Kitapçılarda oyalanmaktan zevk alırdı ve sahibin ikram ettiği çayı ağır yudumlarla zevkle içmeye koyuldu. Bir yandan bakınıyor, iki sohbet ediyor ve çayıyla haşır neşir oluyordu. Almaya karar verdiği kitabı da elinden bırakmıyordu. bardağın dibinde birikmiş olan ufak çay yapraklarından hoşlanmıyordu neden sanki iyice süzülmüyordu. Öyle olsaydı çayın dibini bırakmak zorunda kalmazdı. Tuhaf bir şekilde bardakların dibinde birşey bırakmaktan hoşlanmıyordu. Çayı bitince kitapçıdan zevkle dışarı attı kendini.
Saatçi dükkanının önünden geçerken aniden içeriye göz atıvermişti. O saniyelik anda yerinde oturup gazete okuyan o yaşlı adamla göz göze gelmişlerdi ve o sanki birşey söyleyecek gibi olduğunu görünce beyni hızlı bir şekilde onunla sohbet etme isteği duyup içeri girmesini istemişti fakat aynı hızda çekinip bu fikirden vazgeçirmişti. Ani bir bocalamayla adımlarını karışır gibi hissetti. Keyfinin o anda kaçtığını hissetti. Neden içeri girip öylece oturup sohbet etmemişti ki onunla? Ne vardı, ne derdi önemli miydi ki? Sadece ikisi belki de mutlu olacaklardı ve memnun bir şekilde birbirlerinden ayrılacaklardı. Bunu bilemiyordu şimdi. Nasıl olacağını da hiç bilemeyecekti. Beyni bocalıyordu ve sürekli fikir değiştiriyordu. Bu da ona hayli sıkıntı veriyordu.
Eve kadar hayli sıkıntılı bir yol yürüdü. Kendini hayal kırıklığı ve yalnızlık içinde buldu. Yaklaştığı sırada cami avlusunda bulunan banklara attı kendini. Gölgelik olması onu cezbetmişti ve oturmak, o sakin yerde dinlenmek istemişti. Birkaç ufak çocuk arada gelip bisikletleriyle gelip geçiyorlardı, üç beş de yetişkin. o cami avlusunda hissettiği yalnızlık daha da çoğaldı ve kederlenmesine neden oldu. Öylece ağlama isteği duydu. Gözlüklerinin arkasına gizlenmiş gözlerinden yaşlar öylece akmaya başlamışlardı bile. Önce bir damla düşüverdi kucağına sonra öteki süzüldü yanağından ılıkça ve arkasından daha çok ve büyükleri yuvarlandı. O yanaklarındakilerini sildikçe daha da akmalarına engel olamıyordu. Öylece bulanık gözlerle etrafına bakıyordu. Yıllardır yaşadığı mahalle, şu cami, şu ağaçlar, şu binalar. Birkaç değişiklik dışında hep aynıydı. Mahallesi hiç zevk vermiyordu ona belki de zevk almak için çabalamadığındandı. fakat ne olursa olsun zevk alamıyordu. Bir süre çığlık çığlığa ağlamak istedi eğer bir çocuk gelip de yanına sokulup neden ağladığını soracak olsaydı "düştüğüm için" diyecekti. Fakat öyle birşey olmadı, sadece ordan geçerken ya da beklerken ona bakan iki küçük gözler vardı. Meraklı gözler utangaç bir şekilde ona yönleniyorlardı arada. Oynayacak kimsesi olmadığı için belki de üzülmüşlerdi çünkü orda tek başına kederli bir şekilde oturuyordu.
Ordan daha yorgun bir şekilde yola koyulduğu vakit dedesini düşünüyordu. Keşke yanında olsaydı da eve gittiğinde yüzüne, ellerine öpücükler kondurup gıdısıyla oynasaydı da onu eğlendirebilseydi ve onun güzel gülücüklerini işitebilseydi.
Keşke herkesi memnun edebilseydi diye sürekli düşünmek de onu yıpratıyordu. Keşke kendisini de memnun edebilmeyi bilebilseydi.
Eve vardığında yine sessizliğine gömüldü.
1 yıl 5 ay olmuştu.
Kitap, dinlemek, susmak ve susmak
Yürüyordu. Elinde kitapla. Yalnız değildi. O da peşisıra yürüyordu onunla. Hava sıcak fakat esen ılık rüzgarla sevimli oluyordu sıcaklık. Etraf kalabalık. Bazen çok, bazen az.
Yürüyorlardı. O elinde kitapla. O da yanında sadece dinliyordu kitaptaki sözlerin ağzından çıkmasını. Ağır yürüyorlardı. Elinde kitap okuyordu.
"Duydun mu bay Bennet, şekerim," dedi eşi bir gün, "Nethirfield korusu nihayet tutulmuş." Bay Bennet duymadığını söyledi. "ama tutulmuş", diye devam etti eşi; "bayan Long az önce buradaydı, bana herşeyi anlattı." Bay Bennet cevap vermedi. "kim almış merak etmiyor musun?" diye haykırdı karısı sabırsızca. "Söylemek istiyorsan itiraz etmem."
Gülerek yürüyorlardı.
Kitabın kapağını kapattığı sırada oturmaya karar verdiler. Yüzlerinde tebessümle suspus oturuyorlardı şimdi de. Bir iki şey yiyip içtiler ve birkaç sohbetten sonra yine kitabı okumasını istedi ondan. Onun da gözleri ışıl ışıl parıldayıp ağzı genişledi ve eliyle saçlarını arkaya atıp hınzır bir tavırla kitabı eline alıp kaldığı yerden devam etti.
"Bay Bennet, kendi çocuklarını nasıl böyle aşağılayabiliyorsun? canımı sıkmaktan zevk alıyorsun. Zavallı sinirlerime hiç acıman yok."
"Beni yanlış anladın hayatım. Sinirlerine büyük saygım var. Sinirlerin benim eski dostum. En az 20 yıldır ısrarla sinirlerinden bahsetmeni dinliyorum."
O okuyordu, öteki dinliyordu. Çevrede oturanlar dinliyorlardı, kitabı, yazarı seven bile çıkmıştı ve böyle bir sevimliliğe rast gelmesine hayli sevinmişti. Dinliyorlardı hepsi birden. Hepsi memnun. O memnun, şu memnun.
"Valla, bay Bennet," diyordu, "Charlotte Lucas'ın bu evin hanımı olacağını düşünmek çok zor geliyor; bana evimi zorla ona verdirteceklerini, onun gelip benim yerimi alacağını düşünmek, çok zor geliyor."
"Hayatım böyle kederli düşüncelere kapılma. Daha iyi şeyler umut edelim. Mesela kendimize bir iyilik yapıp, hayatta kalanın ben olacağımı düşünelim."
Kitap okumak onunla birlikte yapmaktan en çok hoşlandığı şeydi ve onun da onu dinlemesi.
Susmak, susmak da onların yüreğini kabartıyordu. Konuşulacak şeyleri konuşup bir an önce birlikte susabilme hayali içinde birlikte oluyorlardı.
421 sayfa dolusu onu zevkle dinleyecekti nasılsa.
Yürüyorlardı. O elinde kitapla. O da yanında sadece dinliyordu kitaptaki sözlerin ağzından çıkmasını. Ağır yürüyorlardı. Elinde kitap okuyordu.
"Duydun mu bay Bennet, şekerim," dedi eşi bir gün, "Nethirfield korusu nihayet tutulmuş." Bay Bennet duymadığını söyledi. "ama tutulmuş", diye devam etti eşi; "bayan Long az önce buradaydı, bana herşeyi anlattı." Bay Bennet cevap vermedi. "kim almış merak etmiyor musun?" diye haykırdı karısı sabırsızca. "Söylemek istiyorsan itiraz etmem."
Gülerek yürüyorlardı.
Kitabın kapağını kapattığı sırada oturmaya karar verdiler. Yüzlerinde tebessümle suspus oturuyorlardı şimdi de. Bir iki şey yiyip içtiler ve birkaç sohbetten sonra yine kitabı okumasını istedi ondan. Onun da gözleri ışıl ışıl parıldayıp ağzı genişledi ve eliyle saçlarını arkaya atıp hınzır bir tavırla kitabı eline alıp kaldığı yerden devam etti.
"Bay Bennet, kendi çocuklarını nasıl böyle aşağılayabiliyorsun? canımı sıkmaktan zevk alıyorsun. Zavallı sinirlerime hiç acıman yok."
"Beni yanlış anladın hayatım. Sinirlerine büyük saygım var. Sinirlerin benim eski dostum. En az 20 yıldır ısrarla sinirlerinden bahsetmeni dinliyorum."
O okuyordu, öteki dinliyordu. Çevrede oturanlar dinliyorlardı, kitabı, yazarı seven bile çıkmıştı ve böyle bir sevimliliğe rast gelmesine hayli sevinmişti. Dinliyorlardı hepsi birden. Hepsi memnun. O memnun, şu memnun.
"Valla, bay Bennet," diyordu, "Charlotte Lucas'ın bu evin hanımı olacağını düşünmek çok zor geliyor; bana evimi zorla ona verdirteceklerini, onun gelip benim yerimi alacağını düşünmek, çok zor geliyor."
"Hayatım böyle kederli düşüncelere kapılma. Daha iyi şeyler umut edelim. Mesela kendimize bir iyilik yapıp, hayatta kalanın ben olacağımı düşünelim."
Kitap okumak onunla birlikte yapmaktan en çok hoşlandığı şeydi ve onun da onu dinlemesi.
Susmak, susmak da onların yüreğini kabartıyordu. Konuşulacak şeyleri konuşup bir an önce birlikte susabilme hayali içinde birlikte oluyorlardı.
421 sayfa dolusu onu zevkle dinleyecekti nasılsa.
27 Haziran 2011 Pazartesi
Sabah

Geceyarısı uykuya doyup uyanıvermesi sık sık başına gelen birşeydi. Sadece bu sefer yatakta sıkıla sıkıla dönüp durmak istememişti. Kitap da okuyası yoktu ya en iyisi kalkıp film izlemek olacaktı. Aylar önce yarım bıraktığı filme kaldığı yerden devam etmeye karar verdi.
Keyifsiz bir şekilde kuruldu koltuğuna. Herkes uykudayken o kalkıp film izliyordu gecenin karanlığında. Nedense geceleri severdi. Kendisiyle başbaşa kalır ve onu rahatsız edecek yahut yapılacak gündelik işleri ortadan kalkmış olurdu. Böyle zamanlarda kendini kitabına gömerdi veya film izlerdi. Öyle ya yapılacak başka nesi olurdu? Gecelere akmazdı, geceler ona akardı. Bir de şu yıldızlar görünebilseydi ya.
Geceyi sevdiği kadar gün doğuşunu da pek severdi. Güneş hafiften gökyüzünü aydınlatmaya başlarken oluşan o temiz havanın kokusunu içine çekmeyi ihmal etmezdi böyle kaldığı gecelerde. Asıl böyle zamanlarda dışarda olup gezebilme hayaleri kurardı. Fakat bu sefer de pencere kenarından havayı içine çekip yatağına dönmeyi düşündü.
Ah, bu sessizlik, bu temizlik, bu yumuşak gün doğumu. Doğanın uyanışı ne de güzel oluyordu.
Fakat o sabah nahoş bir durum olmuştu ve bu onu hayli üzmüştü. Ah İstanbul, bunu da yaptın diye iç geçirdi yüzünü ekşiterek. Gün içinde iğrendiği hava sabahına da karışmıştı artık. Bir sabahı vardı onu da elinden almıtı şu koca ışıl ışıl kent. Çektiği havayı çarçabuk geri verip ekşiyen yüzle bir çırpıda içeriye geri döndü. Ah kahpe kent, tek sevdiği şeyi de elinden alıvermişti.
Odasına vardığı vakit son bir kez daha pencere kenarından bakmak için perdeyi aralamıştı da gördüğü kuru kuru binalar keyfini kaçırmıştı. Yıllarca gördüğü binalara şimdi daha bir nefretle baktı. Artık sabah kokusu da yok olmuştu. Perdeleri hızlıca kapayıp yatağına gömülüp çarçabuk uykuya dalıverdi.
Doğa uyanırken o kendi doğasına gömülüp uyuklamayı tercih etmişti.
6 Haziran 2011 Pazartesi
'Sabah güneşi gibi olmanı isterdim. Her gün yeni bir umutla doğan, günümü aydınlatan, içimi ısıtan o taptaze sabah güneşi gibi olmanı.'
Açık pencereden usulca süzülen hafif bir rüzgar saçlarını uçuşturmuştu belli belirsiz. Omuzlarına dökülen bebek yumuşaklığında olan saçlarına hayranlıkla bakarak boynuna düşüşünu izlemişti. Güneş saçlarına akıyordu ve onların bir ipek gibi parıldamasını sağlıyordu. Belli belirsiz nefes alışlarını severdi onun. Bazen tedirginlikle gece uykusundan uyanır ve onun nefes alıp almadığından iyice emin olana dek uykusuna geri yatmazdı. Arada derin nefesler alıyordu işte o zaman anlıyordu bebek gibi uyuduğunu.
Saçları bebek gibi yumuşaktı, nefesi bebek gibi sessizdi, gözleri bebek gibi meraklıydı. Bazı geceler böyle düşünce içine girdiğinde onun koca bir bebek olma ihtimali ile yüzüne kocaman bir tebessüm konduruyordu. Hatta zaman zaman 'ah seni koca bebek' diye onu pek şımarttığı da oluyordu.
Sabahın o en güzel saatinde güneş yine ufaktan kendini gösteriyordu ve o bu geçmişi düşünerek uyanmıştı yine. Sıcak ışınlarını aynı yere yine veriyordu ve o her defasında anısını tazeliyordu.
Nerdeydi o koca bebek şimdi?
Ellerine ter basıyordu sürekli, sanki başka saçları okşayamamak adına.
Evine sinmiş kokusu da yok olmuştu artık. Anı olsun diye bıraktığı birkaç parça şey dışında ona dair birşey kalmamıştı.
Fakat nedensizce güçlüydü ve içine akıtmayı başarmıştı tüm gözyaşlarını. Bu yüzden etrafındakiler ona 'güçlü kadınsın ama kim olursa olsun bu kederden yıpranırdı fakat sen soğuk bir taş gibiydin her daim' şeklinde saçmaca bulduğu lafları işitmekten kurtulamamıştı. Onlar deştikçe yüreğindeki delik artıyordu fakat o kendini koyvermemeye kararalıydı. Çünkü giderken 'güçlü olmanı istiyorum' demişti. O da aynen bunu yapmaya çalışıyordu.
Ah, yok artık koca bebek, öyle ya toprak olmuştu.
Ona ait bırakmış olduğu en büyük anı ise bir kağıt parçasından ibaretti. Her gece titrek ellerine alıp okuduğu o kağıdın gün be gün sararmış oluşunu gördükçe zamanın ne kadar da çok ve çabuk geçtiğinin bir kanıtıydı. Zamanında yaşamış oldukları bir kederden kurtarmıştı onları bu kağıt parçası. İşte her gece bu kağıt parçasında yazan 2 cümleyi okuyup gecenin karanlığında uykusuna dalıyordu yanında hala onu hayal ederek. Yine sabah olacaktı ve aynı şeyler yine tekrarlanacaktı.
Güneş yüzüne vuracaktı ve rüzgar usulca saçlarını okşayacaktı saçları oynaşacak ve o bu saçları okşayacaktı. O uyanacak ve bebek gözlerle ona bakacaktı, tebessümü yüzünü aydınlatacak ve yavaşça mahmurluğu kalkacaktı o zaman da ona sarılacak ve '5 dakika daha' diyerek mızmızlık yapacaktı.
Yine böyle bir günün hayali içinde okuduğu kağıdı komidinin üzerine bıraktı ve usulca kendini uykunun kollarına bıraktı.
'Sabah güneşi gibi olmanı isterdim. Her gün yeni bir umutla doğan, günümü aydınlatan, içimi ısıtan o taptaze sabah güneşi gibi olmanı.'
Açık pencereden usulca süzülen hafif bir rüzgar saçlarını uçuşturmuştu belli belirsiz. Omuzlarına dökülen bebek yumuşaklığında olan saçlarına hayranlıkla bakarak boynuna düşüşünu izlemişti. Güneş saçlarına akıyordu ve onların bir ipek gibi parıldamasını sağlıyordu. Belli belirsiz nefes alışlarını severdi onun. Bazen tedirginlikle gece uykusundan uyanır ve onun nefes alıp almadığından iyice emin olana dek uykusuna geri yatmazdı. Arada derin nefesler alıyordu işte o zaman anlıyordu bebek gibi uyuduğunu.
Saçları bebek gibi yumuşaktı, nefesi bebek gibi sessizdi, gözleri bebek gibi meraklıydı. Bazı geceler böyle düşünce içine girdiğinde onun koca bir bebek olma ihtimali ile yüzüne kocaman bir tebessüm konduruyordu. Hatta zaman zaman 'ah seni koca bebek' diye onu pek şımarttığı da oluyordu.
Sabahın o en güzel saatinde güneş yine ufaktan kendini gösteriyordu ve o bu geçmişi düşünerek uyanmıştı yine. Sıcak ışınlarını aynı yere yine veriyordu ve o her defasında anısını tazeliyordu.
Nerdeydi o koca bebek şimdi?
Ellerine ter basıyordu sürekli, sanki başka saçları okşayamamak adına.
Evine sinmiş kokusu da yok olmuştu artık. Anı olsun diye bıraktığı birkaç parça şey dışında ona dair birşey kalmamıştı.
Fakat nedensizce güçlüydü ve içine akıtmayı başarmıştı tüm gözyaşlarını. Bu yüzden etrafındakiler ona 'güçlü kadınsın ama kim olursa olsun bu kederden yıpranırdı fakat sen soğuk bir taş gibiydin her daim' şeklinde saçmaca bulduğu lafları işitmekten kurtulamamıştı. Onlar deştikçe yüreğindeki delik artıyordu fakat o kendini koyvermemeye kararalıydı. Çünkü giderken 'güçlü olmanı istiyorum' demişti. O da aynen bunu yapmaya çalışıyordu.
Ah, yok artık koca bebek, öyle ya toprak olmuştu.
Ona ait bırakmış olduğu en büyük anı ise bir kağıt parçasından ibaretti. Her gece titrek ellerine alıp okuduğu o kağıdın gün be gün sararmış oluşunu gördükçe zamanın ne kadar da çok ve çabuk geçtiğinin bir kanıtıydı. Zamanında yaşamış oldukları bir kederden kurtarmıştı onları bu kağıt parçası. İşte her gece bu kağıt parçasında yazan 2 cümleyi okuyup gecenin karanlığında uykusuna dalıyordu yanında hala onu hayal ederek. Yine sabah olacaktı ve aynı şeyler yine tekrarlanacaktı.
Güneş yüzüne vuracaktı ve rüzgar usulca saçlarını okşayacaktı saçları oynaşacak ve o bu saçları okşayacaktı. O uyanacak ve bebek gözlerle ona bakacaktı, tebessümü yüzünü aydınlatacak ve yavaşça mahmurluğu kalkacaktı o zaman da ona sarılacak ve '5 dakika daha' diyerek mızmızlık yapacaktı.
Yine böyle bir günün hayali içinde okuduğu kağıdı komidinin üzerine bıraktı ve usulca kendini uykunun kollarına bıraktı.
'Sabah güneşi gibi olmanı isterdim. Her gün yeni bir umutla doğan, günümü aydınlatan, içimi ısıtan o taptaze sabah güneşi gibi olmanı.'
15 Ocak 2011 Cumartesi
Kitap okumaktan gözleri bulanmış bir şekilde bir hayli sayfa okuduğunu fark ettiği an duvarında asılı duran antika saate gözlerini çevirmişti. Zamanın bu denli hızlı akmış olma ihtimali onu mütemadiyen şaşırtmaktaydı ve yine şaşırtmıştı. Nasıl da kendini heyecanlı bir şekilde okuduğu kitaba kaptırıvermişti. Bu düşünceyle elindeki harika kitaba ara vermek gerektiğine karar vermesi saati gördüğü anda olmuştu. Fakat kucağında bıraktığı kitaba hala doyamamış olacak ki yeniden eline alıp ara ara kurcalamaya başlaması her daim yaptığı bir şey olduğundan yine tekrar etmiş ve her daim yaptığı gibi yine koklayarak geri kapatmıştı. Artık kokusunu da içine çektiğine göre bulanık gözlerle kitabı eline alıp oturduğu yerden ayaklanıp odasına yöneldi. Her gece gibi bu gece de geç yatmış ve bünyesi artık bu geç yatmalara alışmış olduğundan dolayı uykusu gelse dahi uyumuyor, geç vakte kadar kitap okuyordu.
Odasının soğuğunu almamak için hızlı bir şekilde yatağına kıvranıvermişti. Kendine sarıp sarmaladığı yorganın altında vücut ısısının kenndisini ayarlamasını yerinden hiç kıpırdamadan beklemeye koyuldu. O esnada da vücut ısısı harika bir kıvama geçtiği vakit uykuya dalacaktı. Fakat uyku uyuması mümkün görünmüyordu zira göz kapakları açık kalmak için direnmekteydi. İçinde neler oluyordu böyle diye düşünmekten kendini alamıyordu. Yoğun bir hüzün, yoğun bir telaş ve yoğun bir heyecan duymaktaydı o anda her nasılsa. Sanki bu duygular onu uykuya yatırmaktan alıkoyuyor gibiydi. Koyun saysa işe yarar mıydı bilmiyordu çünkü daha önce öyle bir teşebbüste bulunmak gereği görmemişti kendinde. Ama şu anki hissettiği duygular öncekilerle benzer dahi olsa bile, ona yine enteresan geliyor ve farklıymış hissi uyandırıyordu. Öyle ki içinde yoğun bir ağlama isteği duymaktaydı fakat gözünden bir damla dahi akmıyordu. Sanki bunun için birkaç gün daha beklemesi gerekecek gibiydi.
Vücudunun henüz ısısını ortaya çıkardığı vakit heyecanlı bir şekilde ayaklanıp sıcak odaya yönelip antika saatin bulunduğu yerdeki koltuğa ilişiverdi. Karışık duygularla karışık şeyler düşünmeye başlayıverdi. Fakat gözlerini saatten ayırmıyor, akreple yelkovanın rakamların ardında birbirini kovalayışını seyrediyordu.
Zaman her zamanki gibi olduğu hızıyla muntazam bir şekilde akıp gitmekteydi. Kimisine göre ama yavaş ama hızlıydı. Fakat çoğuna göre hızlıydı. Öyle ya, hayat telaşı yüzünden her birimiz zamanın hızlı akmasını suçluyorduk fakat asıl suçlamamız gereken kendimiz olduğunu göremez, yahut gördüysek bile itiraf edemez olduk.
O da, bu yaşına kadar gördüğü, işittiği, yaşadığı şeyleri düşünmeye başlamıştı. Ne hikmetse dünümüzü çabuk unutuyorduk ve en enteresan olanı da, yaşadığımız iyi anları pek iyi hatırlayamaz oluşumuzdu. Fakat hatıratımızda en kalıcı olanlar elbette ki en kötü anılarımızdı ki bu easında kimselerin hatırlamak istemediği şeyler olmaktaydı. Oysa o olumsuz şeyler aslında bizi biz yaparken, onları ortadan kaldırmamız bizim benliğimizi de ortadan kaldırmak demekti. Yaşadığımızla değil de yaşattığımız biçimde hatırlanmak aslında ne kadar da doğruydu. Hani aldığınız bir hediye, bir övgü, bir sevgi, bir yardım, bir kötü niyet, bir kötü söz, bir dedikodu sizi nasıl etkiliyorsa sizin de aynı tutumlarınız bir başkasını etkilemekteydi işte. O yüzdendir ki bize yaşatılan her ne ise bizim de yaşattığımız şey o kişiyi de o şekilde etkilemekteydi. Kaldı ki o son bizim beynimize o şekilde kazınıverir ve bu yıllar yılı böyle sürüp gider.
Birden duyulan öfke, bir ah etme, bir kırgınlık da onu öylece üzmüş, kendisine yapılan saygısızlıktan dolayı ve içinde barındırdığı gururu yüzünden değişik duygu sellerine kapılmıştı. Birbirimize bu denli muhtaç varlıklar olmasaydık, insanoğlunun pek az bulunduğu bir yere yerleşme fikri pekala hayata geçebilecekti. Fakat hem seviklerini, kan bağlarını, onu sevenlerini bırakamama düşüncesi tüm bu fikre engel olmaktaydı. Aksi halde başını alıp gitmeler daha kolay olacaktı.
Saat, zaman, hızlı, geçmiş, gün, gelecek, boşluk, hüzün, heyecan...
Tüm bunların ötesinde onu en çok heyecanlandıran ve yüzüne gülücükler konduran şey bir evlat sahibi olması idi. Bu öyle muazzam bir duyguydu ki hiçbirşeyin önünü geçememekteydi. Bu, daha varlığı olmayan bir canlıya böylesine heyecanlı ve sevgi dolu yaklaşmak çok ciddi bir duyguydu. Bu içini ısıtan tek şeydi.
Toparlandı ve sıcak odanın artık pek de sıcak gelmediğini hissetmesi ince pijamalarından kaynaklandığı için tüylerini diken diken etmişti ve artık göz kapakları da uykuya karşı gelemediği için beyni de ona yatağa yatıp uyuması gerektiğini uyarıyordu.
Yeni bir sabah ve yine hızlıca geçecek bir gün daha bekliyordu kendisini..
Odasının soğuğunu almamak için hızlı bir şekilde yatağına kıvranıvermişti. Kendine sarıp sarmaladığı yorganın altında vücut ısısının kenndisini ayarlamasını yerinden hiç kıpırdamadan beklemeye koyuldu. O esnada da vücut ısısı harika bir kıvama geçtiği vakit uykuya dalacaktı. Fakat uyku uyuması mümkün görünmüyordu zira göz kapakları açık kalmak için direnmekteydi. İçinde neler oluyordu böyle diye düşünmekten kendini alamıyordu. Yoğun bir hüzün, yoğun bir telaş ve yoğun bir heyecan duymaktaydı o anda her nasılsa. Sanki bu duygular onu uykuya yatırmaktan alıkoyuyor gibiydi. Koyun saysa işe yarar mıydı bilmiyordu çünkü daha önce öyle bir teşebbüste bulunmak gereği görmemişti kendinde. Ama şu anki hissettiği duygular öncekilerle benzer dahi olsa bile, ona yine enteresan geliyor ve farklıymış hissi uyandırıyordu. Öyle ki içinde yoğun bir ağlama isteği duymaktaydı fakat gözünden bir damla dahi akmıyordu. Sanki bunun için birkaç gün daha beklemesi gerekecek gibiydi.
Vücudunun henüz ısısını ortaya çıkardığı vakit heyecanlı bir şekilde ayaklanıp sıcak odaya yönelip antika saatin bulunduğu yerdeki koltuğa ilişiverdi. Karışık duygularla karışık şeyler düşünmeye başlayıverdi. Fakat gözlerini saatten ayırmıyor, akreple yelkovanın rakamların ardında birbirini kovalayışını seyrediyordu.
Zaman her zamanki gibi olduğu hızıyla muntazam bir şekilde akıp gitmekteydi. Kimisine göre ama yavaş ama hızlıydı. Fakat çoğuna göre hızlıydı. Öyle ya, hayat telaşı yüzünden her birimiz zamanın hızlı akmasını suçluyorduk fakat asıl suçlamamız gereken kendimiz olduğunu göremez, yahut gördüysek bile itiraf edemez olduk.
O da, bu yaşına kadar gördüğü, işittiği, yaşadığı şeyleri düşünmeye başlamıştı. Ne hikmetse dünümüzü çabuk unutuyorduk ve en enteresan olanı da, yaşadığımız iyi anları pek iyi hatırlayamaz oluşumuzdu. Fakat hatıratımızda en kalıcı olanlar elbette ki en kötü anılarımızdı ki bu easında kimselerin hatırlamak istemediği şeyler olmaktaydı. Oysa o olumsuz şeyler aslında bizi biz yaparken, onları ortadan kaldırmamız bizim benliğimizi de ortadan kaldırmak demekti. Yaşadığımızla değil de yaşattığımız biçimde hatırlanmak aslında ne kadar da doğruydu. Hani aldığınız bir hediye, bir övgü, bir sevgi, bir yardım, bir kötü niyet, bir kötü söz, bir dedikodu sizi nasıl etkiliyorsa sizin de aynı tutumlarınız bir başkasını etkilemekteydi işte. O yüzdendir ki bize yaşatılan her ne ise bizim de yaşattığımız şey o kişiyi de o şekilde etkilemekteydi. Kaldı ki o son bizim beynimize o şekilde kazınıverir ve bu yıllar yılı böyle sürüp gider.
Birden duyulan öfke, bir ah etme, bir kırgınlık da onu öylece üzmüş, kendisine yapılan saygısızlıktan dolayı ve içinde barındırdığı gururu yüzünden değişik duygu sellerine kapılmıştı. Birbirimize bu denli muhtaç varlıklar olmasaydık, insanoğlunun pek az bulunduğu bir yere yerleşme fikri pekala hayata geçebilecekti. Fakat hem seviklerini, kan bağlarını, onu sevenlerini bırakamama düşüncesi tüm bu fikre engel olmaktaydı. Aksi halde başını alıp gitmeler daha kolay olacaktı.
Saat, zaman, hızlı, geçmiş, gün, gelecek, boşluk, hüzün, heyecan...
Tüm bunların ötesinde onu en çok heyecanlandıran ve yüzüne gülücükler konduran şey bir evlat sahibi olması idi. Bu öyle muazzam bir duyguydu ki hiçbirşeyin önünü geçememekteydi. Bu, daha varlığı olmayan bir canlıya böylesine heyecanlı ve sevgi dolu yaklaşmak çok ciddi bir duyguydu. Bu içini ısıtan tek şeydi.
Toparlandı ve sıcak odanın artık pek de sıcak gelmediğini hissetmesi ince pijamalarından kaynaklandığı için tüylerini diken diken etmişti ve artık göz kapakları da uykuya karşı gelemediği için beyni de ona yatağa yatıp uyuması gerektiğini uyarıyordu.
Yeni bir sabah ve yine hızlıca geçecek bir gün daha bekliyordu kendisini..
18 Aralık 2010 Cumartesi
'O' ve 'O'
Sen anlattığın vakit, anlatırken üzülüp ve karşındakinin kötülemesinden korkup iyi olanları anlatmaya çabalarken ve tüm bu çabalarının boşa gittiğini görünce yaşanılan acı ve üzüntü çok başkadır. Yüreğini bastırır ve suçluluk duymaya başlarsın ama karşındakinin iyi niyetliliğini görünce bir nebze rahatlamaya çalışırsın. Gözlerine yıldızlar düşer yavaştan, yüreğinden kopan yıldızlardır onlar ve onları tekrar yüreğine akıtmaya çalışırsın utanmamak adına.
Ne yazık ki arkadan iyi bahsedilemiyor sen her ne kadar iyi olanı aktarmaya çabalasan da. Ayrıntılar var sonuçta içinde ve o ayrıntılar aslında kötüdür, çirkindir, saygısızcadır. Bazı ayrıntılar da vardır ki kafa karıştırır sonra yürek saçmalamaya başlar. Onlar da aslında çok güzeldir, temizdir sanki hani öyle inanmak istersin ister istemez. Her şeyde bir iyi niyet aramak için çabalarsın. Oysa heyhat, lafı çıktı bir kere iyi anılmıyor sen saklasan da.
İyi değil bence. Yine de üzülüyorum, sanki korumak niye? Umurumda mı, umurumda mı? Kendisi izin verdi zaten bu duruma. Çirkin çok çirkin. Bence bakamaz artık gözlerine çünkü sertleştikleri zaman yüreğin de sertleşmesini görmekten korkacak. O vakit anlayacak ve sen sonuna kadar arkasından iyi şekilde anmaya çabalasan da kimse öyle anmayacak.
Çok yazık değil mi? Kendi düşen ağlamaz ya aslında ağlar hem de çok güzel ağlar. Daha farklı da olabilirdi ama ne edelim, olması gereken buymuş. Çocuğum..
demişti en son gözlerinin içine bakarak ve rüzgarda fütursuzca dalgalanan saçlarını gözlerinden uzak tutmaya çalışarak. Elleri soğuk havadan bembeyaz kesilmişti ve damarları o soğukluğu belli edercesine ortaya çıkmışlardı. Tüm o şeyleri anlatırken yüreğinden akıttığı o soğukluk ellerine de bulaşmıştı sanki. Elinden tutsa elektrik gibi çarpacaktı onu fakat bu onun için iyi olmayacaktı çünkü dokunursa yüreği de ısınmaya başlayacaktı ve sonra gözleri yumuşayacaktı. Fakat aklı vardı. Saçlarını boşverip atkısını bir kez daha düzeltip ellerini ceplerine gömmeyi düşündü, böylece bir hamle yapamayacaktı.
O ise anlamsız gözlerle bakmakta direniyordu. Derin bir nefes aldı sanki duyduklarının ağırlığını atlatmak istercesine. Çünkü hiç bu kadar uzun konuşurken duymamıştı onu ve bu onun için yeni birşeydi. Bu durumu kavramaya çalışırken yavaş yavaş ayılmaya başladı ve o anda fark etti herşeyi. Farkındalık acı verdi. Gözlerinin dolmasını durdurmak istedi, başka bir tarafa, uzak bir yere çevirdi başını. Rüzgar soğuk ama yumuşak esiyordu. Gözleri durulduğu vakit ona doğru döndü ve o hala donuk, soğuk gözlerle pozisyonunu bozmadan bakıyor ve bekliyordu. Canı sıkıldı, üzüldü. O çok sevdiği gözlerinin bu ifadeyi almasına üzüldü ve buna kendisi sebep olmuştu. Gerçekten bunu görmekten korkmuştu. İçinden küfretti kendine. Sanki sesi kısılmış hastalar gibi konuşmaya tenezzül etti bir iki kere ama kafasında kurduğu kelimeleri birleştirip cümle haline getiremedi ve öylece susuverdi karşısında. Saçlarında dolaştırdı gözlerini, güzel kokan saçlarına, ipeksi yumuşaklığı olan saçlarına. Ah ne acıydı bir daha onlara dokunamayacak olması, kokusunu alamayacak olması. Ya o tenine ne demeliydi? Artık onun olamayacaktı, sıcaklığını alamayacaktı. Kendi elleriyle iğrenç bir şekilde başkalarına teslim ediyordu onu. Yüreğini dahi teslim ediyordu. O yürek ona ait olamayacaktı artık. Ah ne acıydı tüm bunlar. Midesi bulanmaya başladı bir anda, yüreği hızlıca çarpmaya başladı. Kısık kısık inleyebildi bir tek.
Ben, ben bilemiyorum ne desem. Şu anda midem bulanıyor sanki ve başım, bilirsin ağrıyor işte. Düzgün düşünemiyorum. Sen, işte, sen harikasın, ben bilemiyorum işte.
O bunları duyar duymaz yüreği hızlandı, donuk gözlerini kıstı ve sert bir şekilde tebessüm edip derin bir nefes alıp içine doldurduğu soğuk havayı boşalttı. Sonra da rüzgara karşı yüzünü dönerek yanından hızlı adımlarla uzaklaştı.
Ne yazık ki arkadan iyi bahsedilemiyor sen her ne kadar iyi olanı aktarmaya çabalasan da. Ayrıntılar var sonuçta içinde ve o ayrıntılar aslında kötüdür, çirkindir, saygısızcadır. Bazı ayrıntılar da vardır ki kafa karıştırır sonra yürek saçmalamaya başlar. Onlar da aslında çok güzeldir, temizdir sanki hani öyle inanmak istersin ister istemez. Her şeyde bir iyi niyet aramak için çabalarsın. Oysa heyhat, lafı çıktı bir kere iyi anılmıyor sen saklasan da.
İyi değil bence. Yine de üzülüyorum, sanki korumak niye? Umurumda mı, umurumda mı? Kendisi izin verdi zaten bu duruma. Çirkin çok çirkin. Bence bakamaz artık gözlerine çünkü sertleştikleri zaman yüreğin de sertleşmesini görmekten korkacak. O vakit anlayacak ve sen sonuna kadar arkasından iyi şekilde anmaya çabalasan da kimse öyle anmayacak.
Çok yazık değil mi? Kendi düşen ağlamaz ya aslında ağlar hem de çok güzel ağlar. Daha farklı da olabilirdi ama ne edelim, olması gereken buymuş. Çocuğum..
demişti en son gözlerinin içine bakarak ve rüzgarda fütursuzca dalgalanan saçlarını gözlerinden uzak tutmaya çalışarak. Elleri soğuk havadan bembeyaz kesilmişti ve damarları o soğukluğu belli edercesine ortaya çıkmışlardı. Tüm o şeyleri anlatırken yüreğinden akıttığı o soğukluk ellerine de bulaşmıştı sanki. Elinden tutsa elektrik gibi çarpacaktı onu fakat bu onun için iyi olmayacaktı çünkü dokunursa yüreği de ısınmaya başlayacaktı ve sonra gözleri yumuşayacaktı. Fakat aklı vardı. Saçlarını boşverip atkısını bir kez daha düzeltip ellerini ceplerine gömmeyi düşündü, böylece bir hamle yapamayacaktı.
O ise anlamsız gözlerle bakmakta direniyordu. Derin bir nefes aldı sanki duyduklarının ağırlığını atlatmak istercesine. Çünkü hiç bu kadar uzun konuşurken duymamıştı onu ve bu onun için yeni birşeydi. Bu durumu kavramaya çalışırken yavaş yavaş ayılmaya başladı ve o anda fark etti herşeyi. Farkındalık acı verdi. Gözlerinin dolmasını durdurmak istedi, başka bir tarafa, uzak bir yere çevirdi başını. Rüzgar soğuk ama yumuşak esiyordu. Gözleri durulduğu vakit ona doğru döndü ve o hala donuk, soğuk gözlerle pozisyonunu bozmadan bakıyor ve bekliyordu. Canı sıkıldı, üzüldü. O çok sevdiği gözlerinin bu ifadeyi almasına üzüldü ve buna kendisi sebep olmuştu. Gerçekten bunu görmekten korkmuştu. İçinden küfretti kendine. Sanki sesi kısılmış hastalar gibi konuşmaya tenezzül etti bir iki kere ama kafasında kurduğu kelimeleri birleştirip cümle haline getiremedi ve öylece susuverdi karşısında. Saçlarında dolaştırdı gözlerini, güzel kokan saçlarına, ipeksi yumuşaklığı olan saçlarına. Ah ne acıydı bir daha onlara dokunamayacak olması, kokusunu alamayacak olması. Ya o tenine ne demeliydi? Artık onun olamayacaktı, sıcaklığını alamayacaktı. Kendi elleriyle iğrenç bir şekilde başkalarına teslim ediyordu onu. Yüreğini dahi teslim ediyordu. O yürek ona ait olamayacaktı artık. Ah ne acıydı tüm bunlar. Midesi bulanmaya başladı bir anda, yüreği hızlıca çarpmaya başladı. Kısık kısık inleyebildi bir tek.
Ben, ben bilemiyorum ne desem. Şu anda midem bulanıyor sanki ve başım, bilirsin ağrıyor işte. Düzgün düşünemiyorum. Sen, işte, sen harikasın, ben bilemiyorum işte.
O bunları duyar duymaz yüreği hızlandı, donuk gözlerini kıstı ve sert bir şekilde tebessüm edip derin bir nefes alıp içine doldurduğu soğuk havayı boşalttı. Sonra da rüzgara karşı yüzünü dönerek yanından hızlı adımlarla uzaklaştı.
12 Aralık 2010 Pazar
Düş
Donuk gözlerle bakıyordu, kulaklarında kendini bulduğu müzik eşliğinde. Ara ara mırıldanıyordu da bu müzikleri. Kendini buluyordu ama iyi olmuyordu ruhu adına. Gereksiz düşüncelere dalmasına sebebiyet veriyordu bu durum. Düşünceler başka düşüncelere sebebiyet veriyordu üstüne üstlük. İyice işin içinden çıkılmaz hale geliyordu. Çözümlerini düşünüyordu sonra. Belki de çözüme ihtiyacı yoktu olanların. Belki de oluruna bırakmak doğrusuydu. Her işte hayır vardır diyerek iyimserliğini koruyordu ya bu sefer de öyle yapıyordu ama düşündükçe belki de bir hayrı yoktu aslında. Böylesine düşüncelerden nefret ettiğini anımsadı tekrardan. Fakat elinden ne gelirdi?
Kulakları üşümesin diye saçlarını salmıştı. Rüzgar estikçe saçlarının kokusu burnunda eriyip giriyordu içine. Neden sonra düşündü artık daha güzel koktuklarını. Daha da yumuşaklardı. Bir bebeğin saçlarına benzetti saçlarını. Bu düşüncelerin ardından yüreğini yerinden çıkacakmış gibi acılar içinden kıvranırken onu yerinde tutabilmek adına ellerini tam göğsünün üstünde bastırdı. İmkan yoktu onu durdurmaya. Çırpınıyordu yüreği. Minik elleri kocaman yüreğini yerinde tutmayı beceremiyordu. Düşüncelerini boş şeylere yormaya başladı tekrardan. Durulurdu belki yüreği diye içinden geçirerek ellerini hala göğsünde tutarak. Saçlar, kokular, güzel anılar, müzik, kediler. Ey hayat..
Etrafına bakındı o sırada. Görmek istedi. Görmek, dinlemek, fark etmek. İyi olmadı ne yazık ki bu da. Çünkü gördüklerini, dinlediklerini, fark ettiklerini sevmedi, iğrendi. Hayalindeki yere gidebilmeyi düşledi. Oraya gidip sukünet içinde yaşamayı arzu etti. Evini düşledi bu sefer. Birlikte yaşlanmak istediği insanla kuracağı o yuvasını. Kalabalık olacaklardı. Öyle düşlüyordu yuvasını. Bir yuva kalabalık olmalıydı ona göre. Bahçesini düşledi, ne de harika çiçekler dikilirdi o bahçeye. Sokakları ne de şirindi gözünde. En çok da gömme pencerelerini seviyordu evin. Evin küçük olmasını seviyordu. Biraz tadilat istiyordu elbetteki o ev ama mutluluk o evdeydi. Yüreği mutluluk ve acıyla çırpınıyordu bu sefer. Kulaklarında hala o müzikler. Müzikler ki iyi etmiyordu onu fakat ne yapsındı o soğuk havada. Bir parça kendini bulmak istemişti.
Hayat geçip gidiyordu karşısında ve o bir müddet durup düşlemek istemişti o soğuk havada. Keşke zamanı da durdurabilseydi diye iç geçirdi içinden. Üşüyordu bedeni, ısıtamıyordu kendi kendini. Hele ki yüreği çırpınırken ne mümkündü. Ah koca yüreği nasıl da masumdu, hala kötülük yeşermiyordu içinde. Donuk gözleriyle ağır ağır adımlar atmaya başladı yalnızlığına giden yoluna doğru, ağzından birkaç kere farkında olmadan dökülen cümlelerle birlikte. 'Ah yapma bunu, yapma, etme bu yüreğime eyleme böyle..'
Ve kulaklarında;
Elveda mehyaneci
Artık kalamıyorum
Bir başkayım bu akşam
Sarhoş olamıyorum.
Kulakları üşümesin diye saçlarını salmıştı. Rüzgar estikçe saçlarının kokusu burnunda eriyip giriyordu içine. Neden sonra düşündü artık daha güzel koktuklarını. Daha da yumuşaklardı. Bir bebeğin saçlarına benzetti saçlarını. Bu düşüncelerin ardından yüreğini yerinden çıkacakmış gibi acılar içinden kıvranırken onu yerinde tutabilmek adına ellerini tam göğsünün üstünde bastırdı. İmkan yoktu onu durdurmaya. Çırpınıyordu yüreği. Minik elleri kocaman yüreğini yerinde tutmayı beceremiyordu. Düşüncelerini boş şeylere yormaya başladı tekrardan. Durulurdu belki yüreği diye içinden geçirerek ellerini hala göğsünde tutarak. Saçlar, kokular, güzel anılar, müzik, kediler. Ey hayat..
Etrafına bakındı o sırada. Görmek istedi. Görmek, dinlemek, fark etmek. İyi olmadı ne yazık ki bu da. Çünkü gördüklerini, dinlediklerini, fark ettiklerini sevmedi, iğrendi. Hayalindeki yere gidebilmeyi düşledi. Oraya gidip sukünet içinde yaşamayı arzu etti. Evini düşledi bu sefer. Birlikte yaşlanmak istediği insanla kuracağı o yuvasını. Kalabalık olacaklardı. Öyle düşlüyordu yuvasını. Bir yuva kalabalık olmalıydı ona göre. Bahçesini düşledi, ne de harika çiçekler dikilirdi o bahçeye. Sokakları ne de şirindi gözünde. En çok da gömme pencerelerini seviyordu evin. Evin küçük olmasını seviyordu. Biraz tadilat istiyordu elbetteki o ev ama mutluluk o evdeydi. Yüreği mutluluk ve acıyla çırpınıyordu bu sefer. Kulaklarında hala o müzikler. Müzikler ki iyi etmiyordu onu fakat ne yapsındı o soğuk havada. Bir parça kendini bulmak istemişti.
Hayat geçip gidiyordu karşısında ve o bir müddet durup düşlemek istemişti o soğuk havada. Keşke zamanı da durdurabilseydi diye iç geçirdi içinden. Üşüyordu bedeni, ısıtamıyordu kendi kendini. Hele ki yüreği çırpınırken ne mümkündü. Ah koca yüreği nasıl da masumdu, hala kötülük yeşermiyordu içinde. Donuk gözleriyle ağır ağır adımlar atmaya başladı yalnızlığına giden yoluna doğru, ağzından birkaç kere farkında olmadan dökülen cümlelerle birlikte. 'Ah yapma bunu, yapma, etme bu yüreğime eyleme böyle..'
Ve kulaklarında;
Elveda mehyaneci
Artık kalamıyorum
Bir başkayım bu akşam
Sarhoş olamıyorum.
28 Kasım 2010 Pazar
'O'
Denizlere attı kendini. Sevdiği denizlere. İçindekileri denize dökmek için attı kendini. Dalgaların alp götürmek ve bir daha geri getirmemek adına attı.
Rüzgarlara attı kendini. Sevdiği rüzgarlara. İçindekileri rüzgar alıp götürsün diye attı kendini. Alıp savursun uzaklara diye attı, bir daha geri getirmemek adına attı.
Derin nefesler çekti. Rüzgar yüzünü yalayıp geçerken gözlerini kapatmak en sevdiği şeydi. O sırada hep uçtuğunu hayal ederdi. Uçmak ne muhteşem bir duyguydu. Bulutlarda olduğunu hayal etmek, gökküşağında yürdüğünü düşlemek. Ah ne hoştu.
Saçlarını çıkarken toplamamıştı, rüzgarla dans etsinler diye. O, gözlerini kapamış bir şekilde rüzgarı hissederken denizi dinliyordu ve güzel şeyler hayal ediyordu. Saçlarının her bir teli rüzgarla bir olmuş uçuşuyordu anlamsızca. Atkısı vardı bir de. En sevdiği atkısı hem de. Boynu çok üşürdü mütemadiyen. Atkısız çıkılmazdı. Rüzgar kokuları da beraberinde getiriyordu işte. Saçları güzel kokuyordu, atkısı güzel kokuyordu ve deniz, deniz güzel kokuyordu. Hala derin nefesler alıp veriyordu hayaller kurarak gözleri kapalı bir şekilde.
O, tüm bunları yaşarken omzunda bir el hissetti. Sımsıcak bir el. Yumuşak ve sıcak. Gözlerini açtığında kırpıştırdı o an birkaç kere günışığının verdiği rahatsızlıktan dolayı. Omzunda hissettiği ele doğru döndürdü yüzünü ve olduğundan da sımsıcak bir gülümsemeyle karşıladı omuzdaki elin sahibini. Mutluluk ve huzurla dolup taşıyordu yüreği ve ruhu. Boynuna sarılıp kokusunu içine çekti fark ettirmeden.
Seni sevmek güzel şey, seni özlemek güzel şey. Özleyebileceğin birinin olması da güzel şey. Bu yürek büyük, bu yürek büyük bir sevgiyle yoğrulmuş içinde büyüterek ufaktan ufaktan. Güzel şey bunlar. Sevildiğini bilmek güzel..
'Olanları bu şekilde yaşayabilmek isterdi elbet ama o, denizle ve rüzgarla başbaşa kalmıştı ve kaldığıyla geri döndü ağır ağır omuzunda sıcak ve yumuşak bir el olmadan. Yalnız ve yorgun ama sıcak bir yürekle her şeye rağmen.'
Rüzgarlara attı kendini. Sevdiği rüzgarlara. İçindekileri rüzgar alıp götürsün diye attı kendini. Alıp savursun uzaklara diye attı, bir daha geri getirmemek adına attı.
Derin nefesler çekti. Rüzgar yüzünü yalayıp geçerken gözlerini kapatmak en sevdiği şeydi. O sırada hep uçtuğunu hayal ederdi. Uçmak ne muhteşem bir duyguydu. Bulutlarda olduğunu hayal etmek, gökküşağında yürdüğünü düşlemek. Ah ne hoştu.
Saçlarını çıkarken toplamamıştı, rüzgarla dans etsinler diye. O, gözlerini kapamış bir şekilde rüzgarı hissederken denizi dinliyordu ve güzel şeyler hayal ediyordu. Saçlarının her bir teli rüzgarla bir olmuş uçuşuyordu anlamsızca. Atkısı vardı bir de. En sevdiği atkısı hem de. Boynu çok üşürdü mütemadiyen. Atkısız çıkılmazdı. Rüzgar kokuları da beraberinde getiriyordu işte. Saçları güzel kokuyordu, atkısı güzel kokuyordu ve deniz, deniz güzel kokuyordu. Hala derin nefesler alıp veriyordu hayaller kurarak gözleri kapalı bir şekilde.
O, tüm bunları yaşarken omzunda bir el hissetti. Sımsıcak bir el. Yumuşak ve sıcak. Gözlerini açtığında kırpıştırdı o an birkaç kere günışığının verdiği rahatsızlıktan dolayı. Omzunda hissettiği ele doğru döndürdü yüzünü ve olduğundan da sımsıcak bir gülümsemeyle karşıladı omuzdaki elin sahibini. Mutluluk ve huzurla dolup taşıyordu yüreği ve ruhu. Boynuna sarılıp kokusunu içine çekti fark ettirmeden.
Seni sevmek güzel şey, seni özlemek güzel şey. Özleyebileceğin birinin olması da güzel şey. Bu yürek büyük, bu yürek büyük bir sevgiyle yoğrulmuş içinde büyüterek ufaktan ufaktan. Güzel şey bunlar. Sevildiğini bilmek güzel..
'Olanları bu şekilde yaşayabilmek isterdi elbet ama o, denizle ve rüzgarla başbaşa kalmıştı ve kaldığıyla geri döndü ağır ağır omuzunda sıcak ve yumuşak bir el olmadan. Yalnız ve yorgun ama sıcak bir yürekle her şeye rağmen.'
Tanışma
Yeni tanışmalardan nefret ederdi. Önce tuhaf tuhaf bakınır sonra gerilirdi kendini takdim ederken. Elini uzatıp uzatmamak arasında kalakalırdı ufacık bir süre. Ne can sıkıcıydı bu tanışmalar. Birazdan kendisi hakkında sorular sorulacaktı. Bunu önceden düşündüğü için hayıflanırdı kendi kendine. Hep böyle olurdu ve bu daha da çok gerilmesine sebep olurdu. Nitekim yine öyle olmuştu. Yüzünde gülümsemesiyle dinlerdi karşı tarafı. Zoraki gülümsemezdi genellikle, bu konuda içi rahattı. Karşı tarafın samimiyetsiz bir gülümseme olarak düşünmesi hoş birşey olmazdı nede olsa. Gülümsemek doğasında vardı.
Sıkıcı sorulara gelmişti sıra. O anda olduğu yerden yok olup gitmek, toz olmak, yerin dibine kaçmak ya da zamanı ileriye sarıp o sorulardan kurtulmak istiyordu. Ama ne mümkün? Başa gelen çekiliyordu.
Hobiler mi? Ah yapmayın bunu der gibi bakmıştı o sırada. Gözlerini devirdi aşağıya doğru. Ellerini ovuşturdu, yerinde kıpraştı, gülümsemesi acı bir tebessüme dönüvermişti. Yanındakilere bakındı bir anda. Saniyeler içinde olan bu olayda kendisini tanıyanlardan bir yardım diler gibi bakıyordu sadece.
Resim diyebilmişti bir tek. Resim çizmeyi severim ama uzunca bir süredir yapmıyorum diyerek durumdan kurtulmak istiyordu.
Karşı taraf çetin ceviz çıkmıştı ve bu hobiyi hobi olarak görmeyen cümleler sarf etmişti. Aslında amacı eğlenmekti, ortamı eğlendirmek. Belki de kendisinin huzursuz olduğunu fark ettiğinden ortamı rahatlatmak için söylenmişti bu birkaç söz. Ama o bunlara üzülmüştü yine de. Konu hemen kapanmadığı için üzülmüştü ve bu sefer yaşadığı gerginliğin üstüne bir gerginlik daha çöküvermişti. Karşı taraftan gelen cümlelerin arkasından kendi cümlelerini söylemeye çalıştı kısık kısık, yeni tanışmanın veridği utangaçlıkla birlikte. Öyle ya, karşı taraf yaşı başı geçmiş biriydi kendisine göre. Paldır küldür birşeyler söyleyemezdi. O da ağzında birşeyler geveledi sadece kendince. Ama ortam gülşmelerle birlikte rahatlamıştı. İstediğini elde edebilmişti ama o rahatlayamamıştı her nasılsa. Kendisini basit, anlamsız, heyecansız bir insan olarak görmekten nefret ederdi. İçin için sıkılırdı kendinden. Başı dönmeye başladığı sırada karşı taraf kendisini anlatmaya başladı bir anda. Kendisi hakkında daha fazla sorular sorulmayacağı için memnun oldu birden. Kurtulmuştu bu sıkıcı sohbetlerden. Zaten çok anlamsız bulurdu. En iyi tanışma paldır küldür olanıydı ona göre. Daha samimi gelirdi sanki. Daha doğal, daha sevimli yerine ve durumuna göre. Kendini soğuktan korumak adına içtiği çayına baktı o sırada. Çayı güzel yapıyorlarmış diye geçirdi aklından. Sonra garip bir şekilde çayını çok hızlı içtiğini fark etti. Diğerlerinin çayları hala olduğu gibiydi ya da yudum yudum içtiklerinden fark edilmiyordu içildiği. Üzüldü kendi adına. Sanki acelesi varmış gibi içerdi çaylarını. Daha önce hep kendisinin önceden bitirdiğini düşünmeye başladı tek tek ve kızdı kendine. karşı taraf kendisini anlatırken hem onu dinliyor hem de içtiği çayları düşünüyordu.
Zaman hızlıca geçmişti ve karşı taraf kendisiyle tanışmasından gayet memnun bir şekilde tekrar görüşmek ve daha fazla sohbet etme dileklerinde bulunuyordu ona bakarak. Neden sonra, yüzündeki hüznü görmüş olmalı ki birkaç güzel sözlerde bulunuvermişti karşı taraf. Nerdeyse gözlerini doldurmasına sebebiyet verecek dereceye gelmişti. O anki ruh hali buna musaitti de. Gözlerini gördü ve kendisini dalgaya alarak konuyu kapatıp oturduğu sandalyesinden kalktı. Elini tuttu onun ve tekrar görüşelim güzel kız, dedi.
O anda üstünden tuhaf birşeyler kalkmış gibi hissetti. Gerilmiş, hüzünlenmiş, mutlu olmuş ve şaşırmıştı. Tüm duyguları bir anda yaşadığı için yorulmuştu. Sanırım sonraki görüşme daha rahat olacaktı.
Sıkıcı sorulara gelmişti sıra. O anda olduğu yerden yok olup gitmek, toz olmak, yerin dibine kaçmak ya da zamanı ileriye sarıp o sorulardan kurtulmak istiyordu. Ama ne mümkün? Başa gelen çekiliyordu.
Hobiler mi? Ah yapmayın bunu der gibi bakmıştı o sırada. Gözlerini devirdi aşağıya doğru. Ellerini ovuşturdu, yerinde kıpraştı, gülümsemesi acı bir tebessüme dönüvermişti. Yanındakilere bakındı bir anda. Saniyeler içinde olan bu olayda kendisini tanıyanlardan bir yardım diler gibi bakıyordu sadece.
Resim diyebilmişti bir tek. Resim çizmeyi severim ama uzunca bir süredir yapmıyorum diyerek durumdan kurtulmak istiyordu.
Karşı taraf çetin ceviz çıkmıştı ve bu hobiyi hobi olarak görmeyen cümleler sarf etmişti. Aslında amacı eğlenmekti, ortamı eğlendirmek. Belki de kendisinin huzursuz olduğunu fark ettiğinden ortamı rahatlatmak için söylenmişti bu birkaç söz. Ama o bunlara üzülmüştü yine de. Konu hemen kapanmadığı için üzülmüştü ve bu sefer yaşadığı gerginliğin üstüne bir gerginlik daha çöküvermişti. Karşı taraftan gelen cümlelerin arkasından kendi cümlelerini söylemeye çalıştı kısık kısık, yeni tanışmanın veridği utangaçlıkla birlikte. Öyle ya, karşı taraf yaşı başı geçmiş biriydi kendisine göre. Paldır küldür birşeyler söyleyemezdi. O da ağzında birşeyler geveledi sadece kendince. Ama ortam gülşmelerle birlikte rahatlamıştı. İstediğini elde edebilmişti ama o rahatlayamamıştı her nasılsa. Kendisini basit, anlamsız, heyecansız bir insan olarak görmekten nefret ederdi. İçin için sıkılırdı kendinden. Başı dönmeye başladığı sırada karşı taraf kendisini anlatmaya başladı bir anda. Kendisi hakkında daha fazla sorular sorulmayacağı için memnun oldu birden. Kurtulmuştu bu sıkıcı sohbetlerden. Zaten çok anlamsız bulurdu. En iyi tanışma paldır küldür olanıydı ona göre. Daha samimi gelirdi sanki. Daha doğal, daha sevimli yerine ve durumuna göre. Kendini soğuktan korumak adına içtiği çayına baktı o sırada. Çayı güzel yapıyorlarmış diye geçirdi aklından. Sonra garip bir şekilde çayını çok hızlı içtiğini fark etti. Diğerlerinin çayları hala olduğu gibiydi ya da yudum yudum içtiklerinden fark edilmiyordu içildiği. Üzüldü kendi adına. Sanki acelesi varmış gibi içerdi çaylarını. Daha önce hep kendisinin önceden bitirdiğini düşünmeye başladı tek tek ve kızdı kendine. karşı taraf kendisini anlatırken hem onu dinliyor hem de içtiği çayları düşünüyordu.
Zaman hızlıca geçmişti ve karşı taraf kendisiyle tanışmasından gayet memnun bir şekilde tekrar görüşmek ve daha fazla sohbet etme dileklerinde bulunuyordu ona bakarak. Neden sonra, yüzündeki hüznü görmüş olmalı ki birkaç güzel sözlerde bulunuvermişti karşı taraf. Nerdeyse gözlerini doldurmasına sebebiyet verecek dereceye gelmişti. O anki ruh hali buna musaitti de. Gözlerini gördü ve kendisini dalgaya alarak konuyu kapatıp oturduğu sandalyesinden kalktı. Elini tuttu onun ve tekrar görüşelim güzel kız, dedi.
O anda üstünden tuhaf birşeyler kalkmış gibi hissetti. Gerilmiş, hüzünlenmiş, mutlu olmuş ve şaşırmıştı. Tüm duyguları bir anda yaşadığı için yorulmuştu. Sanırım sonraki görüşme daha rahat olacaktı.
28 Ağustos 2010 Cumartesi
Başlık Yok
Güneş perdelerin arasından kendini gösterirken söyleniverdi bir anda. Biraz daha uyumak istiyordu, biraz daha o yeni aldığı rahat yatağında. Nevresimi bile hala taze çiçek gibi kokuyordu. Deterjanına önem verirdi. Kokulara önem verirdi. Bu yüzden deterjanı da önemliydi, güzel kokmalıydı. Yumuşacık yastığına kafasını gömerek sessiz nefesler alıp verdi. İpek gibi saçları hiç birbirine kırışmamış gibi duruyordu. Bu onun ne kadar sakin uyuduğunu gösteriyordu. Her zaman öyle uyurdu. Saçlarını geceden tarar öyle yatardı. Onun için önemliydi. Sabah güzel uyanmak önemliydi. Sabah nasıl uyanırsan o kadar güzelsindir derdi her zaman. Kafasını çok severek aldığı antika saate doğru çevirerek baktı. Daha erkendi zaman. Kalkmak istemedi ama biliyordu ki devam ederse uyuyakalacaktı. Hafifçe doğruldu yatağından. Bugün güzel bir gündü. Önce dışarı çıkıp alışveriş yapacak ve akşama filmler izleyecekti. O sevdiği eski filmlerden hemde. Üstüne üstlük yalnız izlemeyecekti. Sevdiği adam yanına gelecekti. Yanında huzuru bulduğu adam. Konuşmasalar dahi varlıklarıyla her şeyi anlatabilen ender çiftlerdendi onlar. Bu yüzden huzuruluydular.
...
Evi patlamış mısır kokusu sarmıştı. Bu kokuyu da severdi. Patlamış mısırı da çok severdi bu yüzden yaparken abartmıştı, bi dünya patlamış mısırı olmuştu. Olsun dedi nasıl olsa yenilir hepsi. Filmlerini de hazırlayıp mısırları kaba koyarken kapısı piyanonun hafif tınılarından kopan bir melodiyle çalıverdi. Bu sesle yüzünde gülücükler açarak çıplak ayaklarıyla koridordan seke seke kapıya kadar vardı. Kapıyı açtığı anda gülücükleri daha da arttı. En sevdiği çikolatalardan bir kutu almıştı karşısında gülümseyen sevdiği adamı.
Hayatındaki bu önemli adam içeri girerken arkasından gözleri parlayarak baktı. Sessizce kapısını kapattı ve sessizce yumuşak koltuğuna geçti. Filmi başlattığında elinde çikolatalarıyla adamın göğsüne yattı.
İşte bu hayattı ve bulduğu huzurdu...
...
Evi patlamış mısır kokusu sarmıştı. Bu kokuyu da severdi. Patlamış mısırı da çok severdi bu yüzden yaparken abartmıştı, bi dünya patlamış mısırı olmuştu. Olsun dedi nasıl olsa yenilir hepsi. Filmlerini de hazırlayıp mısırları kaba koyarken kapısı piyanonun hafif tınılarından kopan bir melodiyle çalıverdi. Bu sesle yüzünde gülücükler açarak çıplak ayaklarıyla koridordan seke seke kapıya kadar vardı. Kapıyı açtığı anda gülücükleri daha da arttı. En sevdiği çikolatalardan bir kutu almıştı karşısında gülümseyen sevdiği adamı.
Hayatındaki bu önemli adam içeri girerken arkasından gözleri parlayarak baktı. Sessizce kapısını kapattı ve sessizce yumuşak koltuğuna geçti. Filmi başlattığında elinde çikolatalarıyla adamın göğsüne yattı.
İşte bu hayattı ve bulduğu huzurdu...
7 Haziran 2010 Pazartesi
Bir Deli Yağmurdun Sen
Bir deli yağmurdun sen. Yağışını, tepeden tırnağa beni sırılsıklam yapışını severdim. Her damlan içime işlerdi, her damlan yüreğime akan bir nehre dönüşürdü. O ıslak halimle tir tir titrerken, bir tek damlanı kaçırmamak için kapanmazdım hiçbir yere. Yağmurdan sonra üşümeyi kim sever ki? ben severdim işte. Bir yapmur bağımlısına dönüştürmüştün beni..
sen yağdığın zaman; elinde şemsiyeyle gezen, kaçışan insanları gördükçe öfkelenirdim. Seni hissetmeyen insan neden yaşardı ki dünyada? Sonra dağılırdı öfkem ve gurulu bir gülüş kaplardı yüzümü. Hiç kimsenin fark etmediği o güzel ıslaklığın tek sahibi bendim. Bu beni hepsinden ayrıcalıklı kılıyordu. Onlar sıradandı, ben farklı..
Uçurumun dibindeki yalnız çiçektim ben. Tek besinim yağmurdu. Yağışını beklerdim hep. Kurak günlere, ayaz gecelere inat hiç bitmeyen bir umutla beklerdim. Kapardım yapraklarımı, bükerdim boynumu direnmek için. Umudun yitip gittiği günler de oldu elbette. Bekleyeşin işkenceye dönüştüğü zamanlar da oldu. Yağmama ihtimalin yoktu; ama, ya ben sabırsızdım ya da sen yağacağın zamanı çok iyi bilirdin. ben bunun rahatlığıyla hiç solmayacağımı düşünürdüm. Yağacağını bilerek özlemenin tadını da severdim ben. Benimle birlikte bekleyen diğer yalnız çiçekler 'artık yapmayacak' diye kendi yağmurlarından ümidi kesmişken, ben 'durun' derdim onlara. 'Benim yağmurum hepimizi hayata döndürmeye yeter'
Yağışından sonra gökkuşağına dönüşmeni de sevdim. Her damlan başka bir renkti. Gözlerimi alamazdım o renk cümbüşünden. Çabuk kaybolacağını bildiğim için bir saniye ayrımazdım gözlerimi senden. Sonra güneş yükselir, sen çekilirdin. ama her gidişin, geri döneceğinin müjdesiydi bilirdim.
Bu aralar yine kurak geçiyo rgünler. Ne bir bulut var ne de yere düşen bir damla. Ben yine direniyorum; ama geciktin ey yağmur. sitemdir sanma, vardır bir bildiğin; ama düşün ki sen olmasan solup gideceğim bu çorak dünyada.
Yağ ve sırılsıklam et beni. Ben öyle tutkulu, öyle yağmur delisi...
sen yağdığın zaman; elinde şemsiyeyle gezen, kaçışan insanları gördükçe öfkelenirdim. Seni hissetmeyen insan neden yaşardı ki dünyada? Sonra dağılırdı öfkem ve gurulu bir gülüş kaplardı yüzümü. Hiç kimsenin fark etmediği o güzel ıslaklığın tek sahibi bendim. Bu beni hepsinden ayrıcalıklı kılıyordu. Onlar sıradandı, ben farklı..
Uçurumun dibindeki yalnız çiçektim ben. Tek besinim yağmurdu. Yağışını beklerdim hep. Kurak günlere, ayaz gecelere inat hiç bitmeyen bir umutla beklerdim. Kapardım yapraklarımı, bükerdim boynumu direnmek için. Umudun yitip gittiği günler de oldu elbette. Bekleyeşin işkenceye dönüştüğü zamanlar da oldu. Yağmama ihtimalin yoktu; ama, ya ben sabırsızdım ya da sen yağacağın zamanı çok iyi bilirdin. ben bunun rahatlığıyla hiç solmayacağımı düşünürdüm. Yağacağını bilerek özlemenin tadını da severdim ben. Benimle birlikte bekleyen diğer yalnız çiçekler 'artık yapmayacak' diye kendi yağmurlarından ümidi kesmişken, ben 'durun' derdim onlara. 'Benim yağmurum hepimizi hayata döndürmeye yeter'
Yağışından sonra gökkuşağına dönüşmeni de sevdim. Her damlan başka bir renkti. Gözlerimi alamazdım o renk cümbüşünden. Çabuk kaybolacağını bildiğim için bir saniye ayrımazdım gözlerimi senden. Sonra güneş yükselir, sen çekilirdin. ama her gidişin, geri döneceğinin müjdesiydi bilirdim.
Bu aralar yine kurak geçiyo rgünler. Ne bir bulut var ne de yere düşen bir damla. Ben yine direniyorum; ama geciktin ey yağmur. sitemdir sanma, vardır bir bildiğin; ama düşün ki sen olmasan solup gideceğim bu çorak dünyada.
Yağ ve sırılsıklam et beni. Ben öyle tutkulu, öyle yağmur delisi...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)