23 Ocak 2011 Pazar

İlginç arkadaşlıklar, sohbetler, mekanlar, keyifli vakitler.

Hepsi geride kalıyor yarım yamalak.

Sorunlar, mütemadiyen sorunlar fışkırıyor her bir yerden. Yer yer sebepsizce sonlanıveriyor ve herkes bir yana saçılıyor.

Hepsi de bir iz bırakıyor.

Kandırıyoruz, sadece kendimizi kandırıyoruz bu şekilde.

Şimdi şu an yaşanılanı geride bırakma çabası içindeyiz. Şimdi yaşadıklarmız da geçmişe ait olacak ve yine bazı bazı izler bırakacak.

Annenin ağrıyan yerini öpüp geçmesini sağlaması kadar basit olsaydı herşey. Basit ve sevimli.

Öpeyim yavrum da geçsin, bak geçti değil mi?

Persuasion /2007





Miss Elliot,
I can bear this no longer. You pierced my soul. I'm half agony, half hope. Unjust I may have been, weak and resentful I have been, but never inconstant. I offer myself to you again with a heart even more your own than when you almost broke it eight years ago. I have loved none but you. You alone, who brought me to Bath, for you alone, I think and plan. Have you not seen this? I can hardly write. I must go, uncertain of my fate. A word, a look, would be enough. Only tell me that I am. Tell me not that I am too late, that such precious feelings are gone forever.


Captain Frederick Wentworth

21 Ocak 2011 Cuma

Gecenin bir vaktinde, uykunun en tatlı yerinde ruhunun kopup başka bir boyuta geçmesiyle başlıyor gündüzdeki huzursuzluklar. Bilinçaltımızla ilgili değil aslında hepsi. Bize verilmek mesajlarla ilgili biraz da. Eğer sen bu mesajı alabiliyorsan tabi. Öyle işte..

Ruhun çok farklı şeyler yaşarken ve içinde korkunç duygular duyduğu vakit beyninin uyanması durumunda, yaşanılan şeylerin gerçek olmadığını algıladığın vakit, çöken huzursuzlukla beraber aslında iyi hissetmen gerekir. Fakat gördüğün seni ciddi anlamda etkiliyor ve dahi gördüğün şekliyle kendini aynı duygular içerisinde uyanık buluyorsan işte o zaman bir ilginçlik söz konusu olacaktır.

Rüyalar iyi değil zannımca. Yok olsun ve hiç rüya görmeyelim. Zaten bi uykumuz var onun da içine ediliyor bu şekilde.

20 Ocak 2011 Perşembe

Halide Edib Adıvar / Âkile Hanım Sokağı



Akile Hanim Sokagi, Halide Edib Adivar'in,1950'li yillarin degisim içindeki Türkiye'sinden bir kesit yansittigi sosyal içerikli bir romandir. Yazar sanki, kendi tanidigi, gerçekten o günlerde yasamis insanlarin baslarindan geçenleri, yalnizca isimlerini degistirerek hikâye eder.

Bu romani okumak, yakin tarihimize ait görüntüler veren bir filmi izlemek gibi. Sürekli degisim geçiren toplumumuzda yarim yüzyil önce olanlari, Halide Edib'in asiri tasvirlere kaçmayan anlatimiyla okumak isteyenler için.

Jane Austen / Northanger Abbey



Jane Austen'ın 1797-98 yıllarında yazdığı ancak ölümünden bir yıl sonra 1818'de yayımlanan romanı Northanger Manastırı, iddiasız ve pek de büyük bir servet sahibi olmayan genç Catherine Morland'ın ailesinden uzakta geçirdiği Bath tatilinde sosyal yaşamın girift ilişkileri ve aşkla tanışmasının hikâyesi. Austen'ın her zamanki sivri dilli mizah anlayışı ve zeki ve ironik kurgusuyla kaleme aldığı Northanger Manastırı, aynı zamanda evliliğin aşktan ziyade servetle ilişkilendirilmesinin ve zamanında hafifsenen roman türünün kadınla özdeşleştirilmesinin de bir eleştirisi.

Jane'i herkes okumalı bence..

15 Ocak 2011 Cumartesi

Kitap okumaktan gözleri bulanmış bir şekilde bir hayli sayfa okuduğunu fark ettiği an duvarında asılı duran antika saate gözlerini çevirmişti. Zamanın bu denli hızlı akmış olma ihtimali onu mütemadiyen şaşırtmaktaydı ve yine şaşırtmıştı. Nasıl da kendini heyecanlı bir şekilde okuduğu kitaba kaptırıvermişti. Bu düşünceyle elindeki harika kitaba ara vermek gerektiğine karar vermesi saati gördüğü anda olmuştu. Fakat kucağında bıraktığı kitaba hala doyamamış olacak ki yeniden eline alıp ara ara kurcalamaya başlaması her daim yaptığı bir şey olduğundan yine tekrar etmiş ve her daim yaptığı gibi yine koklayarak geri kapatmıştı. Artık kokusunu da içine çektiğine göre bulanık gözlerle kitabı eline alıp oturduğu yerden ayaklanıp odasına yöneldi. Her gece gibi bu gece de geç yatmış ve bünyesi artık bu geç yatmalara alışmış olduğundan dolayı uykusu gelse dahi uyumuyor, geç vakte kadar kitap okuyordu.

Odasının soğuğunu almamak için hızlı bir şekilde yatağına kıvranıvermişti. Kendine sarıp sarmaladığı yorganın altında vücut ısısının kenndisini ayarlamasını yerinden hiç kıpırdamadan beklemeye koyuldu. O esnada da vücut ısısı harika bir kıvama geçtiği vakit uykuya dalacaktı. Fakat uyku uyuması mümkün görünmüyordu zira göz kapakları açık kalmak için direnmekteydi. İçinde neler oluyordu böyle diye düşünmekten kendini alamıyordu. Yoğun bir hüzün, yoğun bir telaş ve yoğun bir heyecan duymaktaydı o anda her nasılsa. Sanki bu duygular onu uykuya yatırmaktan alıkoyuyor gibiydi. Koyun saysa işe yarar mıydı bilmiyordu çünkü daha önce öyle bir teşebbüste bulunmak gereği görmemişti kendinde. Ama şu anki hissettiği duygular öncekilerle benzer dahi olsa bile, ona yine enteresan geliyor ve farklıymış hissi uyandırıyordu. Öyle ki içinde yoğun bir ağlama isteği duymaktaydı fakat gözünden bir damla dahi akmıyordu. Sanki bunun için birkaç gün daha beklemesi gerekecek gibiydi.

Vücudunun henüz ısısını ortaya çıkardığı vakit heyecanlı bir şekilde ayaklanıp sıcak odaya yönelip antika saatin bulunduğu yerdeki koltuğa ilişiverdi. Karışık duygularla karışık şeyler düşünmeye başlayıverdi. Fakat gözlerini saatten ayırmıyor, akreple yelkovanın rakamların ardında birbirini kovalayışını seyrediyordu.

Zaman her zamanki gibi olduğu hızıyla muntazam bir şekilde akıp gitmekteydi. Kimisine göre ama yavaş ama hızlıydı. Fakat çoğuna göre hızlıydı. Öyle ya, hayat telaşı yüzünden her birimiz zamanın hızlı akmasını suçluyorduk fakat asıl suçlamamız gereken kendimiz olduğunu göremez, yahut gördüysek bile itiraf edemez olduk.

O da, bu yaşına kadar gördüğü, işittiği, yaşadığı şeyleri düşünmeye başlamıştı. Ne hikmetse dünümüzü çabuk unutuyorduk ve en enteresan olanı da, yaşadığımız iyi anları pek iyi hatırlayamaz oluşumuzdu. Fakat hatıratımızda en kalıcı olanlar elbette ki en kötü anılarımızdı ki bu easında kimselerin hatırlamak istemediği şeyler olmaktaydı. Oysa o olumsuz şeyler aslında bizi biz yaparken, onları ortadan kaldırmamız bizim benliğimizi de ortadan kaldırmak demekti. Yaşadığımızla değil de yaşattığımız biçimde hatırlanmak aslında ne kadar da doğruydu. Hani aldığınız bir hediye, bir övgü, bir sevgi, bir yardım, bir kötü niyet, bir kötü söz, bir dedikodu sizi nasıl etkiliyorsa sizin de aynı tutumlarınız bir başkasını etkilemekteydi işte. O yüzdendir ki bize yaşatılan her ne ise bizim de yaşattığımız şey o kişiyi de o şekilde etkilemekteydi. Kaldı ki o son bizim beynimize o şekilde kazınıverir ve bu yıllar yılı böyle sürüp gider.

Birden duyulan öfke, bir ah etme, bir kırgınlık da onu öylece üzmüş, kendisine yapılan saygısızlıktan dolayı ve içinde barındırdığı gururu yüzünden değişik duygu sellerine kapılmıştı. Birbirimize bu denli muhtaç varlıklar olmasaydık, insanoğlunun pek az bulunduğu bir yere yerleşme fikri pekala hayata geçebilecekti. Fakat hem seviklerini, kan bağlarını, onu sevenlerini bırakamama düşüncesi tüm bu fikre engel olmaktaydı. Aksi halde başını alıp gitmeler daha kolay olacaktı.

Saat, zaman, hızlı, geçmiş, gün, gelecek, boşluk, hüzün, heyecan...

Tüm bunların ötesinde onu en çok heyecanlandıran ve yüzüne gülücükler konduran şey bir evlat sahibi olması idi. Bu öyle muazzam bir duyguydu ki hiçbirşeyin önünü geçememekteydi. Bu, daha varlığı olmayan bir canlıya böylesine heyecanlı ve sevgi dolu yaklaşmak çok ciddi bir duyguydu. Bu içini ısıtan tek şeydi.

Toparlandı ve sıcak odanın artık pek de sıcak gelmediğini hissetmesi ince pijamalarından kaynaklandığı için tüylerini diken diken etmişti ve artık göz kapakları da uykuya karşı gelemediği için beyni de ona yatağa yatıp uyuması gerektiğini uyarıyordu.

Yeni bir sabah ve yine hızlıca geçecek bir gün daha bekliyordu kendisini..

12 Ocak 2011 Çarşamba

Piglet's Big Movie




Sen ne sevimli, ne bıcı bıcı bişeysin Piglet! Filmi hemen edinip izlemek gerek. Eeyore'un da filmi çıksa bak. Kurdelalı dertli eşek ya.

11 Ocak 2011 Salı

Kuzey Işıkları



Norveç'e gidip, gecesinde o muhteşem bembeyaz parıldayan karın üstüne yatıp kuzey ışıklarını seyrederken ölürsem mutlu bir şekilde ölmüş olurum. Eğer ölseydim böyle olmek isterdim!

Merak edenler için kolaylık edeyim de şöyle linkler paylaşayım.

buraya bir tık dilerseniz de daha kısa bilgi içeren link için buraya bir tık

G.

Resmini çıkartıp bakıyorum arada. Avucumda tutuyorum ve mutlu oluyorum sana bakarken. Gözlerim bulanık görmeye başlıyor sonra ve fark ediyorum ki sana bakmaktan gözlerim dolu dolu olmuş. Senin o güzel yüzüne, uzun saçlarına ama en çok da inci gibi gülüşüne hayran kalıp kıskanıveriyorum. Sana sahip olanı kıskanıyorum, seni yaradanı kıskanıyorum. Benim olmanı istiyorum, ilk gördüğüm günden itibaren bunu istiyorum.

Sen beni ismimle çağırmazdın. Yanıma gelip elinle dokunurdun istediğin şeyi söylemek için. Ben sana döner ve elini kavrardım çabucak, yüzünü okşar, boynundan koklardım. Ta içime çekerdim kokunu, çekerdim ki içimde biriksin kokun. Ben, o yumuşacık dokunuşuna hayrandım.

Kucağıma oturturdum seni, meraklı gözlerinle süzerdin etrafı. Ben gözlerine hayran hayran bakardım bu sefer. Aklındakileri düşünürdüm. Bakışlarındaki merakı, ilginçliği görürdüm ve içim pır pır ederdi. Sen kollarımdaydın ve benimdin o vakitler. Konuşmanı dinlemek adına zaman zaman boş sorular dahi sorardım sana ama en çok o inci gülüşünü görebilmek adına gıdıklayıverirdim seni. Sen benim canımsın.. Henüz sahip olamadığım kızımsın, yaşama sebebimsin!..

1 Ocak 2011 Cumartesi

Bir Ayrılık Gününde

Ne gariptir şu ayrılık günleri
Bir dosttan da, düşmandan da ayrılsan
Nedense bir tuhaf oluyor insan

Derin bir sızı giriyor içeri
Son bir defa bakarken caddelere
Dükkanlara, evlere, kahvelere

Hatıra yüklü kervanlar geçiyor
Dolu dolu gözlerinin önünden
Bu son yadigar mı bir ayrılık gününden

Ne unutulmaz zamanlar geçiyor
Ağır ağır biz farkında değilken
Gökler masmavi, yaprak yemyeşilken

Sen istediğin kadar unutulmaz de
Bu son dakika, bu vakitsiz yağmur
Unutulur, azizim unutulur

Kapanan bavul, çivilenen sandık
Ve sonra kuru bir "Allaha ısmarladık!"

Ümit Yaşar OĞUZCAN