25 Temmuz 2011 Pazartesi

Cami Avlusu

Evde oturmaktan sıkılıp ve aslında hazırda bulundurmak istediği yeni bir kitap alma bahanesiyle kendisini dışarı atmaya karar vermişti. Havanın sıkıcılığından bıkmış fakat içinde tuhaf bir coşkuyla adımlarını peşisıra atmaktan zevk alıyordu.

Kitapçılarda oyalanmaktan zevk alırdı ve sahibin ikram ettiği çayı ağır yudumlarla zevkle içmeye koyuldu. Bir yandan bakınıyor, iki sohbet ediyor ve çayıyla haşır neşir oluyordu. Almaya karar verdiği kitabı da elinden bırakmıyordu. bardağın dibinde birikmiş olan ufak çay yapraklarından hoşlanmıyordu neden sanki iyice süzülmüyordu. Öyle olsaydı çayın dibini bırakmak zorunda kalmazdı. Tuhaf bir şekilde bardakların dibinde birşey bırakmaktan hoşlanmıyordu. Çayı bitince kitapçıdan zevkle dışarı attı kendini.

Saatçi dükkanının önünden geçerken aniden içeriye göz atıvermişti. O saniyelik anda yerinde oturup gazete okuyan o yaşlı adamla göz göze gelmişlerdi ve o sanki birşey söyleyecek gibi olduğunu görünce beyni hızlı bir şekilde onunla sohbet etme isteği duyup içeri girmesini istemişti fakat aynı hızda çekinip bu fikirden vazgeçirmişti. Ani bir bocalamayla adımlarını karışır gibi hissetti. Keyfinin o anda kaçtığını hissetti. Neden içeri girip öylece oturup sohbet etmemişti ki onunla? Ne vardı, ne derdi önemli miydi ki? Sadece ikisi belki de mutlu olacaklardı ve memnun bir şekilde birbirlerinden ayrılacaklardı. Bunu bilemiyordu şimdi. Nasıl olacağını da hiç bilemeyecekti. Beyni bocalıyordu ve sürekli fikir değiştiriyordu. Bu da ona hayli sıkıntı veriyordu.

Eve kadar hayli sıkıntılı bir yol yürüdü. Kendini hayal kırıklığı ve yalnızlık içinde buldu. Yaklaştığı sırada cami avlusunda bulunan banklara attı kendini. Gölgelik olması onu cezbetmişti ve oturmak, o sakin yerde dinlenmek istemişti. Birkaç ufak çocuk arada gelip bisikletleriyle gelip geçiyorlardı, üç beş de yetişkin. o cami avlusunda hissettiği yalnızlık daha da çoğaldı ve kederlenmesine neden oldu. Öylece ağlama isteği duydu. Gözlüklerinin arkasına gizlenmiş gözlerinden yaşlar öylece akmaya başlamışlardı bile. Önce bir damla düşüverdi kucağına sonra öteki süzüldü yanağından ılıkça ve arkasından daha çok ve büyükleri yuvarlandı. O yanaklarındakilerini sildikçe daha da akmalarına engel olamıyordu. Öylece bulanık gözlerle etrafına bakıyordu. Yıllardır yaşadığı mahalle, şu cami, şu ağaçlar, şu binalar. Birkaç değişiklik dışında hep aynıydı. Mahallesi hiç zevk vermiyordu ona belki de zevk almak için çabalamadığındandı. fakat ne olursa olsun zevk alamıyordu. Bir süre çığlık çığlığa ağlamak istedi eğer bir çocuk gelip de yanına sokulup neden ağladığını soracak olsaydı "düştüğüm için" diyecekti. Fakat öyle birşey olmadı, sadece ordan geçerken ya da beklerken ona bakan iki küçük gözler vardı. Meraklı gözler utangaç bir şekilde ona yönleniyorlardı arada. Oynayacak kimsesi olmadığı için belki de üzülmüşlerdi çünkü orda tek başına kederli bir şekilde oturuyordu.

Ordan daha yorgun bir şekilde yola koyulduğu vakit dedesini düşünüyordu. Keşke yanında olsaydı da eve gittiğinde yüzüne, ellerine öpücükler kondurup gıdısıyla oynasaydı da onu eğlendirebilseydi ve onun güzel gülücüklerini işitebilseydi.

Keşke herkesi memnun edebilseydi diye sürekli düşünmek de onu yıpratıyordu. Keşke kendisini de memnun edebilmeyi bilebilseydi.

Eve vardığında yine sessizliğine gömüldü.

1 yıl 5 ay olmuştu.

Kitap, dinlemek, susmak ve susmak

Yürüyordu. Elinde kitapla. Yalnız değildi. O da peşisıra yürüyordu onunla. Hava sıcak fakat esen ılık rüzgarla sevimli oluyordu sıcaklık. Etraf kalabalık. Bazen çok, bazen az.

Yürüyorlardı. O elinde kitapla. O da yanında sadece dinliyordu kitaptaki sözlerin ağzından çıkmasını. Ağır yürüyorlardı. Elinde kitap okuyordu.

"Duydun mu bay Bennet, şekerim," dedi eşi bir gün, "Nethirfield korusu nihayet tutulmuş." Bay Bennet duymadığını söyledi. "ama tutulmuş", diye devam etti eşi; "bayan Long az önce buradaydı, bana herşeyi anlattı." Bay Bennet cevap vermedi. "kim almış merak etmiyor musun?" diye haykırdı karısı sabırsızca. "Söylemek istiyorsan itiraz etmem."

Gülerek yürüyorlardı.
Kitabın kapağını kapattığı sırada oturmaya karar verdiler. Yüzlerinde tebessümle suspus oturuyorlardı şimdi de. Bir iki şey yiyip içtiler ve birkaç sohbetten sonra yine kitabı okumasını istedi ondan. Onun da gözleri ışıl ışıl parıldayıp ağzı genişledi ve eliyle saçlarını arkaya atıp hınzır bir tavırla kitabı eline alıp kaldığı yerden devam etti.

"Bay Bennet, kendi çocuklarını nasıl böyle aşağılayabiliyorsun? canımı sıkmaktan zevk alıyorsun. Zavallı sinirlerime hiç acıman yok."
"Beni yanlış anladın hayatım. Sinirlerine büyük saygım var. Sinirlerin benim eski dostum. En az 20 yıldır ısrarla sinirlerinden bahsetmeni dinliyorum."


O okuyordu, öteki dinliyordu. Çevrede oturanlar dinliyorlardı, kitabı, yazarı seven bile çıkmıştı ve böyle bir sevimliliğe rast gelmesine hayli sevinmişti. Dinliyorlardı hepsi birden. Hepsi memnun. O memnun, şu memnun.

"Valla, bay Bennet," diyordu, "Charlotte Lucas'ın bu evin hanımı olacağını düşünmek çok zor geliyor; bana evimi zorla ona verdirteceklerini, onun gelip benim yerimi alacağını düşünmek, çok zor geliyor."
"Hayatım böyle kederli düşüncelere kapılma. Daha iyi şeyler umut edelim. Mesela kendimize bir iyilik yapıp, hayatta kalanın ben olacağımı düşünelim."


Kitap okumak onunla birlikte yapmaktan en çok hoşlandığı şeydi ve onun da onu dinlemesi.

Susmak, susmak da onların yüreğini kabartıyordu. Konuşulacak şeyleri konuşup bir an önce birlikte susabilme hayali içinde birlikte oluyorlardı.

421 sayfa dolusu onu zevkle dinleyecekti nasılsa.

24 Temmuz 2011 Pazar

Must Love Cats/Animal Planet




must love cats

Bu programa bayılıyorum. Ve internet sitesinde takılmak beni mutlu etti, iyi etti. Bi tane de John Fulton bulmam gerek.

Bu da New Mexico'daki Kedicik şehri! Sanırım oraya gitmek için artık bir bahanem var. Yaşasın! http://www.kittycitynm.com/

21 Temmuz 2011 Perşembe

18 Temmuz 2011 Pazartesi

Harry Potter and the deathly hallows / part2




Pek hüzünlü bir bölümdü. Sanki bitmeyecekmiş de J.K Rowling sürekli yazacakmış gibi geliyordu. Yıllarca süren diziler gibi olacaktı sanki Takip ettiğim bir seri değildi, kitaplarını da okumamıştım hiç ve birkaç günde kuzenim gelip hepsini izlettirdi bana. Oysa ilk bölüm çıktığında fantastik filmlerden hoşlanmadığım için sevmemiştim, bu yüzden de hiç izlemeye yananmamıştım bu zaman kadar. Ama olsun taze taze son bölüme gidip izledim. Fakat beklediğim bi finalle karşılaşmamak üzdü beni. Aldığım duyuma göre son kitap da diğer kitaplara nazaran daha sönükmüş. Belli ki Rowling sıkılmış yazmaktan ve çabuk bitreyim de kurtulayım kafasındaymış. Film için David Yates'in daha iyi şeyler yapmasını beklerdim. Film çok çabuk bitti, kapışma çok çabuk bitti. Daha heyecanlı olmalıydı, bizler sonunu her ne kadar bilsek de o sahneleri izlerken nefeslerimizi tutmalı aynı şekilde şatodakilerin de nefeslerini tutmasını beklerdim. Hele hele Voldemort'dan çıkan o sesler yüzünden film boyunca kıs kıs güldüm. Nasıl eğlenceli bir karaktersin sen Voldemort! Her neyse, benim takıldığım final kısmıydı. Kapışma daha iyi olmalıydı ve eminim ki çok kişi tarafından da eleştirilecek bir kısım bu. Bunun dışında, büyüler ve seriler bir harika!


Lord Voldemort: Harry Potter, the boy who lived... come to die. Avada Kedavra!

17 Temmuz 2011 Pazar

Sylvia/2003




Sylvia Plath'in son birkaç senesini anlatan hoş bir film. Ender şiirler beni etkileyebildiği için Sylvia'nın yazdığı şiirler pek ilgimi çekmemişti. belki de umarsız olduğum zamanda okumuştum çoğunu fakat şiir zordur. Herkes sevemez ve herkes anlayamaz arka arkaya anlamlı akan o dizelerin anlamını. Şiir zordur dedim ya Sylvia kendisini anlatıyordu şiirlerinde bu yüzden onu anlamak zordur tanımayanlar için tanımak için özel birşey sarfetmeyenler için ya da en basitinden benzer şeyler yaşamayanlar için.

Öyle işte, ölümü kendi elleriyle verdi o ve biz ne kadar okusak da anlayamayız ruhundaki eksikleri, beynindeki düşünceleri. Belki yapmasaydı bu kadar ünlü olmayacaktı. Trajik hikayeler insanların ilgisini çeker ve kişiyi popüler yapar.

Sırça Fanus'u da okusam artık.

Sylvia: Sometimes I feel like I'm not... solid. I'm hollow. There's nothing behind my eyes. I'm a negative of a person. It's as if I never - -I never thought anything. I never wrote anything. I never felt anything.

Sylvia: [to Ted] We're not even two people. Even before we met, we were just these two halves, walking around with big gaping holes in the shape like the other person. And when we found each other we were finally whole. And then it was as if we couldn't stand being happy so we ripped ourselves in half again.

16 Temmuz 2011 Cumartesi

The Ugly Truth/2009




Ah şu afişe bayıldım!

Harika bir komedi. Ve ve ve aşk olmadan hiç olur mu?

Abby Richter: Colin, why do you like me?
Colin: You're beautiful. You're smart. You never criticize. You know what?
You never try to control the situation. And I've gotta say, it's a breath of fresh air because I know so many women who are total control freaks and it's a nightmare. I just love that you're not like that.
Abby: But I am. I am just like that.

Abby: You're in love with me. Why?
Mike Chadway: Beats the shit out of me but I am.


Sanırım gerçekten seven belli oluyor ve bu filmden en sevdiğim dialog. Belki spoylır vermiş oluyorum ama zaten böyle filmlerde son belli olmaz mı? Sevginin kısa ve öz anlatımı her zaman yeterli olacaktır.

Pope Joan/2009




Papa Joan hakkında bulduğum bir bilgi bu da. Tıklayarak okuyabilirsiniz. Uzun zaman önce izlemiştim ve hayran kalmıştım bu filme. Kadınların özellikle şu an "avrupa" adı altında saydığımız ülkelerde daha fazla ezildiklerini görmek çok acı birşey.

Hmm, sanırım bloguma koyacağım ilginç yazılardan biri de kadın kahramanlar olacak. Bence çok ilginç ve eğlenceli olacak.

Bu filmi mutlaka arşivinize ekleyin.

Johanna von Ingelheim: As for will, woman should be considered superior to man for Eve ate of the apple for love of knowledge and learning, but Adam ate of it merely because she asked him.

Life as we Know it/2010




Harika bir komedi/dram filmi. Ah, şu bebeğe -bebeklere daha doğrusu çünkü üçüzler- bayılacaksınız. Bu kadar mükemmel olabilir. Böyle bir filmin setinde olmayı çok isterdim. Nasıl da zor ve eğlencelidir.

Bu afiş sizce de çok sevimli değil mi?

15 Temmuz 2011 Cuma

Gwen Cooper / Sevgi Bağı



"Cesur ve kararlı bir kedi olan Homeros'un kimi zaman neşelendirecek, kimi zaman hüzünlendirecek sevgi dolu hayat hikâyesi."

"Antik Yunan şairi Homeros gibi Gwen Cooper'ın kediciği Homeros'un da gözleri görmüyodur ancak ikisinin arasındaki tüm benzerlik bundan ibarettir. Örneğin İlyada destanının yaratıcısı Homeros'un, göbeğinin okşanmasından hoşlandığına ya da kedi Homeros'un yabancılarla anında kaynaşabilme özelliğine sahip olduğuna dair elde hiçbir kanıt yoktur. Cooper'ın hikâyesinde başrol, 3 kilo ağırlığında,4 ayaklı ve etrafındaki herkese bilgeliğiyle örnek olan bir kediye aittir.
Onun hayatı, dokuz sıradan hayata bedeldir"
-Barnes&Noble-


:)

14 Temmuz 2011 Perşembe

Sıkılmaca ve bir Doğum Günü

Bugün de bir hayli canım sıkılldı ve sıkılmaya devam ediyor. Hani kendisiyle ne yapacağını bilemeyen o ergenler misali. Havalar da pek canımı sıkıyor ya gündüzleyin yapacağım şeyleri dahi yapasım gelmiyor. Ben de boyna yattım. Bir yataktan başka yatağa geçişler yaptım. Ah, kitap dahi okuyasım yok. Herşey pek sıkıcı. Özellikle şu son zamanlarda böyle hissediyorum. Boşa vakit öldürmekten sıkılıyorum ama birşey de yapasım yok. Akşama da televizyon izleyeyim dedim, yahu bugün de hiç mi düzgün birşey olmaz şu merette?! Pes yani! En iyisi kendi filmlerime dönmek diyorum da hiç değilse şu blog'cuğuma çiziktiriveririm birkaç film.

Hazır boş bir yazı yazmışken daha işe yarar bir yazı yazayım diyorum yayınlamadan.

Efendime söyleyeyim 15 temmuz pek sevdğim bir şahsiyetin doğum yılı oluyor. Güzel anneciği bu sevdiğim güzel şahsiyeti doğurmuş ve yıllar sonra bizim karşılaşmamıza vesile olmuş. Tabi bu duruma kader mi denir bilemem fakat ben böyle kaderi seveyim. Onu da seveyim anasını da seveyim babasını da tabi. Bilirsiniz babasız olmaz.

Şimdi bu şahsihyet hakkında daha önce bir yazı yazmıştım ama bu bir doğum günü.

Sevgili Sazan'ım kutlu mutlu olsun 15 temmuz'un ve diğer tüm günlerin. Dilerim daha nice güzel yaşlar geçireceksin sevdiklerinle, seni sevenlerinle. Ah, tabi en önemlisi de sağlık. Hiç sağlık olmadan olur mu? :)

Yanında olup bu güzel günü seninle geçirmeyi gönül isterdi de gönül neleri istemiyor değil mi? Fakat olsun gönül istiyor da aslında gönül senin yanında unutma.

Bu gün için anneni de kutlamayı unutma güzel insan. Sevgili eşinle daha nice güzel kutlamalar geçirmen dileklerimle.

Hep iyi ol, iyi kal.

Sevgili Azura'n.

dipçiknot: Son dakikalar kala bu yazıyı yazmak istedim. Sanırım sabahına unutmaktan korkuyorum. :)

4 Temmuz 2011 Pazartesi

Hayatım(ız) pek kısa. Bunu günbe gün fark etmem beni yormaya başladı. Kısa olduğu herkesçe biliniyor ama fark etmek yoruyor işte.

Saniyeler dakikaları, dakikalar saatleri, saatler günleri, günler yılları kovalıyor durmaksızın. Farkına varmak hep acı veriyor hep yoruyor diyorum sürekli. Farkındalığımı da kaybetmek istemiyorum fakat bu farkındalık beni hergün yoruyor. İşte, bunun için ne gibi çareler üretmek zorundayım bulamıyorum, bilemiyorum.

Bu kısalık yarın, hatta yarından da yakın adeta. Bu kısalık da beni kederlere sürüklüyor. Hani uzunluğu değil verimliliği asıl önemli olan denir ya, işte bu da öyle birşey. Verimli olmak adına çabalamak isterken, çabalarken kısalık yüzünden elinde patlaması herşeyin.

En acısı da çevrenin buna katılmaması, seni bir başına bırakmasıdır ya, ben bunu neyleyim diyorum, ben bunu neyleyim?

Dün yaşandı ve bitti, bugünü yaşıyoruz da senin/benim için yarının olmayacağı ne malum?

Ah, insanoğlu..

1 Temmuz 2011 Cuma

Pisicik


Siz bir kediyle ne kadar içli dışlı oldunuz? Onu ne kadar sevip okşadınız veya bacaklarınızın arasında şımarmasına izin verdiniz? Bir kediyi ne kadar anlamaya çalıştınız? Hiç hayran oldunuz mu bir kediye? Defalarca şaşırarak mükemmel oluşuna. Nankör diye tabir edilen bu hayvanların aslında ne kadar karakterli yaratıklar olduğunu hiç fark edebildiniz mi? Nanköradını almasını n sebebini hiç düşündünüz mü? Taviz vermesinin bir sebebi olabilir miydi acaba? İnsanlar kendilerini görmeyip, kendilerini anlamayıp kendi varlıklarını üstün sayıp hayvanları eziyor hakaret ediyor, küçümsüyor, nefret ediyor, tiksiniyor, varlığından rahatsız oluyor. Söyleyeyim, onlar da size pek meraklı değiller zaten. Fakat nankör dediğiniz kedi bunu diyene nankörlük yapıyordur onun değerini bilene değil.

*Fotoğraftaki kedi kuzenimin kedisi. Daha önceki bir yazımda ondan bahsetmiştim. Sophie'ciğin kokusuna kurban olurum.