16 Mayıs 2011 Pazartesi

16 Mayıs

Unutmamıştım, sadece kuru bir not bırakmak istememiştim bugün için. Sürekli aklımda ne ve nasıl yazacağım konusunda birşeyler düşündüm ama gel gör ki yumurta kapıya dayanınca pek çaresizce o anda ne düşüyorsa yüreğime, aklıma öylece yazıvermeye karar verdim. Aslında bir süprizim de olacaktı, fakat ben böylesine üşengeç ve böylesine durgun ve düşünceliyim şu vakitler.

Kuzenimsin, kardeşimsin (kızım kan grubuna tüküreceğim. Evlatlık) bilirsin işte, aslında sevgimi pek anlatmama da lüzum yok.

Telefon faturalarımızın kabarık geldiği zamanlar oldu. İnternetle tanıştığımız zamanda bitmek bilmeyen muhabbetlerimiz oldu. Birbirimizde kaldığımız günlerde bitmek bilmeyen embesilce işlerimiz de oldu. Hele bir gece yemeklerimiz vardı, unutmak namümkün. Sahi, benim iştahım hep seninleyken açılırdı. Senin sebebiyet verdiğin iştah açılma olayını severdim. Karşılıklı oturup midemizi doyururduk, bir de kıkırdamalarımızla uyuklayanları huzursuz ederdik.

Her neyse, boşverelim şimdi şu geçmişi. Anlatmama gerek yok ki bildiğin şeyleri değil mi? Benim amacım laf olsun dorba dolsun, e az biraz da duygusallık yoksa ne yani. Ehem öyle işte. Mazur gör beni kuzen, bilirsin benim alaycılığımı. Nedense sevdiklerime karşı böylesine uyuzluk yaparım. Bakma benim vurdumduymaz gibi duruşuma, aslında beni iyi tanırsın.

Zaman akıyor kuzen ve benim seninle kurduğumuz Çanakkale hayalim gerçekleşmemişti. Sen tek başına gitmiştin oraya okumak için. Bense kalakalmıştım bu aynı huzursuz şehirde. Öyle ya aslında birlikte kurduğumuz ne hayaller var(dı) ve bunları birlikte yapamamış olmak beni her daim üzüyor. Bir gün deyiveriyorum, bir gün olacak. Bir bir olacak ve biz kederlerimize ortak olduğumuz gecelerdeki gibi kedersiz geçen güzel günlerimizle şenleneceğiz. O vakitler gelecek, gelmeli.

Hayat bizi bir arada tutmazsa hüzünlenirim kuzen. Ama yapacak ne olur bu durumda? Herkes kendi hayatının peşinde koşmaz mı. İşte bak, sen de biliyorsun bunu. İkimiz de kendi yolumuza yollanacağız. Sadece arada bir 'hoşgeldinler'i ve 'hoşçakallar'ı dillendireceğiz mutlu ve üzgün bir biçimde. Kim bilir ki, belki de bunlar olmayacak. Hani 'Allah je veliki jedan' misali. Bildin?

Daha fazla şey yazıp kendi kendimin gözlerini doldurmaya niyetli değilim bilesin. Zaten başka da ne yazacağımı bilemiyorum. Kendimce laf eyledim burda. Bir de bir yerden alıntı bir söz aklıma geleydi şu an pek bir güzel final vuruşu yapardım da aklımın densizliğine yor ve sevin. Belki de fena birşey diyebilirdim. İyisi mi böyle kalsın ve;

Günün (her ne kadar bitiyor da olsa) güzel geçmiştir ve geçiyordur umarım. Bugün senin günün, doğum günü veledi. Daha beraberce böyle ayrı gayrı olmadan kutlayacağımız nice gzel doğum günlere diyerek; kutlu mutlu ve sağlıklı olmasını diliyorum. Geri kalan dilek kısmısını da sana bırakıyorum. Ne diliyorsan olsun gitsin. (Benim için de dilek dile :shf)

Hadi öpüyore, seviyore, sarılıyore. (tükürüklü öptüm) Selametle.

Azura'n.

28 Nisan 2011 Perşembe

"Sevgili bayan Milena, size Prag'tan sonra Meran'dan yazmıştım. Karşılık vermediniz. Gönderdiğim o pusulacıklara karşılık beklemem yersiz, biliyorum. Yazmadığınıza bakılırsa iyi olmalısınız. Bizler çoğunlukla iyi olduğumuz zaman susarız." *


Evet, bizler susarız genelde iyi olduğumuz vakitler. Fakat bu hep iyi olduğumuz anlamına da gelmez elbet. Bazen diyecek sözler olmaz, cümleler arka arkaya dizilemez de ondan sus pus oluruz. Boş kalır kağıtlar karmaşık düşünceler arasında. 1-2 çift laf etmek uğruna debeleniriz durmadan da; uzun süren suskunluk geçiririz o süre zarfında.

İyi olmak kamuflaj sadece biliyorsun değil mi?

* Milena'ya Mektuplar - Franz Kafka

31 Mart 2011 Perşembe

Hanyo (The Housemaid)




2010 yapımı Güney Kore filmi. Sanırım fragman da yeterince açık. Bunda epey bi dram var ama ağlatmaz sizi. Hiçbir şekilde duygusallık yoktur. Yani ağlayan adama gülerim. Çünkü çok iyi yapmışlar filmi. Ağlatmaz arkadaşım ısrar etmeyin. Bu filmin bir de 1960 yılındaki siyah-beyaz versiyonu var amma velakin ben onu izlemedim, nasıldır, bundan daha mı iyidir bilemiyorum. Edinebilen izlesin bence.

Hatsuyuki no koi (Virgin Snow)




2007 yapımı Japon ve Güney Kore filmi olan aşklı-meşkli birşey. Hani vurdu kırdı ararsanız sadece 13. dakikasında bulursunuz onu, daha da bulamazsınız. Söylemedi demeyin sonra. O değil de bu uzakdoğulular karikatür gibiler. Boyna eğlendim bu filmi izlerken. Severiz uzakdoğuyu. (Dışımdaki ve içimdeki ben)

Her şeyden öte filmdeki rast gelmelere hayran kaldım ben. Nasıl bir yaşam bu dedirtti bana sürekli. Sahi nasıl bir yaşam? Sanırım kaderinde varsa rast gelirsin her vakit. Ne demişler; kısmetse gelir ta Yemen'den, kısmet değilse ne gelir elden? Öyle işte. İzleyin gayri.

It's called a camellia. The flower's meaning is 'Constant love'.

Bak yeni birşey öğrendim bu filmle, siz de öğrenin. Kamelya bu boru değil.

24 Mart 2011 Perşembe

23 Mart

Can dostum, güzel insan, arkadaşım,

Öyle matah laflar bekleme benden, naçizane duygularımı dile getireceğim sadece. Saçmalarsam dahi mazur gör, nedense kafam epey karışık şu sıralar.

Hatırlar mısın 2006 yılını? Söyle şimdi, ne kadarını hatırlarsın? Peki ya tanışıklığmızı hatırlar mısın? 'Evet' ise cevabın, sana kocaman yıldızlı bir aferin vermek isterim çünkü ben hatırlamıyorum. Üzülme şimdi hatırlamıyorum diye. Sana desem ki önemli değil başını hatırlayamamış olmam; şu an önemli, ilerisi önemli; ne dersin güzel insan? Bilemedim ben de şimdi. Sadece zerre şüphe duymadan her daim güvenebileceğim bir insan olduğunu biliyorum. Şüphe duymadan..

Saatlerce türlü türlü muahbbetler çevirip sıkılmadığım birşeysin sen. Hatırlar mısın, nasıl da koyu bir muhabbetin ortasında çat diye farklı birşey söyler ve seni güldürürdüm. Bilirsin güzel insan, çabuk sıkılırdım ben, belki de bu yüzden güzeldi hep muhabbetlerimiz. Üstelik her gece. Bu yüzden uyumayı da istemezdim bazı vakitler. Fakat sofrumluluklar arkadaşım, sorumluluklar.. Bir gün tıkanacağımız zamanı merak ederdim, çünkü çok değişik bişeydi bu. Evet değişik, bilirsin işte, sıkılmamak hani..Öyle işte.

En keyifsiz olduğum vakitlerde keyfimi getirdiğin çok zamanlar oldu, tersini yaptığın zamanlarda. Hatta en olmadık zamanlarda alınganlığımın hat safhalarda olduğu o keyifsiz vakitlerde belki senin bile keyfini kaçırmışlığım olmuştu, fakat senin o iyi niyetli yaklaşımın kendimi frenlememi sağlardı. Sana saygısızlık yapmak benim için çok terbiyesiz birşeymiş gibi gelirdi. Evet, terbiyesizlik, hem de kendime. Bilirsin can dostum, saygı önemlidir benim için ama onu korumak zordur her daim için. Sen, saygıyı en çok hak eden kişisin.

İyi niyetinden kaynaklanan o şirin saflığını da severim mesela. Beni en çok da bu güldürür mesela. Komik olduğundan değil, yanlış anlamayasın, sadece şirin olduğundan. Sanırımm içinde en ufak bir fesatlık beslemeyen samimi bir arkadaşımsın. Bilemiyorum ki ne desem? Anlatacak, sıralanacak öyle çok şey var ki aslında, unutursam yazmayı üzüleceğim galiba.

Biliyor musun, her gece kurduğumuz eğlenceli hayalleri özlüyorum, koyu muhabbetlerimizi özlüyorum. Beni güldürmeni özlüyorum, beni gaza getirmeye çalışmalarını özlüyorum. Hasretim kahkahalara, samimiyete. Hasretim sadece, başka birşey yok.

Tüm bu güzel arkadaşlığın 5. senesi fakat senin 27. senen. Göz açıp kapayıncaya kadar geçmiş olan bir 27 sene. Daha nicesi de geçecek. Hem de çok güzel geçecek. İyi dileklerim var sana güzel insan.

Birlikte, bu yaşına ve yeni gelecek olan diğer yaşlarına! Sen çok yaşa ve iyi yaşa e mi!

Öpmek var, sevmek var. Çok sevmek hem de, kocaman bir şekilde!

18 Mart 2011 Cuma

15 Mart 2011 Salı

Sabahın erken saatinde hayli dolmuş bir iett aracı ve yer verilen yaşlı teyze. Epey yaşlı, belli buralı değil, büyük ihtimal köylü. Şirin bir teyze, hayatı yüzüne yansımış epeyce, gözleri ürkek ve telaşlı, bir o kadar da üzgün, muhtaç. Her nasılsa bir başına yolunu bulmaya çalışıyor o anda. Neden yalnızsın sen böyle bu saatte söyle teyzem?
İlk yardımı şöförden diler diğerlerini yolculardan.

G.'ye mi gidiyorsun yavrum?
Evet.
He, ben de oraya gideceğim hastaneye, diş doktoruna. Randevum var, bilmiyorum ben orayı söylersin e mi kızım?
Tabi söylerim.

Bu sorular ona evet diyip yanından çekilip arkaya giden insanlara soruldu durdu.

Alah razı olsun, allah razı olsun.

Neden olsun? Onlar gitti, bıraktılar seni. Yüzünü ekşiten de vardı bir de, fark ettin mi sen? Ben ettim, gördüm, iğrendim.

Merak ediyorum, acaba yolunu buldun mu güzel teyzem? Vardın mı rahat rahat hastaneye? Bulmuşsundur sen yolunu. Güçlüsündür, zekisindir. Bulmuşsundur değil mi?

Uzak Kaderler İçin

Birgün, bir yağmurla garip garip
Çoluğu çocuğu terk edeceğim.
Bir sevgiyle doymayacak kalbim, anladım
Alıp başımı gideceğim.

Asır yirminci asırdır, amenna
Bir yanımda sevgilerim, bir yanımda sancım
Neon lambaları büsbütün karartır gecemizi
Uzaklar daha uzaklaşır
Bir define çıkarır gibi kayalardan, Ademden beri
Sımsıcak sevgilere muhtacım.

Bir gün alıp başımı gideceğim
Yıldızlar ışısın, yollar üşüsün, yollar.
Belimi bir ılık şal sarsın, mavi
Hüzünlü bir serencamın ardından, şarkısız
Rüyalarım unutulmuş bir handa pes desin
Görmüş geçirmiş bir çift duygulu dudak karşısında.

Kendi kendine çekilmez oluyor ömrüm
Her insanın ayrı ayrı yaşayabilsem kaderinde
Diyarı gurbette kanlı bir aşk
Bahtsız bir çocukluk uzak köylerin birinde
En uzak beyazlar,
En yakın ikindilerde, duygulu
Ve bir sahil meyhanesinde bir akşam
İçip içip ağlasam.

Nasıl kısa kesmeli bilmiyorum?
Herkesin derdinden pay isterken.
Uzak kaderlerin suları çağlar simdi
Yıldızlar dökülür sonsuza içimizden.

Birgün, bir parkta otururken, biliyorum
Bir el yağmurla dokunacak omuzuma
Bir çift göz, bir davet, bir kalp
Çoluğu çocuğu terk edeceğim.
Yapraklar dökülecek, çiçekler solacak

Bir sonbahar, bir sabah ve bir yağmur olacak
Toprak ve insan kokularıyla,
Uğultulu bir sarhoşluk içinde, yıllar için
Başımı alıp gideceğim.

Turgut UYAR



Sen ne de güzel şiir yazmışsın. Benim için, beni anlatan.

11 Mart 2011 Cuma

Memleket Hasreti

Memleketim tütüyor burnumda. Müzikleri hüzünlendiriyor dinlediğimde. O gösterişsiz, gelişmemiş memleketim düşüveriyor aklıma. İçimden birşeyler kopuveriyor gibi oluyorum birden. O anda doluveriyor göz pınarlarım. Ben doğduğum memleketimi özlüyorum vakitsiz zamanlarda. Bir dönsem oralara diyorum, bir dönsem doğduğum evime. O minicik pencerelerinden izlesem bahçemi. Kokulu çiçekler diksem, eskiden olduğu gibi taze soğan yetiştirsem ve çıcukluğumdaki gibi minik minik kopararak yesem.
Bir dönsem memleketime de minik yatağımda uyuklayıversem güzel hülyalara dalarak. Bir de kedim olsun da ona sarılarak uyusam. O minicik soğuk nefesini yüzümde hissetsem, parlak tüyleri içimi okşasa ve alıp-verdiği nesefi beni huzura erdirse. Bilemedim, belki bir sevdicek olsa diğer yanımda. Ne dersin?
Memleketim tütüyor tüm benliğimde. Sarıp sarmalıyor her bir yanımı. Sabah ayazı tütüyor, akşam ayazı tütüyor bir de. Kısacık ve yıllardır değişmeyen meydanı. Dönüp dolaşsam evime çıkan o kısacık meydanı. Evime kadar tüm meydanı gezebilme imkanım var biliyor musun? O gün pazar da kuruluysa alıveririm eve birkaç şey üstelik. Kulağa sence de güzel gelmiyor mu? Her şey yol üstü işte.
Yaz geldi mi tüm gurbetçiler toplaşıveriyorlar memleketinde. O zaman gece gezmeleri daha yoğun oluyor. 3-5 tur yapıp eve dönmek yetiyor, belki bir kafede sıcak birşey yudumlamak veyahut dondurma yemek. Asıl sokakta satılan patlamış mısırlarından yemeden dönmek olmaz. Düşün, meydandaki eski kaldırımlarda patlamış mısır satan insanlar. Leziz mi leziz hem de. İşte öyle bir yer düşün. Bir yanın ağaçlık, bir yanın kafelerle dolu, yukarın ormanlık ve geride evin. Üstelik akşam 7'den sonra trafiğe kapatılan bir yer düşün.
Benim memleketim işte orası. Kasabam. Ormanında dağ çileği yetişen kasabam.
Her tarafı dağlık bir yer işte orası. Hatta en yüksekte bulunan bir kasaba bu yüzden de en soğuk yer.
Orası benim kasabam, memleketim. Burnumda tüten yer, terk ettiğim andan beri..
Bir dönsem oraya..

7 Şubat 2011 Pazartesi

Yabanci

Yuzume bir turlu oturmayan gozlugum icin ufak bir ayar cekmek adina Munih sokaklarinda aradigimiz gozlukcude rastladim sana. Iceri girer girmez yanimiza kosturmustun, yuzun isil isil parlayarak gozlugumde olan problemi dinliyordun. Ben o isil isil olan guzel yuzune hayranlikla bakmakla mesguldum. Bana sorduklarini anlamiyordum ama seni gun boyu o sekilde bir halt anlamadigim Almancamla dinleyebilirdim diye icimden gecirmistim. Sanki sen de hayranlikla bakiyordun anlamadigin bir dilde konustugum vakit. Benim de icimi enerjinle doldurmus gibiydin ve ben cocuklasivermistim o anda. Daha farkli olsaydi, daha uzun surseydi isim daha fazla cocuklasip sirinlik yapabilirdim belki de elimde olmadan.

Isini yaparken utancimdan izleyememistim bile seni. Ve sen gozlugumu hallettigin vakit cok mutlu olmustum fakat mutlulugumun sebebi seni gormem ve gozlugume senin elinin degmis olmasi idi. Ingilizce konusmaya calissam da icimden konusmak gelmedi pek ama senin anladigini fark etmistim ve sen de birseyler gevelemeye calisirken pek konusmak istemiyordun sanki. Sadece gulumsememiz ve bakislarimiz yeterliydi. Isimiz halloldugunda gun boyu orda olmak istemistim ve senin bizi ugurlayis biciminden, bunu herkese yapmadigini sezmistim bir sekilde.

Gun boyu aklimdan cikmamis olmana saskinim ve bana vermis oldugun ilginc enerjiye ve o kisacik zaman diliminde yuregimi isitmis olman icin sevincliyim. Dilerim ki o gul yuzunu hak eden biri vardir ya da olur sevimli yabanci..



Dipciknot: Yeterli zamanim olmadigi icin gelen yorumlarla yurdisindan dondugumde ilgilenecegim. :)