31 Ağustos 2011 Çarşamba

Kedi canını senin


Kedi canınızı sizin!

30 Ağustos 2011 Salı

Kuzun

Kederle bakıyordu gözlerim. Kederle nefes alıp veriyordum. Ruhum kederden yorgun düşmüştü. Birkaç hafta öncesine kadar. Sadece o kadar. Fotoğraflarda görünüyordu hepsi. Aynalar çarpıyordu bunu yüzüme. Biliyordum. Bilmek ayrı acı veriyordu.

Birkaç hafta öncesine kadar.

Şimdi.

Artık.

Sadece.

Sıcak bir bedene daha sahibim.

Ruhuna,
Gözlerine,
Gülüşüne.

Kaderimin sunduğu o nadide hediyeye sahibim.

Nadide.

Dilim anlatamıyor.

Anlatmaya varmıyor.

Bir 'seviyorum' sadece.

O kadar.

Fakat, aslında, o kadardan da çok öte!

Daha öte!

Ve pek nadide!

24 Ağustos 2011 Çarşamba

Zahir

...
"Marie, farz et ki, iki itfaiyeci küçük bir yangını söndürmek üzere ormana girdiler. Sonra işlerini bitirip bir nehir kenarına vardıklarında birinin yüzü tümüyle siyaha bulanmışken diğerinin yüzü tertemizdir. Sorum şu: Bu ikisinden hangisi yüzünü yıkayacaktır sence?"
"Aptalca bir soru bu. Elbette yüzü kirli olan."
"Hayır, yüzü kirli olan diğerine bakacak ve kendi yüzünün de onunki gibi olduğunu sanacak ve tersine, yüzü temiz olan da yüzü kir içinde olan meslektaşını görüp kendi kendine: Ben de kirlenmiş olmalıyım. En iyisi yıkanayım, diyecektir."
"Ne anlatmaya çalışıyorsun?"
"Demek istiyorum ki, hastanede geçirdiğim süre içinde, sevdiğim kadınlarda hep kendimi aradığımı anladım. Onların sevgi dolu, tertemiz yüzlerine bakıyor ve o yüzlerde kendi yüzümün yansımasını görüyordum. Onlar, diğer yandan bana bakıyorlar ve yüzümdeki kiri görüyorlardı; ne kadar akıllı ya da ne kadar özgüvenli olurlarsa olsunlar, kendi yansımalarını bende görmeyi bırakıp olduklarından çok daha kötü olduklarını düşündüler. Lütfen, bunun sana olmasına izin verme."
Aslında şunu da eklemek istedim: Esther'e de böyle oldu ve ben şimdi bunu fark ediyorum, bakışlarının nasıl değiştiğini şimdi hatırlıyorum. Ben daima onun yaşamını ve enerjisini sömürdüm ve bu bana mutluluk ve güven verdi, daha ileriye bunun sayesinde gidebildim. O ise, bana baktı ve çirkin olduğunu düşündü, eksilmişti, çünkü yıllar geçtikçe benim mesleğim -onun gerçeğe dönüşmesini sağlamak için çok uğraştığı mesleğim- ilişkimizi ikinci plana itti. Eğer onu yeniden görebilirsem benim yüzüm de en az onunki kadar temiz olmalı. Onu bulmadan önce, kendimi bulmalıyım.


Paulo Coelho

23 Ağustos 2011 Salı

Yürümek

Yürümek;
yürümeyenleri
arkanda boş sokaklar gibi bırakarak,
havaları boydan boya yarıp ikiye
bir mavzer gözü gibi
karanlığın gözüne bakarak
yürümek.

Yürümek;
dost omuzbaşlarını
omuzlarının yanında duyup,
kelleni orta yere
yüreğini yumruklarının içine koyup
yürümek.

Yürümek;
yolunda pusuya yattıklarını,
arkadan çelme attıklarını
bilerek
yürümek.

Yürümek;
yürekten
gülerekten
yürümek.



Nazım Hikmet

20 Ağustos 2011 Cumartesi

Doğum günü safsatası

Tuhaf.

Feysmuk'ta çıkan doğum günü uyarılarına pek gözüm gitmez benim. Giderse de öylece anlamsız bir şekilde bakar dururum. Adeta birşey olmasını bekler gibi bakar kalırım.

İlginç.

Bugün liseden sevdiğim ikiz arkadaşlarımın doğum günüymüş. Geçen sene kutlamıştım şu meretten. Kutlasam mı yine?

Canım sıkıldı.

Kutlamamaya karar verdim. Salladım. İplemedim. Duvarlarına gidip okumadım bile diğer yazanları. Çoğunlukla okurdum çünkü. Hepsini de pek samimiyetsiz bulurdum. Samimi olanlar hemen göze çarpıyordu zaten. Onlar güzeldi. Onlarla problemim yoktu. Sorun diğerlerindeydi.

Kutlamadım işte ne yapayım. Canım istemedi.

Samimiyetsiz mi olacaktım sanki? Evet, öyle olacaktım bugün.

Vazgeçtim.

İmkanım olsaydı koşup sımsıkı sarılırdım doğum günü çocuğuna. Öyle yapmayı severim çünkü. Sarılmak hep iyi gelmiştir bana. Sarılmak tuhaf bir eylemdi duygularını göstermek için. Bence sarılmak sadece yeterdi.

Sarılmak hem de sımsıkı, uzunca bir süre.

Hediye mi? Sarılmak olsun hediye. Olamaz mı? Her gün sarılabilir insan ama olsundu. O gün daha uzun olabilirdi. Başını, yüzünü sarıldığın insanın içine gömerek ve onun kokusunu içine çekerek.

Yetmez miydi?

Doğum günleri..

Keşke sadece sarılarak geçirilseydi..

18 Ağustos 2011 Perşembe

Kar

Kışın yağmazdı buralara kar. Yağsa bile ufak tefek yağardı. İnsan hefesini dahi alamazdı yağan kardan. Aslında koca şehirlere kar yağmaması bazen daha iyi oluyordu. Sonuçta o minik minik karlar birikip de koca koca kar olup zamanı tükendiğinde ağır ağır erirlerken, etraf pislik içine bürünüyordu. Hal böyle olunca o koca şehirde yaşam neredeyse alt üst oluyordu. Sadece kar yağmaya görsün işte, o koca şehir ne hallere geliyordu. Öyle ya, sadece çocuklar ve çocuk kalanlar mutlu oluyordu kara ve de pisliğine aldırış etmiyordu.

Yine kara özlem duyarak bu şehiri bırakıp karı olan bir yerlere gitmek için kollarını sıvadı. Bavulunu büyük bir sevinçle toparlayıp yola bir an önce koyulmak istiyordu. Tek derdi o soğuk, beyaz ve yumuşak kara kavuşmaktı.

Yelkovan akrebi kovalıyor, saatler bir başka saatin yerini alıyordu. Niyahet gitme vakti geldiğinde uçar adımlarla elinde bavuluyla otobüsündeki yerini almıştı bile.

Bembeyaz pufuduk karına kavuşacaktı nihayet.

Pencere kenarından dışarıyı seyretti gidene kadar. Gözünü bile kırpmak istememişti, pencereden akan güzellikler gözünden kaçmasın diye. Pek güzel şeyler de görmüştü, bu yüzden kendisiyle gurur duyuyordu.

Sonunda o yere vardığında çocuklar gibi bir oraya, bir buraya koşup durmuştu. Tutmuş olduğu pansiyon evine doğru yol alıp eşyalarını yerleştirdi.

Hava sepserin ama mükemmeldi. Tertemiz ve soğuk havayı içine çektikçe ciğerleri alt üst oluyormuş gibi hissediyordu. Öyle ya, şehrin pisliğini kusuyordu sanki ciğerleri. Kirli hava yerini temiz havaya bırakıyordu.

Kar. Ne mükemmeldi.

Kar...

Karlı havalarda gökyüzü de beyaza bürünürdü yeryüzü gibi. İleriye, ta uzaklara baktığın zaman yeryüzü ve gökyüzü bir bütün gibi gözükürdü. Ufuk çizgisini görmek mümkün olmuyordu. Gece çöktüğünde de o beyaz gökyüzü geceyi aydınlık gösteriyordu. O böyle pencereden dışarıyı seyrederken kendini sokağa atmaya karar verdi. Böyle mükemmel bir gecede eve ne diye tıkınıp kalacaktı ki? Birbirine hiç çarpmadan pıt pıt düşen minicik kristal gibi karların altına atıverdi kendini.

Gök beyaz, yer beyazdı.

Kardan melek yapmak için yere kapaklandı hemen. Ellerini ve ayaklarını açıp kapadı arka arkaya. Tam kalkacakken vazgeçip orda yatmaya karar verdi. Minik karlar yüzüne hafifçe dokunup öpücük konduruyorlardı.

'Burda ölebilirim' dedi sesli bir şekilde. O sırada yanına yaklaşmış olan adamı fark etmemişti. 'Evet burda ölebilirsin, belki de en güzel ölüm şeklidir bu' demişti. Birden irkilerek gözlerini ona doğru çevirdi. Üşüdüğü için her yerini örtmüştü, sadece aradan gözlerini seçebiliyordu. Başını yine gökyüzüne doğru çevirdi. 'Evet burda ölürsem çok mutlu ölmüş olacağım, fakat bir sorun var aslında.' Adam heyecanla 'nedir' diye sordu. O da 'kuzey ışıkları görünmüyor burdan' deyiverdi. 'Kuzey ışıklarının altında ölmek asıl en mükemmelidir' diye devam etti. Öteki de onun gibi yanına boylu boyunca uzanıp şöyle dedi. 'Kuzey ışıklarını gördüğünü hayal et sen de' dedi ve ikisi gözlerini hayal etmek için kapadı.

'Burda ölebilirim.'

'En güzel ölüm şeklidir bu.'

14 Ağustos 2011 Pazar

Homurdanan insan

Ağır adımlarla tren istasyonuna varmıştı. Öteye, ötelere götürmüştü ayakları onu. Işığın az geldiği, kimselerin oturmadığı bir yere çökmüştü. İki adet uzunca bank vardı oturduğu yerde. 4-5 kişi sığardı bir tanesine. Ötekine de bir o kadar herhalde. Bir başka oturulacak yerde de öyle. Kendince hesap yaptı. 4 bank, 10 bank, 15 bank. Hepsine oturulsa nerdeyse 75 insan olacaktı çevresinde. Bunun düşüncesi ona birşey ifade etmedi. Öylesine hesap yapmıştı işte. 3-5 insan geçiyor, tepeden tırnağa onları süzüyor ve yine eski haline dönüyordu. Her seferinde insanlar yanından geçiyor ve o, tüm bu geçen yüzleri yakalamaya çalışıyordu. Tek tek hayatlarını düşlemek için beynini zorlama girişimlerinde bulunurdu. Bazen bundan da sıkılır kimseye bakmazdı. Çocuklaşıp trip atası geldiğinde de yapamazdı bunu.

Homurdandı tüm bu düşünceler aklının bir köşesinden hızlıca akıp geçiyorken. Dudaklarını ufaktan aralıyıp anlamsızca birşeyler geveledi ardı ardına. Sanki söylediklerini kendi dahi duymak istemiyormuşçasına.

Tepeden gelen loş ışığın altında kolunda duran saatine odakladı gözlerini.

Bekliyordu, öylece zamanın gelmesini bekliyordu. Aynı zamanda bir mucize olmasını bekliyordu aslında olmayacağını bilerek. Akşamın o saatinde anlamszıca evinin yakınına götürecek olan o eskimiş treni bekliyordu bankta oturarak. İnsanlar geçiyor, yanına oturmuyor ve oturmadıklarına memnun oluyordu. Fakat geçenlere burun kıvırıyordu sürekli. Geçmelerini istemiyor hatta geçerken göz ucuyla ona baklımasını istemiyordu. Hepsini görüyordu, fark ediyordu ve rahatsız oluyordu.

Saate döndü yine gözleri. 'az kalmış, iyi' deyiverdi kendine. Sanki sesli söylemese bunun farkına varamayacakmış gibi hissetti kendini. Buna da homurdandı bu sefer. Durup durup homurdanıyordu sürekli memnunsuz bir tavurla.

Pislik sivrisinekler bile rahat bırakmıyorlardı onu. Isırılan yerleri kaşıdıkça kaşıyası geliyordu bu da onu çileden çıkartıyordu.

Yine homurdandı.

Yakınında birisi olsaydı ona önyargıyla yaklaşacak ve ne kadar da sevimsiz bir insan olacağını düşünecekti herhalde. 'Ah, pek can sıkıcı' diye aklından geçiverdi saniyelik bir anda.

tüm bu düşünceler akıp geçerken parlak bir ışık huzmesi gördü ilerden, yukarıdan. Beklediği mucize olabilir mi diye gözünü dikmişti.

Durdu, dikti, durdu, dikti ve homurdanarak ayaklandı.

'Sadece evime gideceğim bir trenmiş' diyerek içinden 'ne kadar da ahmağım' diye söylendi. Bacaklarındaki sivrisinek kaşıntılarıyla ayakta 25 dakika dikildi ve durağında inip gecenin karanlığında gözden kayboldu.

13 Ağustos 2011 Cumartesi

There are worse things than being alone
But it often takes decades to realize this
And most often when you do it's too late
And there's nothing worse than too late.

Charles Bukowski

12 Ağustos 2011 Cuma

Sırça Fanus / Sylvia Plath


"Sırça Fanus" (The Bell Jar), edebiyat dünyasına şiirleriyle ve öyküleriyle giren Amerikalı kadın yazar "Sylvia Plath"in yazdığı tek romandır. Kendi özgeçmişine dayalı bu romanında yazar, genç bir üniversite öğrencisinin kişisel sorunlarından, bunalımlarından yola çıkarak, McCarthy dönemi Amerikasının toplumsal sorunlarına uzanır. "Plath"in bu ilk romanı, şaşırtıcı bir akıcılığı ve yazma rahatlığını sergiler. Plath'in keskin gözlem gücü, yerinde eleştirileri, ustalıklı kurgusu, romanın bütün karamsarlığına karşın kasvetli bir bunalım romanı olmasını önler. Üniversitede öğretim üyeliğinin yanısıra şairliği, yazarlığı ve anneliği birarada sürdürmeye çalışan "Sylvia Plath", ardarda gelen hastalıklara karşın koşullarını zorlar. "Sırça Fanus" Ocak 1963 yılında yayımlanır. Romanın yayımlanmasından bir ay sonra da bu ünlü kadın yazar daha 31 yaşındayken, kendi eliyle yaşamına son verir.

Bu kitabı okurken yer yer bazı cümleleri tekrar okuyormuşum hissine kapıldım. Sanki bu kitabı daha önce de okumuştum ve tekrar okuyordum. Okudukça cümlelerin içinde kayboluyordum. Rüyamda görüp okumuş olabilme ihtimalini düşündüm sonra. Neden olmasın? Fakat bu kitap çok özel. Bunu bilerek okuyun bence.

Ve sanıyorum ki babam bu kitabın içeriğinde geçen şeyleri okusaydı benim normal olup olmadığımı sorgulayarak canımı sıkardı. Bu şekilde bir süre söylenir durur ya da kitabı olduğu gibi okumamı yasaklardı ya da tam tersi kendisi alıp daha çok inceler ve daha çok söylenirdi. Ben de buna sinirlenir, duruma göre açıklama yapar kafamın da gayet yerinde olduğunu söylemek için debelenirdim. Şansıma internette bulduğum birkaç yazıyı ona okutmaya çalışır ve kitaba sağ salim kavuşup okumaya devam ederdim.

Tabi bu senaryo aklıma gelen ufak bir ihtimal çünkü babam hiç kitap okumaz ve okudğum kitaplara ilgi duymaz. Romanlara ilgi duysaydı hiç değilse konuşacak ortak ve zevkli bir konumuz olurdu. Bu da sanırım ilişkimize olumlu yansırdı. Ah, ne çok şey için geç kalındı artık.

İnternette bu kitap hakkında uzunca bir psikolojik inceleme yazısı keşfettim. "Plath'in Sırça Fanus'unda İntihar Olgusu ve Ayrılıkçı Benlik" İlgimi çekti açıkçası, fakat hepsini okumadığımı söylemem gerek.

"Sırça fanusun içinde ölü bir bebek gibi tıkanıp kalan insan için dünyanın kendisi kötü bir düştür."

11 Ağustos 2011 Perşembe

Bridget Jones's Diary I-II (2001-2004)




Sürekli yarım yamalak izlediğim şu filmi artık oturup tamamen izledim sonunda. Gurur ve Önyargı'vari bir teması var. Colin burda yine bay Darcy olmuş. Bu romana gönderme yapılmış olsaydı hoş bir ayrıntı olabilirdi. Gayet eğlenceli bir romantik komedi.




Jude: Just as you are? Not thinner? Not cleverer? Not with slightly bigger breasts or slightly smaller nose?
Bridget: No.
Shazzer: Well, fuck me.
Tom: This is someone you hate right?
Bridget: Yes, yes, I hate him.

5 Ağustos 2011 Cuma

The Expendables /2010




Every movie has a hero. This one has them all.

Harika bir şölen! Hem oyunculuk, hem aksiyon, hem de senaryo adeta bir şölen!

Arnold'um Şvayzeneger'im seni yerim.

L. Christmas: Cool Tool, you got to be a fool.

Trench (Arnold): [to Barney] Hey, why don't we have dinner?
Barney Ross: Sure. When?
Trench: In a thousand years?
Barney Ross: Too soon.
[Trench walks off]
Mr. Church: What's his fucking problem?
Barney Ross: He wants to be president.


Expendables 2'yi heyecanla bekleyeceğiz.

Sessizlik

Sessizlik bunaltıyordu beni. Sessizliğin sessizliği değildi bu. Bu benim sessizliğimdi.

...ve ben yatağımda, gözlerimi beyaz tavana dikmiş sırtüstü yatarken sessizlik büyüdü, büyüdü, bir an geldi ki kulak zarlarımın sessizlikten patlayacağını sandım.



the bell jar

2 Ağustos 2011 Salı

J. Eyre

"Bunu yapabilirsin, benim iyi kalpli küçük kızım; dünya üzerinde senin bana karşı hissettiğin saf aşkı hisseden bir insan daha yoktur; bu yüzden ruhuma o güzel merhemi sürüyorum Jane, bu da senin sevgine duyguğum inançtır."

Dudaklarımı omzumda duran ele doğru çevirdim. Onu çok seviyor -bunu söyleyebileceğim konusunda kendime güvenemiyordum- ama ifade etmeye kelimelerin yetmeyeceğini sanıyordum.

1 Ağustos 2011 Pazartesi

Jane Eyre/ Charlotte Bronté


Jane Eyre romanı Charlotte Brontë’nin, kendi deneyimlerinin, yaşadığı çoğu acı olayların üzerine kurulmuştur. Eserde, küçük yaşta veremden peş peşe kaybettiği iki kız kardeşini, Brüksel’deki pansiyon Heger’de âşık olduğu öğretmenini, ama asıl ikiyüzlü burjuva ahlakı üzerine kurulu, sosyal çelişkilerle dolup taşan Victorian Çağı İngilteresi’nin biçimselleştirdiği ilişkilerin imkânsız kıldığı bir aşkı buluruz. Jane Eyre, evlilikleri, aynı sınıftan insanların “sözleşme” ilişkisine indirgemiş bir çağda, sosyal eşitsizliğin hâkim olduğu kadına düşman bir toplumda, bağımsızlaşma, özgürlüğünü ve kimliğini edinme mücadelesi verirken, bizi Brontë kardeşlerin özyaşam öykülerinin de kıyılarında gezdiriyor.

Jane Eyre: Muhafazakâr bir çağda aşk.


Uzunca betimlemeleri olmasına rağmen inanılmaz sürükleyici bir roman. Birinci ağızdan anlatılan kitapları severim. Uzunca betimlemeleri olduğu kadar uzunca da dialoglara sahip. Birçok olayı dialoglar sayesinde öğreniyoruz. Ve Agnes Grey'de olduğu gibi Jane Eyrde'de de yazar sık sık bizimle sohbet havasında romanı kaleme almış. Bize de yaşananlaırı dinlemek kalıyor.

Ben böylesine güçlü ve iradeli bir kadın görmemiştim. Jane Eyre'i öylesine kıskanmıştım ki bunun bir roman karakteri değil de kanlı canlı karşımda duran bir kadın olduğunu hayal ettim sürekli ve bu da beni gerdi. Evet ben kitaplara kaptırıyorum kendimi ve onlarla sohbet ediyorum çoğu kez. Her nedense elimde olmadan yapıyorum bunu. Finale yaklaştıkça sinirlerimin nasıl gerildiğini bir ben bilirim. Bunu Charlotte yazmış olabilir, yarattığı karakterine can vermiş olabilir ama ben bunları görmek yerine bunun gerçekliğini ele alıp düşman kesildim Jane'e. Fakat okudukça düşmanlığım geçti, çünkü olaylar geliştikçe aynı hayatta da olması gereken şeyler gibi onun da, onların da bunları yaşamaları gerekiyordu dedim. Bu yüzden sakinleştim fakat acı duyuyorum.

Ah, sanırım saçmalıyorum gittikçe. Bu kadar kaptırmamalıyım kendimi.

"Genellikle kadınların çok sakin olmaları beklenir ama kadnlar da tıpkı erkekler gibi hisseder; tıpkı erkek kardeşleri gibi yeteneklerini kullanmaları gerekir ve çaba gösterecekleri bir alana ihtiyaç duyarlar; onlar da çok katı bir baskı, çok sert bir set çekme karşısında tıpkı erkeklerin çektiği gibi acı çekerler ve kadınlardan daha ayrıcalıklı olan insan kardeşlerinin, onların muhallebi pişirip çorap örmekle ve piyano çalıp çantalara nakış işlemekle teselli bulacaklarını söylemeleri dar kafalılıktır. Kadınlar, gelenekler doğrultusunda kendi cinsleri için öngörülenden daha fazlasını öğrenmek ya da yapmak istediğinde onları mahküm etmek ve onlarla alay etmek düşüncesizliktir."

Agnes Grey/ Anne Bronté


Agnes Grey'de Anne Brontë, Viktorya dönemi İngiltere'sinde, bir mürebbiyenin toplumsal sınıflar arasına sıkışmış yaşamını anlatır. Romancı olan diğer kardeşleri Emily ve Charlotte'a göre, daha doğrudan ve naif bir üslupla yazan Anne, kendi hayat hikayesinden sahneleri de malzeme olarak kullanır. Katı bir sınıf sistemine sahip, okuryazarlık oranının düşük olduğu Viktorya döneminde Brontë kardeşler, aldıkları eğitime rağmen mütevazı bir yaşam sürdürmüşler. Romanlarını pastoral yaşam, ilişkilerdeki görünmez kurallar, kaba, doğal ama özgür ruhlar, ahlaki yargılar üzerine kurmuş, yazdıklarıyla toplumlarının dönüşmesine de katkıda bulunmuşlardı. Entelektüel yoğunluk, duygusal açlık ve ahlaki sorumluluk arasında kurulmaya çalışılan dengenin yansıtıldığı Agnes Grey, toplumsal yaşama dahil olmaya çalışan kadınlar üzerine gerçekçi gözlemleriyle, romantik bir klasiğin ötesine geçmektedir.

Bronte kardeşlerin bu kadar genç ölmüş olmalarına sürekli hayıflanıyorum. Her ne kadar Charlotte diğerlerine nazaran biraz daha uzun yaşamış ve daha fazla eser bırakmışsa da Anne'ın ve Emily'nin elinden çıkmış daha çok eser okumayı isterdim. Agnes Grey'i okurken biraz Austen'vari tarzda yazılmış hissine kapılmadan edemedim ama her ikisi de çok ayrı yazar ve eser. Anne'ın "The Tenant of Wildfell Hall" (Şatodaki Kadın) kitabını bulmayı umut ediyorum. Tabi ki hediye de kabul ediyorum yani lütfen.

Bu naif, kederli, sıkıntılı, güzel işlenmiş romanı okumanızı tavsiye ediyorum.