17 Aralık 2012 Pazartesi

"Sen Olmak İsterdim"

Ece Temelkuran -
Haber Türk

26 Kasım 2012 Pazartesi

Mr. Magorium’s Wonder Emporium / 2007


"İyi kullanılmış bir 37 saniye, bir ömür değerindedir."

"5. perdede, Kral Lear'ın ölümü için Shakespeare ne yazmıştı, biliyor musun?
 O öldü.



Bu kadar, başka bir şey yok. Ne tantana, ne istiare ne de görkemli bir final cümlesi. Dram edebiyatının en etkili eserlerinin en tepesindeki o iki kelime ;  "O öldü." Shakespeare gibi bir deha bile sadece "O öldü" yazdı. Ne zaman o iki kelimeyi okusam kendimi huzursuzlukla bunalmış halde bulurum. Huzursuzlanmak normal, biliyorum. Ama sadece o iki kelimeden ötürü değil, o iki kelimenin öncesinde gördüğümüz yaşamdan ötürü.

Ben de 5. perdenin sonuna geldim, Mahoney. Ve senden gidecek olmamı sevinçle karşılamanı istemiyorum. Senden tek istediğim sayfayı çevir, okumaya devam et. Ve diğer hikâyeye başla. Eğer biri bana ne olduğunu sorarsa, hayatımı, bütün büyüsüyle anlatıp, basit ve mütevazı bir "O öldü" sözüyle bitir."





Sabahattin Ali / Kürk Mantolu Madonna






Bu roman her daim bu şekilde roman olarak kalmalı. Beyazperdeye aktarılması beni çok üzer. Bana göre beyazperdeye aktarılması çok da zor olur. O duyguyu verir mi bilmem? Kestirmek zor. Yapamazlarsa çok üzücü olur. Bence hep kitap olarak okunsun. Sürekli okunsun.

Alıntı kısmına gelince; çok sevdiğim kitap ya da filmler hakkında yazı yazmaz, sadece özet niyetinde bir alıntıyla konuyu kapatırım ya; bu kitaptan bir tek alıntıyla özet yapmak çok zor.

Fakat şu var, en sevdiğim;

"...böyle bir kaç ay, birkaç ömür kıymetinde değil midir?"

İyi ki var!..

31 Ekim 2012 Çarşamba

26.10

Aslında Ekim'in 26'sı hakkında bir şeyler yazmayı planlamıştım, fakat şimdi fark ediyorum ki, unutmuşum.

O gün geçti. Ben yazamadım. Öyleyse şimdi hayli hayli hiç yazamam.

Yazık oldu. Oysa yazacaklarım güzel olacaktı. Kıyıya köşeye bile yazamadım. Gerçekten yazık oldu.

Şimdi hatırladım ya, üzüldüm buna.

Bazen kendimden nefret ediyorum. Bu da beni korkutuyor..

Kişisel yazılar-ımdan-dan da nefret ediyorum.

15 Ekim 2012 Pazartesi

Sevgili Milena / Franz Kafka


"Ne olacak diye bugünden kafa patlatmaya ben de karşıyım -karşıyım, çünkü sen varsın yaşamımda, yalnız olsaydım, kimse engel olamazdı bu türlü düşüncelere-, gelecek günleri savaş yerine dönüyor insanın bugünden, toprak altüst olmuş, yarın kurulacak evin temellerini nasıl taşısın?"  

F.K.

2 Ekim 2012 Salı

Hayat, bazen gülünemeyecek kadar yorucu ve ciddi oluyor.

Aklım alamayacak.

Acıklı olan da bu kısım.

Neden ki yani?

27 Eylül 2012 Perşembe

Franz k.

Kafan karışık senin de. Diğerleri gibi. Diğerleri mi? Konuyu dağıtmayalım da sana dönelim hemen.

Anlatmak istediklerini tam olarak dile dökemediğini düşünüyorsundur. Aslında dökmüşsündür belki. Bilemem. Sanırım sen de bilemezsin. -En azından artık çok geç.- Olur böylesi. Ben de bilemem. Anlatmak istediğim şeyden çok daha farklı yere kaymış bulurum kimi zaman kendimi. Senin gibi.

Evet senin. Bazen de hiç gelmiyor biliyor musun? Biliyor olmalısın. Bendeki de laf. Sormam saçma.

Sahi, sorabilseydim ne derdin acaba? Bak şimdi. Meraklandım. Bunun cevabını öğrenememek buruk etti içimi.

Sahi ya. Oldu mu şimdi? Okusan anlar mıydın beni? Ne dersin? Onu anladığın kadar anlar mıydın beni? 'Benden de betermişsin kızım' der miydin ya da? Hadi be sen de diyip; şaşırmaz mıydım?

Bilemeyiz. Bilebilmek isterdim; isterdim de olsun. Bunu düşünüp hayale dalmak da güzel.

Ve dediğin gibi: "geveze özür diliyor sizden, bağışlanmasını istiyor. 'Kişiler ancak birazcık keyifli oldukları vakit gevezedirler."

Hak vermemek elde değil. Bağışla. Ama öyle miyim sahiden?

Kim bilir.

Öyleyse şimdilik bu kadarla kalsın.

23 Eylül 2012 Pazar

Sahil

Sabah güneşinin yüzümüze vurduğu o deniz kokan yerde bakıyordum ona. Bir nefesimde onu kaybedebilme korkumla yüzleştiğim çok anlar oldu. Fakat o sabah, ona bakarken bunlar gelmedi düşünceme. Varlığından bir haber olduğum bu insanın, bir gün nasıl oldu da bu denli seveceğim birine dönüştüğü düşüncesi vardı sadece.

Ben bunları düşünürken o, bebek gibi gülümseyip başını yaslıyor göğsüme. Bense sonsuz huzur ve aşkla parmaklarımı başında gezdiriyordum.

O zaman ne mi oluyor? Dünya hem benim oluyor hem de umrumda olmuyor. Çünkü Dünya'm kollarımda duruyor ve o zaman bir ben, bir o oluyor.

Kaderimin hediyesi derken; bunda ciddiydim.

21 Eylül 2012 Cuma

Eylül

Sonbahar benim mevsimimdir. Sahiplenirim sonbahar'ı.
Aylarca geçen sıcak günlerin üstüne esen serin rüzgar benimdir.
Geceleri gürleyen gök benimdir.
Sokakları ıslatan yağmur benimdir.
Ekim ayı benimdir.

Gelen Sonbahar'a hoşgeldin şarkısı olsun bu da.

Bülent Ortaçgil - Eylül Akşamı

24 Ağustos 2012 Cuma

24

Beklemekten başka çarem yok. V. Woolf gıbı istıkrarlı davranabilseydim belki ben de onun kadar -olmasa da- harika yazılar ortaya çıkartabilirdim. Fakat benim bunun için sabrım yok. Aslında bakınca, benim hiçbir şeye sabrım yok.

İlhamların gelmesini beklemekten başka çarem yok.. Uzun süredir de gelmiyor.

20.8.'11

Geçen harika 365 günün anısına ve gelecek daha nicesine..
Sonsuz sevgimle. Sonsuz sevgiyle.


İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım
Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından
Bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından
Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
Şu aranıp duran korkak ellerimi tut
Bu evleri atla bu evleri de bunları da
Göğe bakalım
Falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım
İnecek var deriz otobüs durur ineriz
Bu karanlık böyle iyi afferin Tanrıya
Herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum
Hırsızlar polisler açlar toklar uyusun
Herkes uyusun bir seni uyutmam bir de ben uyumam
Herkes yokken biz oluruz biz uyumayalım
Nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda
Beni bırak göğe bakalım
Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım
Tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum
Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi
Sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor
Seni aldım bu sunturlu yere getirdim
Sayısız penceren vardı bir bir kapattım
Bana dönesin diye bir bir kapattım
Şimdi otobüs gelir biner gideriz
Dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
Bir ellerin bir ellerim yeter belliyelim yetsin
Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
Durma kendini hatırlat
Durma göğe bakalım

Turgut Uyar



23 Ağustos 2012 Perşembe

19.8

Mideme giren kramplardan belliydi. Gerekliydi. Daha fazlasi olsaydi keske.

Akip sulasa, kurumaya yuz tutmus topragimi..

30 Haziran 2012 Cumartesi

Sarıkamış

"...Ne kadar anlatsam, içimdeki yarayı göremezsin. İsyanımı anlayamazsın. Arkadaşlarımın donarak öldüğü, aç kurtlara ve Ermeni çetelere yem olduğu o seferden beri, beni acıtan bambaşka bir şeydir Mehpare. Vatan için donaydık, vatan için öleydik gam yemeyecektim. Bizler o karlı dağlara niçin tırmandık, bilir misin? Ruslarla savaşan Almanların hatırı için. Rus kuvvetlerini peşimize düşürelim de, alman askerleri rahatlasın diye, bir Şark cephesi açması için baskı yapıldı Osmanlı'ya. Enver delisi sürdü bizleri bembeyaz cehenneme, doksan bin genç adamı, gözünü kırpmadan sürdü dağlara. Arap çöllerinden gelenler üzerlerinde incecik kumaştan üniformalarla, bizler ayağımızda kösele postallarla, karın üzerinde günlerce yürüdük. Rüzgarda buzdan kalıplara dönmüş kaputlarımızın içinde, kollarımızı kıpırdatamıyorduk. Buz tabutlara konmuş gibiydik. Eldivenlerin içinde parmaklarımız  önce üşüdü, sonra yandı acıdan, daha sonra hissizleşip dondu. Dövüşemeden, bir kurşun atamadan teker teker dondurdu bizi. Öldürdü bizi Enver.
...
Derler ki, can almaya gelirken, çeşitli kılıklarda zuhur edermiş Azrail. O aralık gecesi, Allahüekber Dağı'nda, beyazlar giyinmiş gelin gibiydi ölüm. Hınzır ve arsız bir gelin gibiydi. Doymuyordu, doymak bilmiyordu. Gencecik erkeklerin hepsini birden istiyordu koynuna. Bizim alayda, hepimizi aldı da, ancak bir kaçımız kurtulabildi elinden... Hasso'nun donmuş ayaklarından hayır gelmedi bir daha. Diz altından kestiler bacaklarını. Musa Çavuş aklını yitirdi. İsmail'den hiç haber alamadım. Ben sadece iki parmağımı kaybettim o gece, böbreğimi yaraladım, ciğerimi üşüttüm, bir de soba düşkünü oldum, kaldım. Ucuz atlattın dediler. Doğrudur, yamaçlara her kar düştüğünde usumda canlanan o korkunç gecenin hatırasını yeni baştan yaşamanın ve yaz kış hep üşümenin dışında, ucuz atlattım ben. Şimdi, böbreklerimde sancım, gecelerimde kabuslarımla, eksik parmaklarımla, aldığım her nefeste, sabırla hesap soracağım günü beklemekteyim. O gün geldiğinde, iki elimle yakasına yapışacağım Enver'in ve ona Sarıkamış seyrüseferinde, dağlarda donarak ölen doksan bin askerin hesabını soracağım. Yakında. Çok yakında. Ben de nihayet beyaz kelebekler gibi uçuşup, benden çok önce donup giden arkadaşlarımın yanına vardığımda.

                                                                                                                          A. K. / Veda

Okudukça, daha çok okudukça hüngür hüngür ağlatıyor. Nedir şimdiki bu vaziyet?

Albert Camus / Yabancı


        Romanda bir Arabı öldüren ama bu suçtan çok, gerçek duygularını dile getirdiği ve toplumun istediği kalıba girmeyi reddettiği için toplum dışına itilen bir 'yabancı' aracılığıyla, 20. yy insanın içine düştüğü yabancılaşma anlatılır. 

       Camus, genç kahramanı Meursault'nun dış dünya ile arasına koyduğu mesafeyi, kendine ve topluma yabancılaşmasını, annesinin ölümü dahil her şeye nesnel bir biçimde yaklaşmasını büyük bir ustalıkla dile getirir.  

        Anam ölmüş bugün. Belki de dün, bilmiyorum. İhtiyarlar Yurdu'ndan bir telgraf aldım: "Anneniz vefat etti. Yarın kaldırılacak. Saygılar." Bundan bir şey anlaşılmıyor. Belki de dündü.

21 Haziran 2012 Perşembe

Martin Eden/ Jack London


"Martin Eden için neden biraz üzülmeyeyim? Martin Eden bendim. Martin Eden bir bireyci idi, bense bir Sosyalist. İşte bu nedenden ben yaşamaya devam ediyorum ve işte bu nedenden Martin Eden öldü.
 

Bu kitap bireyciliğe bir saldırıdır. Martin Eden, başkalarının ihtiyaçlarının farkına varmayan aşırı bir bireycidir. Hayalleri kaybolduğunda, uğrunda yaşıyacağı hiçbir şey kalmaz."
 

Jack London

 Bu yüzden cahiller mutludur.

Boğaziçi

Her adımımda sürekli  "İstanbul seni hiç sevmiyorum!" diyordum. "Yaşanmaz ve çekilmez oldun. Zaten hiçbir zaman sevmemiştim seni. Artık hepten nefret edilesi bir yer oldun çıktın" cümleleri devam ediyordu peşi sıra. Adalar'ı seviyorum bir tek. Evet Adalar. Oralar güzel. Oralar sakin. Oralar huzur dolu, denizle çevrili şirin beldeler. Adalar'ı seviyorum bir tek. Ama bu hortum gibi insan yutan koca şehri sevmiyorum, sevemiyorum.

Araçtayım sonra. Köprüye yaklaşınca istemsiz olarak her zaman yaptığım gibi kafamı gömdüğüm kitaptan kaldırıp Boğaz'a baktım. Bu seferki bakışım hayranlık doluydu. Neredeyse 20 senedir bulunduğum bu şehirde, ilk defa Boğaz'a aşık bulmuştum kendimi. Deniz her zamankinden mükemmel görünüyordu. Yoksa o hep böyle mükemmeldi de, ben mi görmek istememiştim? Ama hayır, ilk defa böyle mükemmeldi bugün. Neden bu kadar güzel geldi gözlerime? O turkuazın mükemmel rengine dönen denize tepeden bakıyordum. Minik beyaz dalgacıkların olduşturduğu köpüklerle o berrak deniz aşağıdaydı işte.

Gözümün önünden kaybolup gitti sonra o görüntü. Ben hala ağzmının açık kaldığını ve gülümsediğimi, o mükemmel görüntü geçtikten sonra fark ettim. Sonra kitabıma döndüm tekrar. Ama bu sefer aklımda hala o görüntü vardı. Anı olarak hafızamda yer ettiyse de görsel olarak elimde bir şeyin olamaması üzdü beni. Hayıflandım.

Keşke İstanbul'un her yeri Boğaz'dan oluşsaydı. Ya da bu kadar rezil bir hale dönüştürülmeseydi..

O zaman İstanbul, o zaman sana aşık olabilirdim..Mazur gör beni. İnsanların suçu..

18 Haziran 2012 Pazartesi

18.

Dışarda esen rüzgar değil.
Kandırmayın beni!
Ağaçların konuşması o.
Fısıldıyorlar.
Tatlı tatlı..

16 Haziran 2012 Cumartesi

Rüya

Eğer orada yaşasaydım ve her gün yolum oradan geçseydi, her sabah onun pastanesine girip, kendi elleriyle yaptığı o çöreklerden alır ve gülümsemesiyle oradan çıkardım.

Sadece kısa bir ziyaret amaçlı gittiğim o yerde bunu yapmam pek zordu. Bu yüzden birkaç geçişimde onu otobüsten görmüş ve ilginç, gizemli, soğuk teni bana çarpmıştı. Dışarda yağan kar kadar soğuk ama onun kadar güzeldi. Tatlı ama ürkek bakışlarını anlamak istiyordum. Karşı konulmaz bir isteğe bürünmüştüm.

Ne yazık ki bu isteğimi gerçekleştiremeden uzaklaştım. Bir kez daha olsaydı, belki.. Zamandan kazanmam gereken bir işim vardı. Ve ben bu işimin peşinden koşarken gözlerimin ve hayatımın önünden akıp geçen bu güzelliğe sahip olamamıştım.

O buz gibi havada kapısının önüne attığı masa ve sandalyesinde inanılmaz bir keyif alıyormuş havası vardı. Her geçişimde onu orda görüyor, kızarmış burnuyla ve tatlı gülümsemeyle etrafına bakınıp müşterileriyle ilgileniyordu.

Gözlerindeki ürkekliği anlamak istiyorum.

Ona mektup yazacağım..


9 Haziran 2012 Cumartesi

Konak

Bilmem kaçıncı kez dinliyordum seni. Her dinlediğimde gözlerimin dolmasına sebep oluyordun. Ama sadece sen de değildin. Neyse.

Aralık duran pencereden süzülen rüzgar, perdelere çarpıp bana ulaşıyordu. Usul usul yalayıp yüzümü uzaklaşıyordu tenimden.

Ve ben: "Al beni rüzgar götür yare, dumanlıdır başım.
             Deniz bilir, dağ bilir, yalnızlığımı bilir."
diyordum.

Durup dinliyorum ardından. Oturup bakınıyorum olduğum yere. Çakılıp kaldığım yere. Ne gidebilmeyi göze alabildiğim, ne de kalmaya yüreğimin yettiği bu yer.

"Yurtsuzum bu gece"

Doluyor gözler izin sormadan. Masama dökülüyorlar damla damla.

Kitaplı, kalemli, defterli masam yarı düzenli duruyor önümde. Fesleğen kokulu masam. Burnumu delip geçiyor fesleğenler. Her elimi sürttüğümde buram buram kokutuyor bu minik odayı. Yazdığım, çizdiğim, okuduğum masam. Yılların aşındırdığı çocukluk anılarım.

Memleket kokulu yarimi özlüyorum her gün. Memleket bakışlı sevgilimi.

Ve yanımda olamayan kederli bakışlımı.

"Yatar gül harmanı gibi, canımın dermanı gibi.
 Her yanında çiçek açmış, binboa ormanı gibi."

dizeleri dökülüyor dudaklarımdan her defasında.

Ellerini öpmelere hasret kaldığım.

Ve işte:

"Fanisin dünya fanisin, insanların mekanısın.
 Öyle bir mekansın ki, yayla misalisin."

13 Mayıs 2012 Pazar

'80 Yazı Güneşi A.

Zaman zaman yorgunum.Sabah uyanıp, İstanbul Boğazı'nın aydınlanan sularına, karşı kıyıdaki puslu tepeciklerine baktığımda içimi bürüyen yaşam coşkusu, yokuşu inip, işe gitmek için uğraşmaya başladığım an, silinip gidiyor. Otobüslerden acıyla sarkan insanlar. İşe koşan yarı çıplak insanlar. Sokakları dolduran sokak sarıcıları, şöförlerinin sürdükleri lüks arabalarına gömülmüş, gazetelerini okuyarak önümden geçip giden işadamları, ülkenin tüm çelişkisini sabahın ilk saatlerinde yüzüme vuruyor. Ve birden yoruluyorum.
Tezer Ö. / Eski Sevgi

6 Mayıs 2012 Pazar

blogger

Girip girip çıkıyorum. Blog'un yeni yüzünü bir türlü sevemedim!

29 Nisan 2012 Pazar

28.4.

Kokusuna hasret kalacağım yine bir süre. İnceldiği yerden kopsun artık..

16 Nisan 2012 Pazartesi

Ayparçam

Hani özlemek bir şey değil de özlenen 'sen' olunca bir başka ağır geliyor. Seni özlemeyi bile seviyorum diyorum da, onun bile bir sınırı var bende. Elimde değil. Hükmedemiyorum kendime. Söz geçiremiyorum. Hayallerimde sarıyorum seni, kendimce özlemi bastırmak adına. Namümkün! Daha beter deşiyor özlem. Gün saymaktan ne hallere düştüm. Fazlasıyla fazla geliyor bu özlem. Fazlasıyla. Yine de seviyorum bunu diyorum.

29 Mart 2012 Perşembe

28 mart

O her yerde. O her şeyde.

Orda, burda, sağımda, solumda, arkamda, karşımda ama en çok da içimde. Yüreğimde ve daha derinde. Ruhumda asıl ruhumda..

Hiç aklımdan çıkmayışını seveyim.

28 Mart 2012 Çarşamba

24 Mart

Bu tarihi de buraya not düşelim.

Mutluluktan uçmak -hatta ölmek- diye bir şey var. Ben o gün -aslında sadece o gün değil, her gün- mutluluktan uçtum.

Sonsuzluk var.

O var.

İyi ki..

17 Mart 2012 Cumartesi

23.40

Sanki ona sarılsam her şey iyi olacakmış gibi. Her şey geçecek ve pürüz kalmayacakmış gibi. Sanki onu öpsem, sanki elini tutsam, sanki dizlerine yatsam, sanki gözlerine bakakalsam, sanki kokusunu çeksem, sanki gülüşünü duysam, sanki, sankiler..

Evet, o olsa iyi olacak her şey. O olunca güzel olacak her şey. Bu yüzden adı aşk bunun.

YirmiŞubat

Unutuyor muydum seni? Yavaş yavaş. Akarken günler. Ağır ağır. Seni unutuyor muydum? Daha mı az özlüyordum seni? Ben, hayatımı yaşamaya çalışırken seni daha mı az özlüyordum? Cebelleşirken kendimle, burda, onunla, onlarla, kendimle, içimdekiyle cebelleşirken sen, gitmeye mi çalışıyordun hissettirmeden? Benden bu kadar mı diyordun? Yoksa ben miydim bunu farkında olmadan söyleyen? Bu evde, bu yatakta, bu eşyalarda izin yok muydu senin? Adın yok muydu? Fotoğraf karelerinde yok muydun? Video kasetlerde sesin yankılanmıyor muydu?

Unutuyor muydum seni? Yavaş yavaş. Farkında olmadan seni unutuyor muydum? Sen, yarım saat bile uzaklıkta değilken; sen, gittin gideli henüz 2 sene 1 ay olmuşken ve ben, senin her şeyini özlerken unutacak mıydım seni? Hayatımdan farkında olmadan çıkacak mıydın?

Seni unutmak çocukluğumu unutmaktı, seni unutmak anılarımı unutmaktı, seni unutmak sevgini unutmaktı, seni unutmak kendimi unutmaktı.

Tüm bu hatıralar, tüm bu sen, tüm bu ben. Her şey ve herkes. Hiçbir şey, ve hiçkimse.

3 ay sonraydı ben döndüm. 3 ay önceydi sen gittin.

Ben, okyanus kadar uzaktım sana. Yüreğim sana yakın.

Korkuyorum belki. Unutmaktan biraz ve çok. Çünkü biliyorum 1996 senesini. Korkuyorum.

Ölüler toprağın altında, diriler toprağın üstünde.

Ve ben, adını anarken ağlıyorum hala.

12 Mart 2012 Pazartesi

11 Mart

Yine bir gidiş ve yine bir bekleyiş. Sırf kavuşmak adına şu günleri kovalamaktan başka ne yapılabilir ki?

Ve işte.. Onu beklemek bile güzelken daha başka ne denilebilir ki?

Sadece, akşam oldu hüzünlendim ben yine..

5 Mart 2012 Pazartesi

Sen, en büyük hayalim, en büyük gerçeğim.

Gözlerin bir çığlık, bir yaralı haykırış.
Gözlerin bu gece çok uzaktan geçen bir gemi.


Bu aşk nasıl sığıyor yüreğe?

Sığınmak ellerine sığınmak bir gece vakti.

29 Şubat 2012 Çarşamba

Anısı Biz Olalım

Anısı biz olalım bu sokakların
Öpüşmediğimiz tek saçak altı
Hiçbir otobüs durağı kalmasın
Biz yürüyelim kent güzelleşsin
Gürültüsüz sözcükler bulalım
Yeni sevinçlere benzeyen

Biz gelince bir yağmur başlar
Yüzün çizilir buğulanan camlara
Bir uzun karatma biter
Akasyalar köpürür birdenbire
ve her avluda adınla anılan
Çiçekler sulanır akşamüstleri

Bir arkadaş evinde uğrarız yolüstü
Bir fincan kahve içeriz, ısıtır bizi
Başını sessizce omzuma koyarsın
Gülüreyhan olur soluğun
Bizkalırız kuşlar dönüp gelir
Her balkonda bir menekşe sesi

Belki yeniden güzelleştiririz
Adları değiştirilen parkları
Perdeleri hiç açılmayan evlerde
Işıklar yanar çocuk sesleri duyulur
Tanıdık sevinçlerle dolar yeniden
Kendi sesini kemiren alanlar

Anısı biz olalım bu sokakların
ve hiç durmadan yağmur yağsın
Biz gürültüsüz sözcükler bulalım
Sarmaşıklar fısıldaşsın yine
Gidersek birlikte gideriz
Yeni sevinçler buluruz hüzne benzeyen.


Ahmet Telli

26 Şubat 2012 Pazar

Midnight in Paris / 2011

Basit, sade ve bir o kadar da şairane. Kendisini sevdirmek için özel bir çabası yok. Hayalgücü. Kısa ve öz. Bu kadar.

20 Şubat 2012 Pazartesi

Anne Bronte / Şatodaki Kadın



Bu kitaba sahip olmama sebep olan güzel insan Sakar hafiye'ye hep minnettar kalacağım. Ona sonsuz teşekkür ediyorum.

Bazı insanlar sizi sadece durduk yere mutlu etmek için vardır ve böyle insanlar iyi ki vardır ve bence gerçek olan budur. Çünkü sizden karşılık beklemeden sizi mutlu eder. Ötesi yok. O gerçek. Böyle insanlar sevilmeye layık..

Ve kitap..Bronte'ların daha çok eser bırakmamış olmalarına hep üzüleceğim.

Gel

Bir ona hasrettim. Yine yollarını hasretle gözleyeceğim/iz günler var önümde/önümüzde.

19 Şubat 2012 Pazar

Sakız hanım ile Mahur bey- Barış Manço

Çocukluğunun geçtiği o mahallede
Başı boyalı ahşap eski bir evde otururlardı
Sakız hanımla mahur bey
Bembeyaz tenli bembeyaz saçlıydı sakız hanım
Zaten onun için sakız hanım derdik kendisine
Pamuk gibi elleriyle kemençe calardı
Eşi mahur bey önce biraz nazlanır
Sonra oda kanunuyla eşlik ederdi sakız hanıma
Beraber meşk ederlerdi

Yaz akşamlarında
Açılırdı perdeler
Yorgun ellerinden
Dökülürdü nağmeler

İki yıl kadar oluyor
Önce kanun sustu eski evde
Birkaç ay sora da kemençe
Ve başı boyalı ahşap evin perdeleri
Bir daha açılmamak üzere kapandı

Evin satılacağı söylendi bir başka gence
Gittim içeri girdiğimde eski bir koltuğun üzerinde
Boynu bükük bir kanun
Ve kanunun göğsüne yaslanmış mahsun kemençeyi gördüm
Bizi rahatsız etmeyin der gibiydiler
Kıyamadım uzaklaştım

Mahur bey susunca kapandı perdeler
Sakız hanımla bitti o hüzünlü nağmeler


16 Şubat 2012 Perşembe

16 Şubat

Tek ihtiyacım olan o sıcak koynun ve burnumu delip geçen kokun.

Ve işte, her gece ısıtacağın ayaklarımla bekliyorum seni.

18 Ocak 2012 Çarşamba

17 Ocak

Özlemiştim fazlasıyla.
Çocuklar kadar heyecanlanmıştım.
Olmuştu sonunda.
Çocuklar kadar mutluyduk.
Mutluluktan ölebilirim diye düşündüm.
Mutluluktan ağlayabilirdim.
Ne öldüm ne de ağladım ama mutluluğun zevkini yaşadım doyasıya.
Bir de üstüne atlayabilseydik.
Gömülebilseydik.
Kaysaydık.
Ama olsundu.
Olsun.
O da olsaydı bir de.
Onu gömüp öpseydim işte.

8 Ocak 2012 Pazar

Huzurlu uykuya yatacakken

Elif Şafak'ın Siyah Süt kitabında şöyle bir paragraf vardı;

"...Defterimi kaybettiğimi anladığım andan itibaren güçlü bir yazma, not alma isteği beliriyor içimde. Hayatı kendime zorlaştırmayı huy edinmiştim herhalde. Elimin altında kağıt olsa şu anda, yazmayacağım belki de. Ama yok ya, kıymete biniyor yazmak. Harıl harıl kağıt aramaya başlıyorum çantamda. Tüm gözleri boşaltıyorum ama arkası boş bir fatura parçası dahi yok yanımda.
Telaşım niye bilmiyorum. Bir şey var aklımda, onu kağıda dökmek istiyorum. Bir fikir var zihnimde..Ama ne? O fikrin ne olduğunu oturup yazana kadar bilemeyeceğim."


Bendeki durum tam da bu şekilde oluyor her seferinde. "Bense tam tersine" diyor aynı konuda Şafak. Hatırlamıyorum da bu konuda bir iki cümle yazıp yazmadığmı. Belki de göndermediğim yazıların içinde bahsi geçmiştir 3-5. Ama öyle işte. Bense tam tersine..

Oturup düşünmem yazacaklarımı, kurgusunu yapmam sadece yazma isteğim varsa o sırada mutlaka yazmam gerekir yoksa sonra yazarım demekle asla olmuyor bu iş. O not mutlaka alınmalı o kadar. Sonrası yok. O an var. Şimdi var.. Hayat gibi adeta. Şimdi olmazsa sana pislik yapar bu yazma isteği. Hep zamanında olmalı ya öyle işte.

Ben de tam mutlu ve huzurlu bir uykuya yatacakken odamı havalandırmak adına açtığım soğuk pencereden kafamı dışarı gösterdim. Yağmurun her damlası düştüğü yerlere çarparak sesini kulağıma çalarken tenimi de rüzgarın okşamalarına bırakmıştım. Şifayı kapma korkusuyla uzattığım başımla cama yaslanıp durdum kısa bir süre. Yağmuru dinleyip rüzgarı hissetmeye çalıştım.

Birden kapattığımı düşündüğüm bilgisayarıma geri dönüp dönmemek arasında kaldım. Bir şeyler yazmalıydım. Ama ne? Deftere mi yazsam ikilmini yaşarken üstüme sevdicek hırkasını atıp bilgisayarı yeniden açmaya karar verdim. Meğerse kapanmamış zaten bilgisayar sanki beni beklemiş gibi. İyi oldu beklemek zorunda kalmadım ağır ağır açılmasını.

Ne diyordum? Evet, pencere diyordum yağmur, rüzgar diyordum. Sevdicek diyordum..

O zaman al öpücüklerimi de sevdiceğe götür ey rüzgar. Yağmurla birlikte ıslata ıslata götür. Götür ki o iyi olsun. Savur delicesine hepsini. Onunkilerini de getir bana ey rüzgar. Bir öpücüğe hasret bu tenim.

Sevgimizi taşı. Öpücüklerimizi taşı. Koma bizi ulaştıramadığımız öpücüklerle. Sen ulaştır çılgıncasına birbirimize..

O kadar.

7 Ocak 2012 Cumartesi

:)



www.charlotteolympia.com

Ayakkabıya tam anlamıyla "aşık" olmak bu olsa gerek. Evet, evet biliyorum, biz kadınlar.. Sizi seviyorum minik şeyler.