30 Haziran 2011 Perşembe

Pillow Talk/1959




Brad Allen/Rex Stetson: Never drink anything stronger than you are. Or older.

My Fair Lady/1964




Audrey bu filmde harika bir performans sergilemiş. Nedense onun oynadığı filmleri izledikçe ona olan hayranlığım daha da artıyor. Bu kadın bir harika. Neyse, müzikal de pek güzel. Çiçekçi bir kızın, bir prensese dönüşme hikayesi anlatılıyor.

Colonel Hugh Pickering: Are you a man of good character where women are concerned?
Professor Henry Higgins: Have you ever met a man of good character where women are concerned?
Colonel Hugh Pickering: Yes, very frequently.
Professor Henry Higgins: Well, I haven't. I find that the moment a woman makes friends with me she becomes jealous, exacting, suspicious, and a damn nuisance. And I find that the moment I make friends with a woman I become selfish and tyrannical. So here I am, a confirmed old bachelor and likely to remain so.

The Seven Year Itch/1955




Tadı, zevki damağımda kalmış bir komedi filmi bu. Arayı çok açmadan tekrar izlemek istediğim bir film. Film boyunca beni gülümseten ve bittiğinde yüzümde şapşal bir gülümseme bırakan paranoyak bir film.

Tom MacKenzie: What blonde in the kitchen?
Richard Sherman: Wouldn't you like to know! Maybe it's Marilyn Monroe!


The Girl/Marilyn: Maybe if I took the little fan, put it in the icebox, then left the icebox door open, then left the bedroom door open, and soak the sheets and pillowcase in ice water... no, that's too icky!

Richard Sherman: 'What happened at the office? Well, I shot Mr. Brady in the head, made violent love to Miss Morris and set fire to three hundred thousand copies of Little Women. That's what happened at the office.' What *can* happen at the office?

Ah, izlerken daha fazla replik not etmem gerekirdi.

Funny Face/1957




Bu film için harika bir müzikal desem yeterli olur. Başka birşey anlatmaya gerek yok zannımca.

Dick Avery: When I'm done, you'll look like. What do you call beautiful? A tree. You'll look like a tree.

Roman Holiday/1953




Eğer siyah-beyaz filmleri sevmiyorsanız, üstüne üstlük uzun filmlerden sıkılıyorsanız bu filme hiç bulaşmayın derim zira bu film bir klasik, siyah-beyaz ve de uzun bir film.

Princess Ann: Is this the elevator?
Joe Bradley: This is my ROOM!


Bu da filmde en çok gülmeme sebep olan replik. Bir de pek sevimli olan bir sahne vardı ki ona da ayrı gülmüştüm. İzleyeceklere şöyle diyeyim; Bradley'nin odasına çıkılan merdiven sahnesi.

Great Expectations /1998




Charles Dickens'in çok sevdiğim Büyük Umutlar romanından uyarlanmış olan bu filmden beklediğim zevki yaşayamadım. Zaten olaylar filmin çekildiği tarihte geçiyor ki bu beni asıl hüsrana uğratan bir durum. Ama bu romanın daha başka, birçok uyarlaması da mevcut. Gwyneth'i ya da De Niro'yu seviyorsanız izleyebilirsiniz ama onun dışında bu filmin pek matah birşey olduğunu üzülerek olmadığını söylemek istiyorum. Ben böyle filmlere kitap uyarlaması değil, kitaptan esinlenilmiş filmler olarak adlandırıyorum. Bu da böyle bir filmdi işte.

Filmde aklımda yer edecek bir replik de bulamadım.

Ama romanı okumadıysanız hala, mutlaka okuyun.

27 Haziran 2011 Pazartesi

Hediye hesabı..

Oysaki bunları hediye edecek bir babayiğit olaydı ben mutlu, pek mutlu bir insan olacaktım. Ah, daha niceleri ModCloth isimli bu güzide sitede mevcut.

Oy şu ayakkabılar! Tam da aşık olunasılar!












Sabah


Geceyarısı uykuya doyup uyanıvermesi sık sık başına gelen birşeydi. Sadece bu sefer yatakta sıkıla sıkıla dönüp durmak istememişti. Kitap da okuyası yoktu ya en iyisi kalkıp film izlemek olacaktı. Aylar önce yarım bıraktığı filme kaldığı yerden devam etmeye karar verdi.

Keyifsiz bir şekilde kuruldu koltuğuna. Herkes uykudayken o kalkıp film izliyordu gecenin karanlığında. Nedense geceleri severdi. Kendisiyle başbaşa kalır ve onu rahatsız edecek yahut yapılacak gündelik işleri ortadan kalkmış olurdu. Böyle zamanlarda kendini kitabına gömerdi veya film izlerdi. Öyle ya yapılacak başka nesi olurdu? Gecelere akmazdı, geceler ona akardı. Bir de şu yıldızlar görünebilseydi ya.

Geceyi sevdiği kadar gün doğuşunu da pek severdi. Güneş hafiften gökyüzünü aydınlatmaya başlarken oluşan o temiz havanın kokusunu içine çekmeyi ihmal etmezdi böyle kaldığı gecelerde. Asıl böyle zamanlarda dışarda olup gezebilme hayaleri kurardı. Fakat bu sefer de pencere kenarından havayı içine çekip yatağına dönmeyi düşündü.

Ah, bu sessizlik, bu temizlik, bu yumuşak gün doğumu. Doğanın uyanışı ne de güzel oluyordu.

Fakat o sabah nahoş bir durum olmuştu ve bu onu hayli üzmüştü. Ah İstanbul, bunu da yaptın diye iç geçirdi yüzünü ekşiterek. Gün içinde iğrendiği hava sabahına da karışmıştı artık. Bir sabahı vardı onu da elinden almıtı şu koca ışıl ışıl kent. Çektiği havayı çarçabuk geri verip ekşiyen yüzle bir çırpıda içeriye geri döndü. Ah kahpe kent, tek sevdiği şeyi de elinden alıvermişti.

Odasına vardığı vakit son bir kez daha pencere kenarından bakmak için perdeyi aralamıştı da gördüğü kuru kuru binalar keyfini kaçırmıştı. Yıllarca gördüğü binalara şimdi daha bir nefretle baktı. Artık sabah kokusu da yok olmuştu. Perdeleri hızlıca kapayıp yatağına gömülüp çarçabuk uykuya dalıverdi.

Doğa uyanırken o kendi doğasına gömülüp uyuklamayı tercih etmişti.

Monte Kristo Kontu/ Alexandre Dumas


Bu kitabı büyük bir merak ve heyecanla okumaya başlamıştım. Bi kere kitabı uzun zamandır merak ediyordum ve elimdeki kitap 1962 basımdı. işte bu daha da güzeldi. Ayrı bir kokusu vardı, kalın cildi, sararmış kalın yaprakları vardı. Ah bu kitabı nasıl okuyacağım minicik de yazmışlar diye dşünürken kitabı nasıl bitirdiğimi hatırlamıyorum. Fakat bir kusuru var. tek bir kusuru. Finali daha vurucu bekliyordum. Bu beklenti içinde olduğum için hüsrana uğradım. Kimisi çıkıp daha ne olsun diyebilir ama sanki çok çabuk bitti gibi geldi.

Kitap hakkında uzunca birşeyler karalanmış olan bir blog buldum bunu da ayriyetten eklemek istedim. işte bu da linki: tıklamanız yeterli.

"- Nefretin gözü kör, hırs baldan tatlıdır. İntikam arayan, zehiri kendisi de içmek tehlikesi ile karşı karşıyadır. /Franz d'Epinay
- Eğer fakir ve aptalsa evet. Zengin ve akıllı ise, değil./Monte Kristo


Bu kitaptaki en harika diyalogtu.

21 Haziran 2011 Salı

Kendine İyi Bak

” kendine iyi bak.! ” bir veda değil elveda cümlesidir çoğu zaman. o üç kelimeden çok daha fazlasını gizler içinde.

” kendine iyi bak.! çünkü bundan sonra ben yanında olmayacağım, olamayacağım. istesem de istemesem de. Sevdim seni bir zamanlar , hala seviyorum ve benden sonra da mutlu olmanı istiyorum. olurda bir gün dönersem seni iyi bulmak istiyorum.! ”

” kendine iyi bak.! çünkü bundan sonra kendinden başkası olmayacak yanında sana bakacak. ben olmayacağım.

kendine iyi bak ve beni düşünme. çünkü ben de seni düşünmeyeceğim artık. arama sakın beni, yazma, çünkü ben yazmayacağım.!

sil beni yüreğinden, çünkü ben sileceğim. fakat, yaşanılan, paylaşılan güzel şeyler hatırına sana yürekten mutluluklar diliyorum. ve ben bir daha dönmemek üzere gidiyorum.! ”

” kendine iyi bak. aramızda geçen her şeye rağmen benden sonra iyi olduğunu bilmeyi tercih ederim. aslında bilmem çok önemli değil, iyi olduğunu varsayacağım ben.
seni bir daha asla görmemek üzere gidiyorum ben, seni kendinle baş başa, yapayalnız bırakıyorum ben. biliyorum kendini bırakacaksın benden sonra, o yüzden iyi bak diyorum. aslına bakarsan, çok da fazla umursamıyorum.! ”

” kendine iyi bak , derler ve giderler. tutkuyla sevenler, bazen birden fazla söylerler bunu. çünkü onları ayırmak, eti tırnaktan ayırmak gibidir. kolay kolay kopamaz onlar, süreç çok acı vericidir, yürek parçalayıcıdır. her seferinde azalan umutlarla geri döner ve yine ‘ kendine iyi bak ‘ gözleriyle ayrılırlar.
ta ki umut da, sevgi de tükeninceye kadar… ta ki son elveda mezar sessizliğine bürününceye kadar.! ”

tutkunun ötesinde sevenler, bir kez ‘ kendine iyi bak ‘ derler ve giderler. onlar eti tırnaktan ayırmak yerine ölümü yeğlerler. onlar bu acıyı bir kereden fazla kaldıramayacaklarını bilirler.

kendine iyi bak, derler ve giderler.
bu sözlerin içinde ihanet yok, hiçbir zaman olamaz derler ve giderler.

en büyük ihanet değil midir aslında seni seveni, ihtiyacı olanı yüzüstü bırakıp gitmek.

kendine iyi bak, derler ve giderler.
seni suskunluğa mahkum edip giderler. seni parçalara ayırıp, en büyük parçayı yanlarına alıp giderler. seni senden alıp giderler. daha kötüsü suçlayamazsın onları tüm bunlar için. kendine iyi bak deyip gidenin geçerli bir nedeni vardır elbet.
suçlatmazlar kendini. savaşmadıkları için kızarsın ama suçlayamazsın. savaşmışlarsa, yenildikleri için kızarsın ama suçlayamazsın. Yenildiğin için kızarsın ama suçlayamazsın.

Ayrılığın kaçınılmazlığına inandırır seni, kendine iyi bak, derler ve giderler. elinden umutlarını, düşlerini, sevgilerini alıp giderler. bir tek anıları bırakırlar geride, bir de hatırladıkça gözyaşlarına boğulasın diye unutulmayan nağmeler. arkalarına bakmadan çekip giderler eğer yalnız kalmışsan, çünkü insafsızlıklarını görmek istemezler. her şey o saniye orada bitsin, kapansın bu sayfa isterler.

‘ bitti ‘ diyemedikleri için, kendine iyi bak derler.
‘ kırıldım ve affedemiyorum ‘ diyemedikleri için kendine iyi bak derler.
‘ seni istemiyorum artık, hayatımdan çıkaracağım ama bil ki hiç unutmayacağım.! ‘ diyemedikleri için kendine iyi bak derler.
‘ biliyorum çok kanayacaksın ama daha iyisini yapamıyorum’ diyemedikleri için kendine iyi bak derler.! ‘

vicdanlarını rahatlatmak için kendine iyi bak derler, çünkü o kan uzun süre akacaktır ve o yara asla kapanmayacaktır, bilirler. kendine iyi bak bir noktadır çoğu zaman.
kendine iyi bak deme bana, sadece kötülükler noktalansın isterim ben. oysa sen iyisin…

sen gözümdeki ışık, dudağımdaki tebessüm, sen içimdeki sevinçsin. sen hayatıma renk katan, sen yüreğimdeki çarpıntı, sen hayatımdaki neşesin. sen yolumu aydınlatan, sen dert ortağım, sen gönül yoldaşım, sen bir tanesin. kendine iyi bak deme bana. nokta koyma. keşke böyle yaşanmasaydı bazı şeyler, keşke affedebilsem seni, keşke sen de affedebilsen beni.

keşke döndürebilsek zamanı geriye. keşke bugünkü aklımızla yaşasak her şeyi baştan. nafile ama yine de, gitmesen olmaz mı? bitmesek olmaz mı? sen eksikken, ben nasıl tam olurum?

senden kalan boşluğu kimlerle doldururum? savaşsak aramıza giren şeytanla olmaz mı?
hani büyük aşklar her türlü engeli aşardı, hani gerçek dostluklar her sınavı geçerdi, hani sevgi eninde sonunda kazanırdı?
hani hayatta hiç kirlenmeyecek değerler vardı?
hani en büyük zaferler, en kanlı savaşların ardından kazanılırdı?
bunların hepsi yalan mı?
sahiden, gitmesen olmaz mı? bitmesek olmaz mı?

peki o zaman… senin istedigin gibi olsun.

öyleyse sen de ” kendine iyi bak. ”

kendine iyi bak derler, kurşunu kafana sıkıp giderler.

Ömer KÖROĞLU