27 Eylül 2012 Perşembe

Franz k.

Kafan karışık senin de. Diğerleri gibi. Diğerleri mi? Konuyu dağıtmayalım da sana dönelim hemen.

Anlatmak istediklerini tam olarak dile dökemediğini düşünüyorsundur. Aslında dökmüşsündür belki. Bilemem. Sanırım sen de bilemezsin. -En azından artık çok geç.- Olur böylesi. Ben de bilemem. Anlatmak istediğim şeyden çok daha farklı yere kaymış bulurum kimi zaman kendimi. Senin gibi.

Evet senin. Bazen de hiç gelmiyor biliyor musun? Biliyor olmalısın. Bendeki de laf. Sormam saçma.

Sahi, sorabilseydim ne derdin acaba? Bak şimdi. Meraklandım. Bunun cevabını öğrenememek buruk etti içimi.

Sahi ya. Oldu mu şimdi? Okusan anlar mıydın beni? Ne dersin? Onu anladığın kadar anlar mıydın beni? 'Benden de betermişsin kızım' der miydin ya da? Hadi be sen de diyip; şaşırmaz mıydım?

Bilemeyiz. Bilebilmek isterdim; isterdim de olsun. Bunu düşünüp hayale dalmak da güzel.

Ve dediğin gibi: "geveze özür diliyor sizden, bağışlanmasını istiyor. 'Kişiler ancak birazcık keyifli oldukları vakit gevezedirler."

Hak vermemek elde değil. Bağışla. Ama öyle miyim sahiden?

Kim bilir.

Öyleyse şimdilik bu kadarla kalsın.

23 Eylül 2012 Pazar

Sahil

Sabah güneşinin yüzümüze vurduğu o deniz kokan yerde bakıyordum ona. Bir nefesimde onu kaybedebilme korkumla yüzleştiğim çok anlar oldu. Fakat o sabah, ona bakarken bunlar gelmedi düşünceme. Varlığından bir haber olduğum bu insanın, bir gün nasıl oldu da bu denli seveceğim birine dönüştüğü düşüncesi vardı sadece.

Ben bunları düşünürken o, bebek gibi gülümseyip başını yaslıyor göğsüme. Bense sonsuz huzur ve aşkla parmaklarımı başında gezdiriyordum.

O zaman ne mi oluyor? Dünya hem benim oluyor hem de umrumda olmuyor. Çünkü Dünya'm kollarımda duruyor ve o zaman bir ben, bir o oluyor.

Kaderimin hediyesi derken; bunda ciddiydim.

21 Eylül 2012 Cuma

Eylül

Sonbahar benim mevsimimdir. Sahiplenirim sonbahar'ı.
Aylarca geçen sıcak günlerin üstüne esen serin rüzgar benimdir.
Geceleri gürleyen gök benimdir.
Sokakları ıslatan yağmur benimdir.
Ekim ayı benimdir.

Gelen Sonbahar'a hoşgeldin şarkısı olsun bu da.

Bülent Ortaçgil - Eylül Akşamı

24 Ağustos 2012 Cuma

24

Beklemekten başka çarem yok. V. Woolf gıbı istıkrarlı davranabilseydim belki ben de onun kadar -olmasa da- harika yazılar ortaya çıkartabilirdim. Fakat benim bunun için sabrım yok. Aslında bakınca, benim hiçbir şeye sabrım yok.

İlhamların gelmesini beklemekten başka çarem yok.. Uzun süredir de gelmiyor.

20.8.'11

Geçen harika 365 günün anısına ve gelecek daha nicesine..
Sonsuz sevgimle. Sonsuz sevgiyle.


İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım
Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından
Bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından
Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
Şu aranıp duran korkak ellerimi tut
Bu evleri atla bu evleri de bunları da
Göğe bakalım
Falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım
İnecek var deriz otobüs durur ineriz
Bu karanlık böyle iyi afferin Tanrıya
Herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum
Hırsızlar polisler açlar toklar uyusun
Herkes uyusun bir seni uyutmam bir de ben uyumam
Herkes yokken biz oluruz biz uyumayalım
Nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda
Beni bırak göğe bakalım
Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım
Tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum
Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi
Sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor
Seni aldım bu sunturlu yere getirdim
Sayısız penceren vardı bir bir kapattım
Bana dönesin diye bir bir kapattım
Şimdi otobüs gelir biner gideriz
Dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
Bir ellerin bir ellerim yeter belliyelim yetsin
Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
Durma kendini hatırlat
Durma göğe bakalım

Turgut Uyar



23 Ağustos 2012 Perşembe

19.8

Mideme giren kramplardan belliydi. Gerekliydi. Daha fazlasi olsaydi keske.

Akip sulasa, kurumaya yuz tutmus topragimi..

30 Haziran 2012 Cumartesi

Sarıkamış

"...Ne kadar anlatsam, içimdeki yarayı göremezsin. İsyanımı anlayamazsın. Arkadaşlarımın donarak öldüğü, aç kurtlara ve Ermeni çetelere yem olduğu o seferden beri, beni acıtan bambaşka bir şeydir Mehpare. Vatan için donaydık, vatan için öleydik gam yemeyecektim. Bizler o karlı dağlara niçin tırmandık, bilir misin? Ruslarla savaşan Almanların hatırı için. Rus kuvvetlerini peşimize düşürelim de, alman askerleri rahatlasın diye, bir Şark cephesi açması için baskı yapıldı Osmanlı'ya. Enver delisi sürdü bizleri bembeyaz cehenneme, doksan bin genç adamı, gözünü kırpmadan sürdü dağlara. Arap çöllerinden gelenler üzerlerinde incecik kumaştan üniformalarla, bizler ayağımızda kösele postallarla, karın üzerinde günlerce yürüdük. Rüzgarda buzdan kalıplara dönmüş kaputlarımızın içinde, kollarımızı kıpırdatamıyorduk. Buz tabutlara konmuş gibiydik. Eldivenlerin içinde parmaklarımız  önce üşüdü, sonra yandı acıdan, daha sonra hissizleşip dondu. Dövüşemeden, bir kurşun atamadan teker teker dondurdu bizi. Öldürdü bizi Enver.
...
Derler ki, can almaya gelirken, çeşitli kılıklarda zuhur edermiş Azrail. O aralık gecesi, Allahüekber Dağı'nda, beyazlar giyinmiş gelin gibiydi ölüm. Hınzır ve arsız bir gelin gibiydi. Doymuyordu, doymak bilmiyordu. Gencecik erkeklerin hepsini birden istiyordu koynuna. Bizim alayda, hepimizi aldı da, ancak bir kaçımız kurtulabildi elinden... Hasso'nun donmuş ayaklarından hayır gelmedi bir daha. Diz altından kestiler bacaklarını. Musa Çavuş aklını yitirdi. İsmail'den hiç haber alamadım. Ben sadece iki parmağımı kaybettim o gece, böbreğimi yaraladım, ciğerimi üşüttüm, bir de soba düşkünü oldum, kaldım. Ucuz atlattın dediler. Doğrudur, yamaçlara her kar düştüğünde usumda canlanan o korkunç gecenin hatırasını yeni baştan yaşamanın ve yaz kış hep üşümenin dışında, ucuz atlattım ben. Şimdi, böbreklerimde sancım, gecelerimde kabuslarımla, eksik parmaklarımla, aldığım her nefeste, sabırla hesap soracağım günü beklemekteyim. O gün geldiğinde, iki elimle yakasına yapışacağım Enver'in ve ona Sarıkamış seyrüseferinde, dağlarda donarak ölen doksan bin askerin hesabını soracağım. Yakında. Çok yakında. Ben de nihayet beyaz kelebekler gibi uçuşup, benden çok önce donup giden arkadaşlarımın yanına vardığımda.

                                                                                                                          A. K. / Veda

Okudukça, daha çok okudukça hüngür hüngür ağlatıyor. Nedir şimdiki bu vaziyet?

Albert Camus / Yabancı


        Romanda bir Arabı öldüren ama bu suçtan çok, gerçek duygularını dile getirdiği ve toplumun istediği kalıba girmeyi reddettiği için toplum dışına itilen bir 'yabancı' aracılığıyla, 20. yy insanın içine düştüğü yabancılaşma anlatılır. 

       Camus, genç kahramanı Meursault'nun dış dünya ile arasına koyduğu mesafeyi, kendine ve topluma yabancılaşmasını, annesinin ölümü dahil her şeye nesnel bir biçimde yaklaşmasını büyük bir ustalıkla dile getirir.  

        Anam ölmüş bugün. Belki de dün, bilmiyorum. İhtiyarlar Yurdu'ndan bir telgraf aldım: "Anneniz vefat etti. Yarın kaldırılacak. Saygılar." Bundan bir şey anlaşılmıyor. Belki de dündü.

21 Haziran 2012 Perşembe

Martin Eden/ Jack London


"Martin Eden için neden biraz üzülmeyeyim? Martin Eden bendim. Martin Eden bir bireyci idi, bense bir Sosyalist. İşte bu nedenden ben yaşamaya devam ediyorum ve işte bu nedenden Martin Eden öldü.
 

Bu kitap bireyciliğe bir saldırıdır. Martin Eden, başkalarının ihtiyaçlarının farkına varmayan aşırı bir bireycidir. Hayalleri kaybolduğunda, uğrunda yaşıyacağı hiçbir şey kalmaz."
 

Jack London

 Bu yüzden cahiller mutludur.

Boğaziçi

Her adımımda sürekli  "İstanbul seni hiç sevmiyorum!" diyordum. "Yaşanmaz ve çekilmez oldun. Zaten hiçbir zaman sevmemiştim seni. Artık hepten nefret edilesi bir yer oldun çıktın" cümleleri devam ediyordu peşi sıra. Adalar'ı seviyorum bir tek. Evet Adalar. Oralar güzel. Oralar sakin. Oralar huzur dolu, denizle çevrili şirin beldeler. Adalar'ı seviyorum bir tek. Ama bu hortum gibi insan yutan koca şehri sevmiyorum, sevemiyorum.

Araçtayım sonra. Köprüye yaklaşınca istemsiz olarak her zaman yaptığım gibi kafamı gömdüğüm kitaptan kaldırıp Boğaz'a baktım. Bu seferki bakışım hayranlık doluydu. Neredeyse 20 senedir bulunduğum bu şehirde, ilk defa Boğaz'a aşık bulmuştum kendimi. Deniz her zamankinden mükemmel görünüyordu. Yoksa o hep böyle mükemmeldi de, ben mi görmek istememiştim? Ama hayır, ilk defa böyle mükemmeldi bugün. Neden bu kadar güzel geldi gözlerime? O turkuazın mükemmel rengine dönen denize tepeden bakıyordum. Minik beyaz dalgacıkların olduşturduğu köpüklerle o berrak deniz aşağıdaydı işte.

Gözümün önünden kaybolup gitti sonra o görüntü. Ben hala ağzmının açık kaldığını ve gülümsediğimi, o mükemmel görüntü geçtikten sonra fark ettim. Sonra kitabıma döndüm tekrar. Ama bu sefer aklımda hala o görüntü vardı. Anı olarak hafızamda yer ettiyse de görsel olarak elimde bir şeyin olamaması üzdü beni. Hayıflandım.

Keşke İstanbul'un her yeri Boğaz'dan oluşsaydı. Ya da bu kadar rezil bir hale dönüştürülmeseydi..

O zaman İstanbul, o zaman sana aşık olabilirdim..Mazur gör beni. İnsanların suçu..