27 Haziran 2011 Pazartesi

Sabah


Geceyarısı uykuya doyup uyanıvermesi sık sık başına gelen birşeydi. Sadece bu sefer yatakta sıkıla sıkıla dönüp durmak istememişti. Kitap da okuyası yoktu ya en iyisi kalkıp film izlemek olacaktı. Aylar önce yarım bıraktığı filme kaldığı yerden devam etmeye karar verdi.

Keyifsiz bir şekilde kuruldu koltuğuna. Herkes uykudayken o kalkıp film izliyordu gecenin karanlığında. Nedense geceleri severdi. Kendisiyle başbaşa kalır ve onu rahatsız edecek yahut yapılacak gündelik işleri ortadan kalkmış olurdu. Böyle zamanlarda kendini kitabına gömerdi veya film izlerdi. Öyle ya yapılacak başka nesi olurdu? Gecelere akmazdı, geceler ona akardı. Bir de şu yıldızlar görünebilseydi ya.

Geceyi sevdiği kadar gün doğuşunu da pek severdi. Güneş hafiften gökyüzünü aydınlatmaya başlarken oluşan o temiz havanın kokusunu içine çekmeyi ihmal etmezdi böyle kaldığı gecelerde. Asıl böyle zamanlarda dışarda olup gezebilme hayaleri kurardı. Fakat bu sefer de pencere kenarından havayı içine çekip yatağına dönmeyi düşündü.

Ah, bu sessizlik, bu temizlik, bu yumuşak gün doğumu. Doğanın uyanışı ne de güzel oluyordu.

Fakat o sabah nahoş bir durum olmuştu ve bu onu hayli üzmüştü. Ah İstanbul, bunu da yaptın diye iç geçirdi yüzünü ekşiterek. Gün içinde iğrendiği hava sabahına da karışmıştı artık. Bir sabahı vardı onu da elinden almıtı şu koca ışıl ışıl kent. Çektiği havayı çarçabuk geri verip ekşiyen yüzle bir çırpıda içeriye geri döndü. Ah kahpe kent, tek sevdiği şeyi de elinden alıvermişti.

Odasına vardığı vakit son bir kez daha pencere kenarından bakmak için perdeyi aralamıştı da gördüğü kuru kuru binalar keyfini kaçırmıştı. Yıllarca gördüğü binalara şimdi daha bir nefretle baktı. Artık sabah kokusu da yok olmuştu. Perdeleri hızlıca kapayıp yatağına gömülüp çarçabuk uykuya dalıverdi.

Doğa uyanırken o kendi doğasına gömülüp uyuklamayı tercih etmişti.

Hiç yorum yok: