24 Ağustos 2012 Cuma

24

Beklemekten başka çarem yok. V. Woolf gıbı istıkrarlı davranabilseydim belki ben de onun kadar -olmasa da- harika yazılar ortaya çıkartabilirdim. Fakat benim bunun için sabrım yok. Aslında bakınca, benim hiçbir şeye sabrım yok.

İlhamların gelmesini beklemekten başka çarem yok.. Uzun süredir de gelmiyor.

20.8.'11

Geçen harika 365 günün anısına ve gelecek daha nicesine..
Sonsuz sevgimle. Sonsuz sevgiyle.


İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım
Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından
Bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından
Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
Şu aranıp duran korkak ellerimi tut
Bu evleri atla bu evleri de bunları da
Göğe bakalım
Falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım
İnecek var deriz otobüs durur ineriz
Bu karanlık böyle iyi afferin Tanrıya
Herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum
Hırsızlar polisler açlar toklar uyusun
Herkes uyusun bir seni uyutmam bir de ben uyumam
Herkes yokken biz oluruz biz uyumayalım
Nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda
Beni bırak göğe bakalım
Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım
Tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum
Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi
Sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor
Seni aldım bu sunturlu yere getirdim
Sayısız penceren vardı bir bir kapattım
Bana dönesin diye bir bir kapattım
Şimdi otobüs gelir biner gideriz
Dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
Bir ellerin bir ellerim yeter belliyelim yetsin
Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
Durma kendini hatırlat
Durma göğe bakalım

Turgut Uyar



23 Ağustos 2012 Perşembe

19.8

Mideme giren kramplardan belliydi. Gerekliydi. Daha fazlasi olsaydi keske.

Akip sulasa, kurumaya yuz tutmus topragimi..

30 Haziran 2012 Cumartesi

Sarıkamış

"...Ne kadar anlatsam, içimdeki yarayı göremezsin. İsyanımı anlayamazsın. Arkadaşlarımın donarak öldüğü, aç kurtlara ve Ermeni çetelere yem olduğu o seferden beri, beni acıtan bambaşka bir şeydir Mehpare. Vatan için donaydık, vatan için öleydik gam yemeyecektim. Bizler o karlı dağlara niçin tırmandık, bilir misin? Ruslarla savaşan Almanların hatırı için. Rus kuvvetlerini peşimize düşürelim de, alman askerleri rahatlasın diye, bir Şark cephesi açması için baskı yapıldı Osmanlı'ya. Enver delisi sürdü bizleri bembeyaz cehenneme, doksan bin genç adamı, gözünü kırpmadan sürdü dağlara. Arap çöllerinden gelenler üzerlerinde incecik kumaştan üniformalarla, bizler ayağımızda kösele postallarla, karın üzerinde günlerce yürüdük. Rüzgarda buzdan kalıplara dönmüş kaputlarımızın içinde, kollarımızı kıpırdatamıyorduk. Buz tabutlara konmuş gibiydik. Eldivenlerin içinde parmaklarımız  önce üşüdü, sonra yandı acıdan, daha sonra hissizleşip dondu. Dövüşemeden, bir kurşun atamadan teker teker dondurdu bizi. Öldürdü bizi Enver.
...
Derler ki, can almaya gelirken, çeşitli kılıklarda zuhur edermiş Azrail. O aralık gecesi, Allahüekber Dağı'nda, beyazlar giyinmiş gelin gibiydi ölüm. Hınzır ve arsız bir gelin gibiydi. Doymuyordu, doymak bilmiyordu. Gencecik erkeklerin hepsini birden istiyordu koynuna. Bizim alayda, hepimizi aldı da, ancak bir kaçımız kurtulabildi elinden... Hasso'nun donmuş ayaklarından hayır gelmedi bir daha. Diz altından kestiler bacaklarını. Musa Çavuş aklını yitirdi. İsmail'den hiç haber alamadım. Ben sadece iki parmağımı kaybettim o gece, böbreğimi yaraladım, ciğerimi üşüttüm, bir de soba düşkünü oldum, kaldım. Ucuz atlattın dediler. Doğrudur, yamaçlara her kar düştüğünde usumda canlanan o korkunç gecenin hatırasını yeni baştan yaşamanın ve yaz kış hep üşümenin dışında, ucuz atlattım ben. Şimdi, böbreklerimde sancım, gecelerimde kabuslarımla, eksik parmaklarımla, aldığım her nefeste, sabırla hesap soracağım günü beklemekteyim. O gün geldiğinde, iki elimle yakasına yapışacağım Enver'in ve ona Sarıkamış seyrüseferinde, dağlarda donarak ölen doksan bin askerin hesabını soracağım. Yakında. Çok yakında. Ben de nihayet beyaz kelebekler gibi uçuşup, benden çok önce donup giden arkadaşlarımın yanına vardığımda.

                                                                                                                          A. K. / Veda

Okudukça, daha çok okudukça hüngür hüngür ağlatıyor. Nedir şimdiki bu vaziyet?

Albert Camus / Yabancı


        Romanda bir Arabı öldüren ama bu suçtan çok, gerçek duygularını dile getirdiği ve toplumun istediği kalıba girmeyi reddettiği için toplum dışına itilen bir 'yabancı' aracılığıyla, 20. yy insanın içine düştüğü yabancılaşma anlatılır. 

       Camus, genç kahramanı Meursault'nun dış dünya ile arasına koyduğu mesafeyi, kendine ve topluma yabancılaşmasını, annesinin ölümü dahil her şeye nesnel bir biçimde yaklaşmasını büyük bir ustalıkla dile getirir.  

        Anam ölmüş bugün. Belki de dün, bilmiyorum. İhtiyarlar Yurdu'ndan bir telgraf aldım: "Anneniz vefat etti. Yarın kaldırılacak. Saygılar." Bundan bir şey anlaşılmıyor. Belki de dündü.

21 Haziran 2012 Perşembe

Martin Eden/ Jack London


"Martin Eden için neden biraz üzülmeyeyim? Martin Eden bendim. Martin Eden bir bireyci idi, bense bir Sosyalist. İşte bu nedenden ben yaşamaya devam ediyorum ve işte bu nedenden Martin Eden öldü.
 

Bu kitap bireyciliğe bir saldırıdır. Martin Eden, başkalarının ihtiyaçlarının farkına varmayan aşırı bir bireycidir. Hayalleri kaybolduğunda, uğrunda yaşıyacağı hiçbir şey kalmaz."
 

Jack London

 Bu yüzden cahiller mutludur.

Boğaziçi

Her adımımda sürekli  "İstanbul seni hiç sevmiyorum!" diyordum. "Yaşanmaz ve çekilmez oldun. Zaten hiçbir zaman sevmemiştim seni. Artık hepten nefret edilesi bir yer oldun çıktın" cümleleri devam ediyordu peşi sıra. Adalar'ı seviyorum bir tek. Evet Adalar. Oralar güzel. Oralar sakin. Oralar huzur dolu, denizle çevrili şirin beldeler. Adalar'ı seviyorum bir tek. Ama bu hortum gibi insan yutan koca şehri sevmiyorum, sevemiyorum.

Araçtayım sonra. Köprüye yaklaşınca istemsiz olarak her zaman yaptığım gibi kafamı gömdüğüm kitaptan kaldırıp Boğaz'a baktım. Bu seferki bakışım hayranlık doluydu. Neredeyse 20 senedir bulunduğum bu şehirde, ilk defa Boğaz'a aşık bulmuştum kendimi. Deniz her zamankinden mükemmel görünüyordu. Yoksa o hep böyle mükemmeldi de, ben mi görmek istememiştim? Ama hayır, ilk defa böyle mükemmeldi bugün. Neden bu kadar güzel geldi gözlerime? O turkuazın mükemmel rengine dönen denize tepeden bakıyordum. Minik beyaz dalgacıkların olduşturduğu köpüklerle o berrak deniz aşağıdaydı işte.

Gözümün önünden kaybolup gitti sonra o görüntü. Ben hala ağzmının açık kaldığını ve gülümsediğimi, o mükemmel görüntü geçtikten sonra fark ettim. Sonra kitabıma döndüm tekrar. Ama bu sefer aklımda hala o görüntü vardı. Anı olarak hafızamda yer ettiyse de görsel olarak elimde bir şeyin olamaması üzdü beni. Hayıflandım.

Keşke İstanbul'un her yeri Boğaz'dan oluşsaydı. Ya da bu kadar rezil bir hale dönüştürülmeseydi..

O zaman İstanbul, o zaman sana aşık olabilirdim..Mazur gör beni. İnsanların suçu..

18 Haziran 2012 Pazartesi

18.

Dışarda esen rüzgar değil.
Kandırmayın beni!
Ağaçların konuşması o.
Fısıldıyorlar.
Tatlı tatlı..

16 Haziran 2012 Cumartesi

Rüya

Eğer orada yaşasaydım ve her gün yolum oradan geçseydi, her sabah onun pastanesine girip, kendi elleriyle yaptığı o çöreklerden alır ve gülümsemesiyle oradan çıkardım.

Sadece kısa bir ziyaret amaçlı gittiğim o yerde bunu yapmam pek zordu. Bu yüzden birkaç geçişimde onu otobüsten görmüş ve ilginç, gizemli, soğuk teni bana çarpmıştı. Dışarda yağan kar kadar soğuk ama onun kadar güzeldi. Tatlı ama ürkek bakışlarını anlamak istiyordum. Karşı konulmaz bir isteğe bürünmüştüm.

Ne yazık ki bu isteğimi gerçekleştiremeden uzaklaştım. Bir kez daha olsaydı, belki.. Zamandan kazanmam gereken bir işim vardı. Ve ben bu işimin peşinden koşarken gözlerimin ve hayatımın önünden akıp geçen bu güzelliğe sahip olamamıştım.

O buz gibi havada kapısının önüne attığı masa ve sandalyesinde inanılmaz bir keyif alıyormuş havası vardı. Her geçişimde onu orda görüyor, kızarmış burnuyla ve tatlı gülümsemeyle etrafına bakınıp müşterileriyle ilgileniyordu.

Gözlerindeki ürkekliği anlamak istiyorum.

Ona mektup yazacağım..


9 Haziran 2012 Cumartesi

Konak

Bilmem kaçıncı kez dinliyordum seni. Her dinlediğimde gözlerimin dolmasına sebep oluyordun. Ama sadece sen de değildin. Neyse.

Aralık duran pencereden süzülen rüzgar, perdelere çarpıp bana ulaşıyordu. Usul usul yalayıp yüzümü uzaklaşıyordu tenimden.

Ve ben: "Al beni rüzgar götür yare, dumanlıdır başım.
             Deniz bilir, dağ bilir, yalnızlığımı bilir."
diyordum.

Durup dinliyorum ardından. Oturup bakınıyorum olduğum yere. Çakılıp kaldığım yere. Ne gidebilmeyi göze alabildiğim, ne de kalmaya yüreğimin yettiği bu yer.

"Yurtsuzum bu gece"

Doluyor gözler izin sormadan. Masama dökülüyorlar damla damla.

Kitaplı, kalemli, defterli masam yarı düzenli duruyor önümde. Fesleğen kokulu masam. Burnumu delip geçiyor fesleğenler. Her elimi sürttüğümde buram buram kokutuyor bu minik odayı. Yazdığım, çizdiğim, okuduğum masam. Yılların aşındırdığı çocukluk anılarım.

Memleket kokulu yarimi özlüyorum her gün. Memleket bakışlı sevgilimi.

Ve yanımda olamayan kederli bakışlımı.

"Yatar gül harmanı gibi, canımın dermanı gibi.
 Her yanında çiçek açmış, binboa ormanı gibi."

dizeleri dökülüyor dudaklarımdan her defasında.

Ellerini öpmelere hasret kaldığım.

Ve işte:

"Fanisin dünya fanisin, insanların mekanısın.
 Öyle bir mekansın ki, yayla misalisin."