29 Şubat 2012 Çarşamba

Anısı Biz Olalım

Anısı biz olalım bu sokakların
Öpüşmediğimiz tek saçak altı
Hiçbir otobüs durağı kalmasın
Biz yürüyelim kent güzelleşsin
Gürültüsüz sözcükler bulalım
Yeni sevinçlere benzeyen

Biz gelince bir yağmur başlar
Yüzün çizilir buğulanan camlara
Bir uzun karatma biter
Akasyalar köpürür birdenbire
ve her avluda adınla anılan
Çiçekler sulanır akşamüstleri

Bir arkadaş evinde uğrarız yolüstü
Bir fincan kahve içeriz, ısıtır bizi
Başını sessizce omzuma koyarsın
Gülüreyhan olur soluğun
Bizkalırız kuşlar dönüp gelir
Her balkonda bir menekşe sesi

Belki yeniden güzelleştiririz
Adları değiştirilen parkları
Perdeleri hiç açılmayan evlerde
Işıklar yanar çocuk sesleri duyulur
Tanıdık sevinçlerle dolar yeniden
Kendi sesini kemiren alanlar

Anısı biz olalım bu sokakların
ve hiç durmadan yağmur yağsın
Biz gürültüsüz sözcükler bulalım
Sarmaşıklar fısıldaşsın yine
Gidersek birlikte gideriz
Yeni sevinçler buluruz hüzne benzeyen.


Ahmet Telli

26 Şubat 2012 Pazar

Midnight in Paris / 2011

Basit, sade ve bir o kadar da şairane. Kendisini sevdirmek için özel bir çabası yok. Hayalgücü. Kısa ve öz. Bu kadar.

20 Şubat 2012 Pazartesi

Anne Bronte / Şatodaki Kadın



Bu kitaba sahip olmama sebep olan güzel insan Sakar hafiye'ye hep minnettar kalacağım. Ona sonsuz teşekkür ediyorum.

Bazı insanlar sizi sadece durduk yere mutlu etmek için vardır ve böyle insanlar iyi ki vardır ve bence gerçek olan budur. Çünkü sizden karşılık beklemeden sizi mutlu eder. Ötesi yok. O gerçek. Böyle insanlar sevilmeye layık..

Ve kitap..Bronte'ların daha çok eser bırakmamış olmalarına hep üzüleceğim.

Gel

Bir ona hasrettim. Yine yollarını hasretle gözleyeceğim/iz günler var önümde/önümüzde.

19 Şubat 2012 Pazar

Sakız hanım ile Mahur bey- Barış Manço

Çocukluğunun geçtiği o mahallede
Başı boyalı ahşap eski bir evde otururlardı
Sakız hanımla mahur bey
Bembeyaz tenli bembeyaz saçlıydı sakız hanım
Zaten onun için sakız hanım derdik kendisine
Pamuk gibi elleriyle kemençe calardı
Eşi mahur bey önce biraz nazlanır
Sonra oda kanunuyla eşlik ederdi sakız hanıma
Beraber meşk ederlerdi

Yaz akşamlarında
Açılırdı perdeler
Yorgun ellerinden
Dökülürdü nağmeler

İki yıl kadar oluyor
Önce kanun sustu eski evde
Birkaç ay sora da kemençe
Ve başı boyalı ahşap evin perdeleri
Bir daha açılmamak üzere kapandı

Evin satılacağı söylendi bir başka gence
Gittim içeri girdiğimde eski bir koltuğun üzerinde
Boynu bükük bir kanun
Ve kanunun göğsüne yaslanmış mahsun kemençeyi gördüm
Bizi rahatsız etmeyin der gibiydiler
Kıyamadım uzaklaştım

Mahur bey susunca kapandı perdeler
Sakız hanımla bitti o hüzünlü nağmeler


16 Şubat 2012 Perşembe

16 Şubat

Tek ihtiyacım olan o sıcak koynun ve burnumu delip geçen kokun.

Ve işte, her gece ısıtacağın ayaklarımla bekliyorum seni.

18 Ocak 2012 Çarşamba

17 Ocak

Özlemiştim fazlasıyla.
Çocuklar kadar heyecanlanmıştım.
Olmuştu sonunda.
Çocuklar kadar mutluyduk.
Mutluluktan ölebilirim diye düşündüm.
Mutluluktan ağlayabilirdim.
Ne öldüm ne de ağladım ama mutluluğun zevkini yaşadım doyasıya.
Bir de üstüne atlayabilseydik.
Gömülebilseydik.
Kaysaydık.
Ama olsundu.
Olsun.
O da olsaydı bir de.
Onu gömüp öpseydim işte.

8 Ocak 2012 Pazar

Huzurlu uykuya yatacakken

Elif Şafak'ın Siyah Süt kitabında şöyle bir paragraf vardı;

"...Defterimi kaybettiğimi anladığım andan itibaren güçlü bir yazma, not alma isteği beliriyor içimde. Hayatı kendime zorlaştırmayı huy edinmiştim herhalde. Elimin altında kağıt olsa şu anda, yazmayacağım belki de. Ama yok ya, kıymete biniyor yazmak. Harıl harıl kağıt aramaya başlıyorum çantamda. Tüm gözleri boşaltıyorum ama arkası boş bir fatura parçası dahi yok yanımda.
Telaşım niye bilmiyorum. Bir şey var aklımda, onu kağıda dökmek istiyorum. Bir fikir var zihnimde..Ama ne? O fikrin ne olduğunu oturup yazana kadar bilemeyeceğim."


Bendeki durum tam da bu şekilde oluyor her seferinde. "Bense tam tersine" diyor aynı konuda Şafak. Hatırlamıyorum da bu konuda bir iki cümle yazıp yazmadığmı. Belki de göndermediğim yazıların içinde bahsi geçmiştir 3-5. Ama öyle işte. Bense tam tersine..

Oturup düşünmem yazacaklarımı, kurgusunu yapmam sadece yazma isteğim varsa o sırada mutlaka yazmam gerekir yoksa sonra yazarım demekle asla olmuyor bu iş. O not mutlaka alınmalı o kadar. Sonrası yok. O an var. Şimdi var.. Hayat gibi adeta. Şimdi olmazsa sana pislik yapar bu yazma isteği. Hep zamanında olmalı ya öyle işte.

Ben de tam mutlu ve huzurlu bir uykuya yatacakken odamı havalandırmak adına açtığım soğuk pencereden kafamı dışarı gösterdim. Yağmurun her damlası düştüğü yerlere çarparak sesini kulağıma çalarken tenimi de rüzgarın okşamalarına bırakmıştım. Şifayı kapma korkusuyla uzattığım başımla cama yaslanıp durdum kısa bir süre. Yağmuru dinleyip rüzgarı hissetmeye çalıştım.

Birden kapattığımı düşündüğüm bilgisayarıma geri dönüp dönmemek arasında kaldım. Bir şeyler yazmalıydım. Ama ne? Deftere mi yazsam ikilmini yaşarken üstüme sevdicek hırkasını atıp bilgisayarı yeniden açmaya karar verdim. Meğerse kapanmamış zaten bilgisayar sanki beni beklemiş gibi. İyi oldu beklemek zorunda kalmadım ağır ağır açılmasını.

Ne diyordum? Evet, pencere diyordum yağmur, rüzgar diyordum. Sevdicek diyordum..

O zaman al öpücüklerimi de sevdiceğe götür ey rüzgar. Yağmurla birlikte ıslata ıslata götür. Götür ki o iyi olsun. Savur delicesine hepsini. Onunkilerini de getir bana ey rüzgar. Bir öpücüğe hasret bu tenim.

Sevgimizi taşı. Öpücüklerimizi taşı. Koma bizi ulaştıramadığımız öpücüklerle. Sen ulaştır çılgıncasına birbirimize..

O kadar.

7 Ocak 2012 Cumartesi

:)



www.charlotteolympia.com

Ayakkabıya tam anlamıyla "aşık" olmak bu olsa gerek. Evet, evet biliyorum, biz kadınlar.. Sizi seviyorum minik şeyler.

8 Aralık 2011 Perşembe

Bir buçuk şeker

..."Az önce kırdığı şekerin diğer yarısını ikinci çayının içine atıp karıştırmaya başlıyor." *

Gözlerimden hızlıca geçip beynime ulaşan bu cümleyi birkaç kere daha hızlıca okuyuveriyorum. İki kere okuyorum cümleyi olduğu gibi. Sonra sadece kelimeleri atlayarak. Okumak istediklerimi okuyarak. Bana anımsattığı şeyden memnun bir şekilde cümleyi kendimce evirip çevirip okuyorum birkaç kez. Aslında saniyelik bir olay bu. Uzun uzadıya anlatıldığına bakmasın kimse. Saniyelik. Hoşuma gidiyor. Anımsattığı şey hoşuma gidiyor. İçimi ısıtıyor. Gülümseyiveriyorum o anda. Mutluluk yüzüme dağılıyor. Yüzüme dağılan mutluluğa mutlu olurken buluyorum bu sefer kendimi. Yine o çıkıyor karşıma. Onun sayesinde diyorum.

Saniyelik.

Sonsuz gibi sanki.

Saniyede.

İçim ısındı diyorum. Neden ki? Çünkü o belirdi bu cümlede. Cümle o oldu. Cümleden o çıkacakmış gibi. Ben de oturduğum yerden yaptığı şeye hayranlıkla bakacaktım. Her şeyden o çıkıyor aslında. Fakat bu kadar belirgin olması beni mest ediyor.

Kırdığı şeker diyorum içimden. Gülümseme yayılıyor yine.

Şeker diyorum. Çay diyorum.

Şekeri bölüyor. Kırıyor. Çatlatıyor yarısını.

Ben izliyorum sadece.

Daha önce hiç şeker kıran birini gördüğümü hatırlamıyorum. Ben yapmazdım mesela. Denemedim de hiç. O yapıyor.. Muhabbetin ortasında gelen sıcak çayına 1 buçuk şeker atıyor. Bazen dalgınlığa gelip unutuyor kırmayı. Unutunca gülüyorum. 'İki şeker attın' cümlesi dökülüyor dudaklarımdan.

İki şeker. Bölünmemiş iki şeker. 'Neyse boşver' diyor.

Evet boşver.

Herkes iki atıyor. O atmıyor.

Bunun için bile sevebilirmişim onu..

Şımarır mı ki acaba? Şımarsın..

Hak ediyor..

* Yekta Kopan/Kediler güzel uyanır-Brüksel'deki öküzler