30 Haziran 2011 Perşembe

Pillow Talk/1959




Brad Allen/Rex Stetson: Never drink anything stronger than you are. Or older.

My Fair Lady/1964




Audrey bu filmde harika bir performans sergilemiş. Nedense onun oynadığı filmleri izledikçe ona olan hayranlığım daha da artıyor. Bu kadın bir harika. Neyse, müzikal de pek güzel. Çiçekçi bir kızın, bir prensese dönüşme hikayesi anlatılıyor.

Colonel Hugh Pickering: Are you a man of good character where women are concerned?
Professor Henry Higgins: Have you ever met a man of good character where women are concerned?
Colonel Hugh Pickering: Yes, very frequently.
Professor Henry Higgins: Well, I haven't. I find that the moment a woman makes friends with me she becomes jealous, exacting, suspicious, and a damn nuisance. And I find that the moment I make friends with a woman I become selfish and tyrannical. So here I am, a confirmed old bachelor and likely to remain so.

The Seven Year Itch/1955




Tadı, zevki damağımda kalmış bir komedi filmi bu. Arayı çok açmadan tekrar izlemek istediğim bir film. Film boyunca beni gülümseten ve bittiğinde yüzümde şapşal bir gülümseme bırakan paranoyak bir film.

Tom MacKenzie: What blonde in the kitchen?
Richard Sherman: Wouldn't you like to know! Maybe it's Marilyn Monroe!


The Girl/Marilyn: Maybe if I took the little fan, put it in the icebox, then left the icebox door open, then left the bedroom door open, and soak the sheets and pillowcase in ice water... no, that's too icky!

Richard Sherman: 'What happened at the office? Well, I shot Mr. Brady in the head, made violent love to Miss Morris and set fire to three hundred thousand copies of Little Women. That's what happened at the office.' What *can* happen at the office?

Ah, izlerken daha fazla replik not etmem gerekirdi.

Funny Face/1957




Bu film için harika bir müzikal desem yeterli olur. Başka birşey anlatmaya gerek yok zannımca.

Dick Avery: When I'm done, you'll look like. What do you call beautiful? A tree. You'll look like a tree.

Roman Holiday/1953




Eğer siyah-beyaz filmleri sevmiyorsanız, üstüne üstlük uzun filmlerden sıkılıyorsanız bu filme hiç bulaşmayın derim zira bu film bir klasik, siyah-beyaz ve de uzun bir film.

Princess Ann: Is this the elevator?
Joe Bradley: This is my ROOM!


Bu da filmde en çok gülmeme sebep olan replik. Bir de pek sevimli olan bir sahne vardı ki ona da ayrı gülmüştüm. İzleyeceklere şöyle diyeyim; Bradley'nin odasına çıkılan merdiven sahnesi.

Great Expectations /1998




Charles Dickens'in çok sevdiğim Büyük Umutlar romanından uyarlanmış olan bu filmden beklediğim zevki yaşayamadım. Zaten olaylar filmin çekildiği tarihte geçiyor ki bu beni asıl hüsrana uğratan bir durum. Ama bu romanın daha başka, birçok uyarlaması da mevcut. Gwyneth'i ya da De Niro'yu seviyorsanız izleyebilirsiniz ama onun dışında bu filmin pek matah birşey olduğunu üzülerek olmadığını söylemek istiyorum. Ben böyle filmlere kitap uyarlaması değil, kitaptan esinlenilmiş filmler olarak adlandırıyorum. Bu da böyle bir filmdi işte.

Filmde aklımda yer edecek bir replik de bulamadım.

Ama romanı okumadıysanız hala, mutlaka okuyun.

27 Haziran 2011 Pazartesi

Hediye hesabı..

Oysaki bunları hediye edecek bir babayiğit olaydı ben mutlu, pek mutlu bir insan olacaktım. Ah, daha niceleri ModCloth isimli bu güzide sitede mevcut.

Oy şu ayakkabılar! Tam da aşık olunasılar!












Sabah


Geceyarısı uykuya doyup uyanıvermesi sık sık başına gelen birşeydi. Sadece bu sefer yatakta sıkıla sıkıla dönüp durmak istememişti. Kitap da okuyası yoktu ya en iyisi kalkıp film izlemek olacaktı. Aylar önce yarım bıraktığı filme kaldığı yerden devam etmeye karar verdi.

Keyifsiz bir şekilde kuruldu koltuğuna. Herkes uykudayken o kalkıp film izliyordu gecenin karanlığında. Nedense geceleri severdi. Kendisiyle başbaşa kalır ve onu rahatsız edecek yahut yapılacak gündelik işleri ortadan kalkmış olurdu. Böyle zamanlarda kendini kitabına gömerdi veya film izlerdi. Öyle ya yapılacak başka nesi olurdu? Gecelere akmazdı, geceler ona akardı. Bir de şu yıldızlar görünebilseydi ya.

Geceyi sevdiği kadar gün doğuşunu da pek severdi. Güneş hafiften gökyüzünü aydınlatmaya başlarken oluşan o temiz havanın kokusunu içine çekmeyi ihmal etmezdi böyle kaldığı gecelerde. Asıl böyle zamanlarda dışarda olup gezebilme hayaleri kurardı. Fakat bu sefer de pencere kenarından havayı içine çekip yatağına dönmeyi düşündü.

Ah, bu sessizlik, bu temizlik, bu yumuşak gün doğumu. Doğanın uyanışı ne de güzel oluyordu.

Fakat o sabah nahoş bir durum olmuştu ve bu onu hayli üzmüştü. Ah İstanbul, bunu da yaptın diye iç geçirdi yüzünü ekşiterek. Gün içinde iğrendiği hava sabahına da karışmıştı artık. Bir sabahı vardı onu da elinden almıtı şu koca ışıl ışıl kent. Çektiği havayı çarçabuk geri verip ekşiyen yüzle bir çırpıda içeriye geri döndü. Ah kahpe kent, tek sevdiği şeyi de elinden alıvermişti.

Odasına vardığı vakit son bir kez daha pencere kenarından bakmak için perdeyi aralamıştı da gördüğü kuru kuru binalar keyfini kaçırmıştı. Yıllarca gördüğü binalara şimdi daha bir nefretle baktı. Artık sabah kokusu da yok olmuştu. Perdeleri hızlıca kapayıp yatağına gömülüp çarçabuk uykuya dalıverdi.

Doğa uyanırken o kendi doğasına gömülüp uyuklamayı tercih etmişti.

Monte Kristo Kontu/ Alexandre Dumas


Bu kitabı büyük bir merak ve heyecanla okumaya başlamıştım. Bi kere kitabı uzun zamandır merak ediyordum ve elimdeki kitap 1962 basımdı. işte bu daha da güzeldi. Ayrı bir kokusu vardı, kalın cildi, sararmış kalın yaprakları vardı. Ah bu kitabı nasıl okuyacağım minicik de yazmışlar diye dşünürken kitabı nasıl bitirdiğimi hatırlamıyorum. Fakat bir kusuru var. tek bir kusuru. Finali daha vurucu bekliyordum. Bu beklenti içinde olduğum için hüsrana uğradım. Kimisi çıkıp daha ne olsun diyebilir ama sanki çok çabuk bitti gibi geldi.

Kitap hakkında uzunca birşeyler karalanmış olan bir blog buldum bunu da ayriyetten eklemek istedim. işte bu da linki: tıklamanız yeterli.

"- Nefretin gözü kör, hırs baldan tatlıdır. İntikam arayan, zehiri kendisi de içmek tehlikesi ile karşı karşıyadır. /Franz d'Epinay
- Eğer fakir ve aptalsa evet. Zengin ve akıllı ise, değil./Monte Kristo


Bu kitaptaki en harika diyalogtu.

21 Haziran 2011 Salı

Kendine İyi Bak

” kendine iyi bak.! ” bir veda değil elveda cümlesidir çoğu zaman. o üç kelimeden çok daha fazlasını gizler içinde.

” kendine iyi bak.! çünkü bundan sonra ben yanında olmayacağım, olamayacağım. istesem de istemesem de. Sevdim seni bir zamanlar , hala seviyorum ve benden sonra da mutlu olmanı istiyorum. olurda bir gün dönersem seni iyi bulmak istiyorum.! ”

” kendine iyi bak.! çünkü bundan sonra kendinden başkası olmayacak yanında sana bakacak. ben olmayacağım.

kendine iyi bak ve beni düşünme. çünkü ben de seni düşünmeyeceğim artık. arama sakın beni, yazma, çünkü ben yazmayacağım.!

sil beni yüreğinden, çünkü ben sileceğim. fakat, yaşanılan, paylaşılan güzel şeyler hatırına sana yürekten mutluluklar diliyorum. ve ben bir daha dönmemek üzere gidiyorum.! ”

” kendine iyi bak. aramızda geçen her şeye rağmen benden sonra iyi olduğunu bilmeyi tercih ederim. aslında bilmem çok önemli değil, iyi olduğunu varsayacağım ben.
seni bir daha asla görmemek üzere gidiyorum ben, seni kendinle baş başa, yapayalnız bırakıyorum ben. biliyorum kendini bırakacaksın benden sonra, o yüzden iyi bak diyorum. aslına bakarsan, çok da fazla umursamıyorum.! ”

” kendine iyi bak , derler ve giderler. tutkuyla sevenler, bazen birden fazla söylerler bunu. çünkü onları ayırmak, eti tırnaktan ayırmak gibidir. kolay kolay kopamaz onlar, süreç çok acı vericidir, yürek parçalayıcıdır. her seferinde azalan umutlarla geri döner ve yine ‘ kendine iyi bak ‘ gözleriyle ayrılırlar.
ta ki umut da, sevgi de tükeninceye kadar… ta ki son elveda mezar sessizliğine bürününceye kadar.! ”

tutkunun ötesinde sevenler, bir kez ‘ kendine iyi bak ‘ derler ve giderler. onlar eti tırnaktan ayırmak yerine ölümü yeğlerler. onlar bu acıyı bir kereden fazla kaldıramayacaklarını bilirler.

kendine iyi bak, derler ve giderler.
bu sözlerin içinde ihanet yok, hiçbir zaman olamaz derler ve giderler.

en büyük ihanet değil midir aslında seni seveni, ihtiyacı olanı yüzüstü bırakıp gitmek.

kendine iyi bak, derler ve giderler.
seni suskunluğa mahkum edip giderler. seni parçalara ayırıp, en büyük parçayı yanlarına alıp giderler. seni senden alıp giderler. daha kötüsü suçlayamazsın onları tüm bunlar için. kendine iyi bak deyip gidenin geçerli bir nedeni vardır elbet.
suçlatmazlar kendini. savaşmadıkları için kızarsın ama suçlayamazsın. savaşmışlarsa, yenildikleri için kızarsın ama suçlayamazsın. Yenildiğin için kızarsın ama suçlayamazsın.

Ayrılığın kaçınılmazlığına inandırır seni, kendine iyi bak, derler ve giderler. elinden umutlarını, düşlerini, sevgilerini alıp giderler. bir tek anıları bırakırlar geride, bir de hatırladıkça gözyaşlarına boğulasın diye unutulmayan nağmeler. arkalarına bakmadan çekip giderler eğer yalnız kalmışsan, çünkü insafsızlıklarını görmek istemezler. her şey o saniye orada bitsin, kapansın bu sayfa isterler.

‘ bitti ‘ diyemedikleri için, kendine iyi bak derler.
‘ kırıldım ve affedemiyorum ‘ diyemedikleri için kendine iyi bak derler.
‘ seni istemiyorum artık, hayatımdan çıkaracağım ama bil ki hiç unutmayacağım.! ‘ diyemedikleri için kendine iyi bak derler.
‘ biliyorum çok kanayacaksın ama daha iyisini yapamıyorum’ diyemedikleri için kendine iyi bak derler.! ‘

vicdanlarını rahatlatmak için kendine iyi bak derler, çünkü o kan uzun süre akacaktır ve o yara asla kapanmayacaktır, bilirler. kendine iyi bak bir noktadır çoğu zaman.
kendine iyi bak deme bana, sadece kötülükler noktalansın isterim ben. oysa sen iyisin…

sen gözümdeki ışık, dudağımdaki tebessüm, sen içimdeki sevinçsin. sen hayatıma renk katan, sen yüreğimdeki çarpıntı, sen hayatımdaki neşesin. sen yolumu aydınlatan, sen dert ortağım, sen gönül yoldaşım, sen bir tanesin. kendine iyi bak deme bana. nokta koyma. keşke böyle yaşanmasaydı bazı şeyler, keşke affedebilsem seni, keşke sen de affedebilsen beni.

keşke döndürebilsek zamanı geriye. keşke bugünkü aklımızla yaşasak her şeyi baştan. nafile ama yine de, gitmesen olmaz mı? bitmesek olmaz mı? sen eksikken, ben nasıl tam olurum?

senden kalan boşluğu kimlerle doldururum? savaşsak aramıza giren şeytanla olmaz mı?
hani büyük aşklar her türlü engeli aşardı, hani gerçek dostluklar her sınavı geçerdi, hani sevgi eninde sonunda kazanırdı?
hani hayatta hiç kirlenmeyecek değerler vardı?
hani en büyük zaferler, en kanlı savaşların ardından kazanılırdı?
bunların hepsi yalan mı?
sahiden, gitmesen olmaz mı? bitmesek olmaz mı?

peki o zaman… senin istedigin gibi olsun.

öyleyse sen de ” kendine iyi bak. ”

kendine iyi bak derler, kurşunu kafana sıkıp giderler.

Ömer KÖROĞLU

16 Haziran 2011 Perşembe

En sıkkın ve keyifsiz anımda beni kendime getiren bir tek şey var o da kedi. Sokakta gördüğüm her kediye gülesim geliyor hatta yanlarına gidip onları şımartasım geliyor ama yaramaz şeyler tırsak olduklarından -aslında temkinli- yanaşamıyorum ama onların o minik suratlarına bakmak sanki yüzümde anlamlandıramadıkları şeyler varmış gibi o tuhaf bakışlarına bayılıyorum. O minik kafalarda birşeyler dönüyor ama ne olduğunu anlayabilsem bir de.

Kimine göre anlamsız bendeki bu hayranlık kimine göre tuhaf ama ben bile anlayamıyorum ki bu hayranlığı. Fakat umurumda mı?! Ben çocukluğumdan beri hayvanlarla büyüdüm, benden büyük köpekleri eş yapıp dans ettim, hepsini evirip çevirip oynadım zilyon şekilde ve ben böcekler hariç -nedense dayanamıyorum onlara- diğer tüm hayvanlara hayranım. Ne olursa olsun delicesine mutlu oluyorum gördüğümde.

Veterinerlik mi okusaydım ne?

15 Haziran 2011 Çarşamba

Bazı vakitler öylesine sıkkın oluyorum ki iyice patavatsızlaşasım geliyor. İnsanın yaşadıklarından dolayı birkaç ayda değişmesi üzücü bir yerde. Fakat üzüc olduğunu düşündüğüm an durup; yoo dostum artık umursamıyorum ve umursamamak da iyi oluyormuş diyorum.

Biraz daha, sivri dilimi göstermeye ve kuyruğumu sokmaya biraz daha diyorum. Zaten yıllar yılı sabretmekten, sabretmeye çalışmaktan bi hallere düştüm. O yüzden biraz daha diyorum.

Çocuk misali, canının istemedğini zorla yaptırana banane demesi gibi işte. O yüzden, BANANE! Bundan kelli, öylece elini kolunu sallayarak benim canımı sıkmak yok.

Kelime oyunları beni kandırmıyordu. O yüzden o küçük iyi niyetli görünen kelime oyunlu laflar beni etkileyemez. Yarası olan gocunsun artık.

Banane işte.

6 Haziran 2011 Pazartesi

Bir Sazan

Sevgili Sazan,

Aslında buraya yazıp yazmamak arasında ikilemde kalmıştım fakat gördüğün gibi yazımı okuyorsun. Sen bu yazımı okurken ben.. Hmm.. Ben o sırada Allah bilir ne yapıyor olacağım. Kader, kısmet, hayat. Bilirsin işte. Her neyse, ciddiyetimi geri çağırıp, biraz salya sümük olmana sebep verecek birkaç özel cümleler bulmaya gidiyorum.

...

Terbiyesiz Ciddiyetim benimle pazarlığa girişti, tekme tokat girişip çirkefleyim dedim ama bunun bir hanıma yakışmayacağı sesi o anda beynimin en derin yerlerinden kulaklarıma kadar geldi ve bu tutumda bulunmaktan kıl payı kurtuldum ve en asil yürüyüşümü yapıp geri döndüm. Ama bilmeni isterim ki çok edepsiz bu Ciddiyet. Öyle böyle değil. Hiç hanım değil yani yakıştıramadım onun bu tutumuna. Daha da istemem onu. Terk-i diyar etmesini isteyeceğim. Sinirlendim. Kendim deneyeyim bakalım. Neyse

Güzel insan Sazan,

Senin hakkındaki düşüncelerimi, duygularımı aslında pekala biliyorsun, bu yüzden sana bunları burda tekrar anlatma gereği duymuyorum. Fakat yaşadığın bir şeyin sanırım seni mutlu ettiği kadar -aslında senin kadar mutlu olamam belki ama yine de- beni de mutlu ettiğini bilmeni istiyorum. Beklediğim fakat çok da ani bulduğum o kararı ilk duyduğumdaki tepkime ben bile şaşırmıştım. Evet, bir kıskançlık seline tutulduğumu fark ettim o an. Önceleri hep ilk çocuğa duyulan o ilginin zamanla yeni gelen kardeşe yoğunlaşması gibi bir kıskançlıktı benimkisi. Öyle ki, gerçek anlamda böyle bir kıskançlığı hiç yaşamamıştım, aksine kardeşim bu kıskançlık içinde olmuştu nedensizce. Sanırım küçük olmayı gururna yediremeyen bir kardeşim vardı. Neyse. Sanırım demek istediğim şeyi çok iyi anladın Sazan'ım. Sen ablamdın ve ben bu ablamın gidecek olmasına üzülmüştüm. Aslında gitmeyecektin, sadece mesafe uzayacaktı ve bu çok üzücü gelmişti bana. Fakat bu tutumdan çabuk silkeledim kendimi ve senin yaşayabileceğin o mutluğu ben de yaşamak istedim içimde. Çünkü gözlerinde görmüştüm bunu ve konuşurken, aslında nasıl da için sızlıyordu, yalvarıyordun sanki ve bu durum beni etkilemişti yaşadığım o şeyden sonra. Çünkü artık daha çok bilincindeydim bu işin ve senin daha bilmediğim ve gömmüş olduğun yüreğini sızlatan acılarının tekrar deşilmesinden korkmuştum. Fakat o saniyeler içinde sana dediğim şeyi de hatırlıyor musun? O zaman bana da hatırlat çünkü hatırlamıyorum, ne demiştim sana sahi? :) Hmm sanırım 'olmaz herhalde, yapmaz, bence yapmaz, inşallah iyi olur' muydu? Değil miydi? Neyse.

Sen yazarken, nazara gelmenden korktum ve keşke yazmasan dedim. Ama mutluluk paylaşıldıkça çoğalıyordu değil mi? Yazsın dedim sonra. Yazsın ve onca insanın güzel duasını alsın ve korunsun dedim. Ben sessizce takip etmeyi yeğliyorum seni. Çünkü bazen dilim varmıyor diyeceklerime. Ya da elim gitmiyor işte. Fakat şimdi burada kendi yerimde açıkça döküyorum içimi. Bir yoruma sığamayacak kadar çok ve bir maile gizlenip diğer maillerin arasında kaybolmasına göz yumamayacağım şeyleri buraya dökmem bu yüzden. Belki mektup olarak saklamak istersin diye kağıda da dökebilirim. Mektupları severim çünkü.

Bazı zamanlar iyi dileklerimi sunmaktan öyle aciz oluyorum ki nedenini anlayamıyorum. Sahi neden? Bu yüzden nasıl olur da tebriklerimi sunmamış olduğuma şaşırma.

İstediğin bütün iyi dilekler benden sana gelsin Sazan'ım. Ne ben tek tek sıralayayım, ne de sen tek tek dile. İstedikçe gelsin iyi dileklerim sana.

Ve son olarak,

İnsan balıklama dalmalı içine hayatın
Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına


Salya sümük oldun mu? Sanırım ben oldum. Çok pis.

Seni seven Azura'n!
'Sabah güneşi gibi olmanı isterdim. Her gün yeni bir umutla doğan, günümü aydınlatan, içimi ısıtan o taptaze sabah güneşi gibi olmanı.'

Açık pencereden usulca süzülen hafif bir rüzgar saçlarını uçuşturmuştu belli belirsiz. Omuzlarına dökülen bebek yumuşaklığında olan saçlarına hayranlıkla bakarak boynuna düşüşünu izlemişti. Güneş saçlarına akıyordu ve onların bir ipek gibi parıldamasını sağlıyordu. Belli belirsiz nefes alışlarını severdi onun. Bazen tedirginlikle gece uykusundan uyanır ve onun nefes alıp almadığından iyice emin olana dek uykusuna geri yatmazdı. Arada derin nefesler alıyordu işte o zaman anlıyordu bebek gibi uyuduğunu.

Saçları bebek gibi yumuşaktı, nefesi bebek gibi sessizdi, gözleri bebek gibi meraklıydı. Bazı geceler böyle düşünce içine girdiğinde onun koca bir bebek olma ihtimali ile yüzüne kocaman bir tebessüm konduruyordu. Hatta zaman zaman 'ah seni koca bebek' diye onu pek şımarttığı da oluyordu.

Sabahın o en güzel saatinde güneş yine ufaktan kendini gösteriyordu ve o bu geçmişi düşünerek uyanmıştı yine. Sıcak ışınlarını aynı yere yine veriyordu ve o her defasında anısını tazeliyordu.

Nerdeydi o koca bebek şimdi?

Ellerine ter basıyordu sürekli, sanki başka saçları okşayamamak adına.

Evine sinmiş kokusu da yok olmuştu artık. Anı olsun diye bıraktığı birkaç parça şey dışında ona dair birşey kalmamıştı.

Fakat nedensizce güçlüydü ve içine akıtmayı başarmıştı tüm gözyaşlarını. Bu yüzden etrafındakiler ona 'güçlü kadınsın ama kim olursa olsun bu kederden yıpranırdı fakat sen soğuk bir taş gibiydin her daim' şeklinde saçmaca bulduğu lafları işitmekten kurtulamamıştı. Onlar deştikçe yüreğindeki delik artıyordu fakat o kendini koyvermemeye kararalıydı. Çünkü giderken 'güçlü olmanı istiyorum' demişti. O da aynen bunu yapmaya çalışıyordu.

Ah, yok artık koca bebek, öyle ya toprak olmuştu.

Ona ait bırakmış olduğu en büyük anı ise bir kağıt parçasından ibaretti. Her gece titrek ellerine alıp okuduğu o kağıdın gün be gün sararmış oluşunu gördükçe zamanın ne kadar da çok ve çabuk geçtiğinin bir kanıtıydı. Zamanında yaşamış oldukları bir kederden kurtarmıştı onları bu kağıt parçası. İşte her gece bu kağıt parçasında yazan 2 cümleyi okuyup gecenin karanlığında uykusuna dalıyordu yanında hala onu hayal ederek. Yine sabah olacaktı ve aynı şeyler yine tekrarlanacaktı.

Güneş yüzüne vuracaktı ve rüzgar usulca saçlarını okşayacaktı saçları oynaşacak ve o bu saçları okşayacaktı. O uyanacak ve bebek gözlerle ona bakacaktı, tebessümü yüzünü aydınlatacak ve yavaşça mahmurluğu kalkacaktı o zaman da ona sarılacak ve '5 dakika daha' diyerek mızmızlık yapacaktı.

Yine böyle bir günün hayali içinde okuduğu kağıdı komidinin üzerine bıraktı ve usulca kendini uykunun kollarına bıraktı.

'Sabah güneşi gibi olmanı isterdim. Her gün yeni bir umutla doğan, günümü aydınlatan, içimi ısıtan o taptaze sabah güneşi gibi olmanı.'

2 Haziran 2011 Perşembe

Yaşamın Ucuna Yolculuk

Yaşamın daha doğrusu yaşamın ortasında, tüm özlemlerimin doyumsuz kaldığını nasıl da algılıyorum. Ama artık yorulmaksızın aramak yok. Aranan yaşantılar arandı. Yaşandı. Bir kısmı gömüldü. Yeniden toprak oldu. Canlılıklarını duyduğum, canlılıklarını birlikte bölüştüğüm birtakım insanlar gitti. Onlar adına, onları da özlemek, onlar için... özlemek, onlar için de sevmek. İnsan yaşamının mutlak en önemli olgusu sevilen bir insanı özlemek, istemek. Onun yanındayken de özlemek, istemek. Oysa yaşam genellikle insanın bir başına kalması. Uykuda. Uykuyu araken. Derin uykuların ötesinde bile zaman zaman düşünde sezinlemiyor mu insan bir başınalığın çaresizliğini?

Yollarda. Okurken. Pencereden caddelere bakarken. Giyinirken. Soyunurken. Herhangi bir kahvenin içinde oturan insanlara gelişigüzel bakarken. Hiç bir şey aramazken. Herhangi bir kahvede oturan insanları görmezken, başka olgular düşünürken. Yosun kokusunu yeniden duymaya çalışırken, bir kavşakta karşıdan karşıya geçerken, arabalar dünyasında yaşadığını son anda algılarken, büyük bir bulvarın tüm kahvelerinde oturanlardan hiç birini tanımazken, bir mağazadan gelişigüzel yiyecek seçerken, ya da bir satıcıdan herhangi bir malı isterken, aynı anda özlem ve yalnızlıkları düşünürken, gidenleri, gelenleri, bölünenleri, ölenleri, doğanları, büyüyenleri, yaşamak isteyenleri, yaşamak istemeyenleri özlerken, severken, sevilirken, sevişirken, hep yalnız değil miyiz?


Tezer ÖZLÜ