7 Aralık 2014 Pazar

Sırp değil Erkek, Türk değil Kadın

Çok yoğun olduğum şu sınav haftamda okuyup beğendiğim bir yazıyı paylaşmadan olmazdı dedim.

Hani geçenlerde Almanya'da aldığı yumruk darbesiyle hayatını kaybeden "Türk" genç kızımız.

http://jiyan.org/Sırp değil erkek Türk değil kadın

Ve orada yazılanların üstüne ekleyecek pek bir şeyim yok gibi, birkaç cümle dışında en azından.

Bu da diğerleri gibi bir süre sonra unutulur tabii. Neticede hayat devam ediyor değil mi, neticede normal şeyler bunlar.

Hep kadınlar, kadınlar. Yüzyıllardır yapıştırılan damgalar. Erkekler acaba daha ne kadar kadınlara karşı üstünlük taslayacaklar bilemiyorum. Hala daha çok yürümesi gereken yol ve yenmesi gereken ekmek var sanırım. Çünkü hiçbir şekilde umutlu değilim bu konuda. Sanırım avcılık döneminden kalma bu egoistlik ve güç merakı genlerinde var. Bu da nasıl bir gense artık..

Türkiye mi? Bu da bambaşka bir konuşma konusu.. Bir bilim insanı da hayrına şu Türk toplumunu incelese keşke.

21 senedir bu toplumdayım ve hala da buraya karşı bir sempatim ve samimiyetim yok. Bir "Boşnak" kadını olduğumu belki yazımı okuyanlar bilmek ister şimdi de.

1 Aralık 2014 Pazartesi

Çocuk da yaparım kariyer de/ Cam Tavan

Gecenin bir saatinde şöyle güzel bir yazı buldum ve kendi blogumda paylaşmadan edemedim.

http://selinyetimoglu.com/çocuk da yaparım kariyer de

Ne yazık ki uzun yıllar daha bunun sıkıntısını yaşayacak kadınlar. Malesef ki Dünya'yı yöneten erkeklerde baskın bir çoğunluk var hala. Böyle olduğu sürece de sistem çok zor değişir. Kadın, iş mi çocuk mu derken büyük zorluklar yaşıyor ikilemler içinde kalarak. Kimisi tek başına göğüslüyor, kimisi de şanslı oluyor ve sevdiği adamla beraber yürütüyor fakat yine de olan o çocuğa oluyor belki. Neticede bizleri saatlerce çalışmaya zorlayan bir sistem var ve bu yüzden de her gün akşamı iple çeken çocuklar var. Sonra uyku problemleri neden oluyor. Elbette ki çocuk iki saatlik bir özlemle yatışamaz. Çocuk anneden sevgiyi, babadan da güveni alır. Bu yadsınamaz bir gerçek. Hal böyle olunca hem anne saatlerce ortada yok hem baba yok.

Sistem annelerin çocukları büyütmesini zorluyor çünkü çocukları doğuran kişi olarak bu görev toplum tarafından yüzyıllardır veriliyor. Ve eve para getiren de hep erkek oluyor. Fakat tersine de şahit olmadım değil. Kadın çalışıyor ve çocuğa evde baba bakıyor. Belki de takdir edilecek bir şey. Sonuçta bu erkek eminim ki egolarından arınmış ve belli ki baştan anlaşma yapılmış. Ama parmakla sayılacak kadar az olduğu da kesindir bu durumun da.

Fakat benim tüm bunların yanında en çok şikayet ettiğim konu çalışma saatlerinin uzunluğu aslında. Kendimize bile yetişemiyorken çocuklarımıza nasıl yetişeceğiz düşüncesi bazen içimi ürpertiyor.

Hem çocuk hem kariyerde başarılı kadınlara selam ederim.

24 Kasım 2014 Pazartesi

Belle / 2013



Konusu gerçek bir hayattan alınmış olan bu film 1700'lerde İngiltere'de geçiyor. Köle ticaretinin ve ırkçılığın yoğun olduğu dönemler. 

O zamanki kölelik şimdi olmasa da, hepimiz sabahtan akşama kadar para karşılığında çalışan yeni dönem köleleriyiz aslında. Ucunda harcanan enerjinin, emeğin karşılığı olan para olduğundan ekstra bir durum olmadığı takdirde ses çıkarmayan köleler topluluğuyuz. Aslında herkes halinden şikayet ediyor fakat sisteme, yoğun kapitalizme boyun eğiyor. En azından yaşlılığın birikimi şeklinde düşünülüyor. 

Bu konuda daha çok yazılıp çizilir de bu kadarlık kalsın diyorum ve filmin güzelliğini izlemenizi tavsiye ediyorum.


24 K.

"Ne kadar az beklenti o kadar çok mutluluk"

Bunu uygulamaya geçirebilmeyi öğrendiğim an, hayat bana gülümseyecek sanırım. 

What Maisie Knew / 2012


Filmi izlerken Maisie karakterini canlandıran kıza hayran kalmamak elde değil. Senaryosu da bir o kadar güzel, tatlı ve kaliteli bir film. Filmi geçen sene izleyip de bloguma ekleyemediğimden malesef aklımda vurucu bir sözü kalmadı. O yüzden de alıntı yapamıyorum.

Konusuna gelince de; annesi babası boşanmış kızımız ve tabir-i caizse ortada kalmış, bir oraya bir buraya çekiştirilirken yaşadığı olaylar anlatılıyor. 

23 Kasım 2014 Pazar

The Children's Hour / 1961


Senaryosu vurucu bir film. İzlerken o dönemlere sövüyorsunuz. Ve daha çoğuna. Yüzlerce yıldır kadınların aşağılanması, yok sayılması, sadece soyun devamı için bir araç olarak görülmesi ve de daha bir çoğu. Bununla birlikte cinsel eğilimlerin farklı olmasına karşı duyulan büyük günah anlayışı ve bu durumda olan bu kişilerin ayıplanıp hor görülmesi, yargılanması çok çok eski zamana dayanmıyor. Hatta yüzyıllar öncesinde böyleleri cezalandırılıyordu da üstelik. 30 yıllık 20 yıllık bir yolculuk henüz bu. 1970'lerde Amerikan Psikiyatri Derneği eşcinselliğin hastalık olmadığına karar veriyor ve listeden çıkartıyor. Aynı şekilde 1990 yılında Dünya Sağlık Örgütü de hastalıktan çıkartıyor. Demek ki hasta olan eşcinseller değil, bu kültürü yaratan toplummuş. Ardından Feminizm akımları yoğun bir şekilde boy gösteriyor meydanlarda.

En azından artık bazı tabuların yıkıldığını var sayarsak şu an bazı ülkelerde kanunların eşcinsellere evlilik hakkı da vermesi hala vermeyen ülkelere göre büyük bir örnek.

Belki konuyu biraz saptıracağım ama; eşcinselliğe homofobik olarak yaklaşan Türk toplumu da hala ironik şekilde akraba evliliğine/ensest ilişkiye karşı çıkmıyor. Hastalık olarak bunun listeye alınıp araştırılması gerek bana göre. Yüzyıllar öncesini geçtim de hala bunların uygulanıyor olması benim rahatsız olduğum nokta.

Bu kadar yazımdan sonra filmin konusu sanırım anlaşılmıştır. Yaramaz, şımarık bir kızın söylediği bir söz bu iki tatlı karakterimizin dünyasını paramparça ediyor. Oyunculukları soracak olursanız idare eder diyebilirim. Bazı yerlerde duyguları aktarmada eksiklik vardı malesef. Ama film, senaryo olarak harikaydı. 

Sabrina / 1954


Bana göre filme ait güzel vurucu bir cümle olmadığı için alıntı yapamadan başlıyorum malesef. Filmi de Audrey için izledim ki içinde Audrey olan her şeyi izlerim fakat bu filmi beğenemedim. Audrey'in oynadığı karakter saçma bir karakterdi. Oyunculuk desen o dönemleri izlerken zaten büyük beklenti içinde olmuyorum ama bu filmde de hiçbir şey yoktu. İzlerken epey sıkıldım. Sırf sonunu merak ettiğimden izledim. Fakat bir tek şey var ki o da Audrey'in el yazısı ve Fransızca aksanı. Hayran kaldım tabi ki de. Beni bile eritti izlerken.

Cağnım Audrey'im

8 Kasım 2014 Cumartesi

26Ekim


Bunun gibi pek çok yazım yayınlanmayı bekliyor. Bunu da daha fazla bekletmeyeyim bari.

Facebook falan olmayınca kutlama mesajları da yok tabii. Annem, kız kardeşim, 1 kuzenim ve sevdiceğim dışında. Babam bile kutlu olsun demedi ki, neyi bekliyorsam..

Hayat bana hep lay lay. Hiç güleceğim yoktu. 

23 Ağustos 2014 Cumartesi

Miss Potter / 2006



"Bir hikayenin ilk birkaç kelimesini yazmakla ilgili müthiş bir şey vardır. Sizi nereye götüreceklerini asla bilemezsiniz."

Aynı anda hüznü ve mutluluğu duyduğum harika olan bu film için diyecek pek bir şeyim yok açıkçası. Üstüne bir de gerçek hayat hikayesi eklenince beni gerçekten fazlasıyla etkiliyor. Bu Dünya'dan böylesine eşsiz insanların geçmiş olduğunu görmek mutluluk verici.

Belki ben de hayalini kurduğum şeyi gerçekleştirebilirim güzel bir günde; fakat yeteneğimi körelttim ne yazık ki.

Yine de yazılan kelimeler gibi, geleceğin de bizi nereye götüreceğini asla bilemeyiz.

20 Haziran 2014 Cuma

"Öylesine yani, birdenbire"

Jehan Barbur / Sarı

"Sıkılıvermişim derinden zahir."

25 Mayıs 2014 Pazar

Beauty and The Beast/ The Phantom of The Opera

Zorlu Center'da olacak olan operalar mailime gelince hem mutlu oldum hem üzüldüm. Çünkü ilk olarak gidemeyecek olmayı düşündüm her zamanki gibi. Heveslenip üzülünce daha fena oluyor zira. Oysa tarihlerine bakınca daha çok zamanı olduğunu gördüm. Eh, kim öle kim kala dedim o tarihleri görünce de. Fakat Phantom of the opera beni içten içe çok etkileyen bir operaydı. 2004 yapımı filmini ilk izlediğimde hayran kalmıştım ve o zamandan beri operasını canlı izleyebilme imkanımın olmasını çok istemiştim. Sonra hayatımda yer etmesinin bir başka tatlı ve harika anısı vardır ki o da, Phantom of the opera parçasını ilk defa biricik sevdiceğimin kulaklarıma söylemiş olmasıdır. Tüm parçayı öyle güzel söylemişti ki, hiç yerimden kıpırdamadan dinlemiştim onu. Sahneye çıkıp söylese olur yani. O derece. Bu tatlı anıdan sonra gelelim şu harika operaların tarihlerine;

Beauty and the Beast 8-19 Ekim 2014
The Phantom of the Opera 7-26 Nisan 2015

Bu da sitenin linki. Şöyle buyrun.

Şöyle de bir kampanyaları var ki o yüzden bu kadar erkenden mailime geldi bildirimi: 15 Haziran 2014'e kadar her iki operadan da bilet alırsanız %10 indirim. Birini alırsanız %5 indirim oluyormuş. Ama ben güldüm buna tabii.

Sevgiyle kalın. :)

23 Mart 2014 Pazar

Bazı insanlar zehirdir size. En ağır uyuşturucudan daha da kötüdür. Fark edemezsiniz. Nasıl zehirlendiğinizi anlayamazsınız. Anlasanız bile aklınız ermez çünkü bilincinizi, ruhunuzu zehirler. Elinizi ayağınızı bağlatır, ağzınızı bağlatır bir şey yapamaz hale getirip söylemeyeceğiniz, asla yapmayacağınız şeyleri yapar bulursunuz kendinizi. Çırpınırsınız kurtulmak için, nasıl çırpındığınızı bilemezsiniz. 

Sonrası ne mi? 
Ruhun pişmanlığı.
En acısı da budur çünkü başınızı öne eğmek zorunda kalırsınız. 

Zaman ilacına tutunursunuz yine iyileşebilmek için. 
Gözyaşları da rahatlatabilmek için ruhu. 

Yazmak gerekiyor.

Sonsuzluğa erişebilmek için mi tüm bunlar? Bilge olabilmek için mi? Öldürmeyen acı güçlendirir mi gerçekten?